Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Plastik poşet kullanımı azalacak mı?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

1 Ocak 2019 tarihinden itibaren market alışverişlerinde naylon poşet ücretli olacaktır. Amaç doğada kolay çözülmeyen bu maddeden kurtulmaktır.

Evet dünyanın yaşanabilir olmaya devam edebilmesi için bütün insanlığın bu sosyal sorumluluğu üstlenmesi ve problemin çözümüne yardımcı olması gerekir. Ancak çözüm odaklı olmak şartıyla…

Çevreci olarak bütün bu dileklere katılmakla birlikte, perakendeci olarak da gerçeklerin peşinden gitmek zorunda olduğumuzu biliyorum.

Yani bir şeyi arzu etmekle sonuç almak arasındaki ilişkiyi iyi kurmak gerekiyor.

O durumda bazı sorulara cevaplar aramalıyız.

Bu karar ile doğa bu dertten kurtulacak mı?

Kamuoyunda; “alışveriş poşeti ücretli olunca kullanımı azalacak ve doğa daha az kirlenecek” şeklinde klişe bir anlayış var.

Kısa zamanda bunun o kadar kolay olmadığını yaşayarak göreceğiz.

Alışveriş poşeti kullanımı azalacak, yerine çöp torbası satışları artacaktır.

Zira bu güne kadar ki bedelsiz poşetlerin gördüğü ilgi, çöp torbası amaçlı kullanılmasından kaynaklanıyordu. Öyle ya; plastik kirliliğin azalması uğruna, aldığı ürünü fileye koyacağını varsaydığımız tüketici, çöpünü de fileye mi koyacak?

Cevap ‘hayır’ olduğuna göre; ister alışveriş poşeti, isterse çöp torbası olsun, tüketici parasını ödedikten sonra çevreyi kirletme özgürlüğünü sürdürecektir.

Poşet doğaya zarar veriyorsa yasaklanmalı, parayla satılmamalıdır. Yasaklanamıyorsa bir sebebi vardır, o zaman da o sebep ortadan kaldırılmalıdır.

“Poşetlerin parayla satıldığı veya yasaklandığı tüm ülkelerde, başka tür plastik poşetlerin kullanımının arttığı ve toplam malzeme kullanımının gerilemediği” araştırmaların sonucudur (Kaynak: PAGEV Teknik Uzmanı Funda Çetin).

Norveç’te de para ile satılması caydırıcı olamadı, aynı miktarda (kişi başı 3 kg) poşet kullanımı devam ediyor. Sebep, zengin tüketici tavrıdır.

ABD’de naylon poşetten ücret alınmayan eyaletlerde, kendi bez torbasıyla veya çantasıyla gelenlere yapılan küçük indirimlerin daha iyi sonuçlar verdiği belirtiliyor. Bana göre bizde uygulanması gereken de bu olmalıydı.

Bu karar ile tüketiciye yeni bir külfet yüklenmeyecek mi?

Tüketicinin evine giren toplam poşet miktarı değişmediği halde cebinden çıkacak para artacaktır. Yani marketlere yeni bir gelir kapısı aralanırken, tüketiciye de yeni bir gider kalemi eklenmiş olmaktadır.

Peki bu şekliyle marketler günün sonunda kârlı çıkarlar mı?

Hiç sanmam. Zira tüketicinin kafasına, kasadan geçerken kaç poşet için ödeme yapacağı düşüncesi girmişse alışverişini frenler.

Tüketici üç poşetin taşıyabileceği yükü, fazla para ödememek için tek poşete sığdırmaya çalışırsa, kopma, yırtılma gibi başka mağduriyetler ve şikayetler oluşabilir.

Gözümüzde bir canlandırma yapalım; pazara gittiniz ve normalde 1 kilogram portakal alacaksanız, satıcı sizin elinize bir poşet verip “kendiniz seçin” dediğinde o torbaya 1.5-2 kilo doldurursunuz. Bu tavır perakendeciye ek satış getiren müşteri psikolojisidir. Bu sefer kuralın tersine işleme ihtimali vardır.

Zaten bunun için perakendeciler bu güne kadar poşeti seve seve ücretsiz veriyorlardı.

Erkek tüketicinin azalma ihtimali vardır. Çünkü bütün gün çalışan ve eve dönerken alışveriş yapması gereken beyler, ceplerini bez torba ve file ile mi dolduracaklar? Hanımların çantalarında taşıyacaklarını varsayıyoruz.

ABD ve AB örnekleri bize uyar mı?

“O coğrafyalarda alışveriş torbası para ile satılıyor, bizde de aynısı olsun” deniyor. Her yerde değil ama bir kısmında uygulandığını yukarda belirttik.

Buna rağmen;

  • Kişibaşı gelirimiz onlarla aynı mı?
  • Çöp toplama prosedürümüz onlardaki uygulamaya benziyor mu?
  • Onlardaki dönüştürülen malzeme alternatifi bizde mevcut mu?
  • Onlardaki kağıt ve karton ambalaj kullanımı bizde yaygın mı?
  • Ekmek fiyatında en hassas ülke olarak, 25 kuruştan 5 poşet alan tüketicinin 1 ekmek parasını feda etmesini içimize sindirmek çelişki değil mi?

Önümüzde bir McDonald’s örneği var. Tüketiciye külfet getirmeden ürünlerinde kullandığı plastik ambalajları kağıt ile değiştirmeye başladılar.

Benzeri uygulanamaz mıydı?

Yani hangi ülkenin yasakladığına veya ücret karşılığında verdiğine bakılmadan önce, ne gibi önlemler aldıklarına ve nasıl teknolojiler ürettiklerine bakılmalıydı.

Ülkemizde bu güne kadar perakendeciler bu konuya duyarsız kaldılar mı?

Normal poşetler doğaya atıldıklarında 200-300 senede bile tamamen yok olmazken, ‘Biyoteknoloji ile üretilen ‘Bio Bozunur’ poşetlerin en geç 24 ay içersinde doğada yüzde yüz yok olma ve aynı zamanda toprağa güç katma özelliği taşıdıkları’ uzman görüşüdür. Poşetlerin raf ömrü sona erdiğinde (yaklaşık 12 ay), oksijen poşetin yapısını bozmaya başlıyor. Bundan sonraki aşamada ise biyolojik çözünme tamamlanıyor ve poşet doğadaki mikroorganizmalar için besin değeri taşır hale gelip doğaya karışıyor.

Teknik olarak söylenen budur.

Türk Migros bu poşetleri 10 yıl önce kullanmaya başlamıştır. Evet tartışmalar halen devam ediyor ama Migros’un uzun Ar-Ge sürecinden geçirmediği hiçbir konu hakkında karar almadığı da bilinen bir gerçektir. Eğer tartışma konusu, her perakendecinin kullandığı malzemenin aynı olmadığı ise bunun da denetimlerle kontrolü mümkündür. Sonra da poşet tüketimi azaltılamayacağına göre doğru taşıma malzemesi kullanımı sağlanmalıdır.

Perakendecinin hedefi; alışveriş poşetinden para kazanmak veya tasarruf etmek değil, aksine promosyon bütçesi ayırarak ciro artışı sağlamaktır.

Özellikle de içinde bulunduğumuz hassas koşullarda…

Devamını Oku
Advertisement
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ercüment Tunçalp

Kooperatif marketler ucuz mu?

Ercüment Tunçalp

Son günlerde en fazla konuşulan konu olduğu için genel istek üzerine Kooperatif Marketler’i ele almamız şart oldu. Güncel durumlarını görmek lazımdı. Gittim, gördüm, önemli fiyatları aldım ve mevcut gıda perakendecileriyle kıyasladım.

Sonuç; maalesef ucuz değiller!

Üstelik fiyat kıyaslamasını yaparken; indirim marketlerini ve uygun fiyatlı yerel marketleri değil, en yaygın süpermarket zinciri olan Migros fiyatlarını dikkate aldım. Sebebi, her iki tarafın özel markalı ürünlerinde daha çok çeşitte kıyaslama imkanı olmasıydı. Aşağıdaki listede görüleceği üzere Migros daha ucuz çıktı. İndirim marketlerinin ve bazı yerel zincirlerin bir tık daha düşük fiyat seviyelerini de bir tarafa not edelim.

Yapılan hata; ‘daha ucuz’un peşinde koşmak yerine, ‘daha kaliteli’ye yönelmiş olmalarıdır. Politika değişikliği yapmazlarsa ‘enflasyonla mücadeleye katkı sağlamaları’ mümkün değildir. Ancak daha ilginci; Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği Genel Müdürü Fahrettin Poyraz’ın bizzat ağzından çıkanlar…

Türkiye Gazetesi, Fuat Uğur’un yazısından aktarıyorum:

“Dünkü yazıma, ‘Tarım Kredi Marketleri ucuz değil ki, diğerlerinden hiçbir farkları yok. Hatta üç harflilerde bazı ürünleri daha ucuza bulabiliyoruz’ diye şikayet eden çok fazla yorum geldi. Ben de aynı fikirdeyim. Hakikaten diğer marketlerdekinden dişe dokunur farkları yoktu. Gittiğim Kooperatif Marketlerdeki görevlilerle konuştum, söyledikleri şuydu; ‘Bizim ürünlerimiz kaliteli, özellikle bakliyatta, süt ve süt ürünlerinde, meyve sebzelerde belli oranlarda indirimler yapıyoruz zaten’. Nitekim daha sonra konuştuğum Fahrettin Poyraz’da benzer şeyler söyledi. ‘Meselenin birden fazla boyutu var. Bir üründe farklı kalitede ve farklı çeşitte pek çok standart var. Fiyat karşılaştırmasını kaliteli ürünle kalitesiz ürünler arasında yapmak doğru değil. Zincir marketlerdeki baldo pirinçle bizdeki baldo pirinç arasında fiyat farkı yok ama bizdeki pirincin içindeki kırık pirinç oranı yüzde 2’yi geçmez. Zincir marketlerde bu oran yüzde 5’i geçer. Biz kaliteden kesinlikle taviz vermiyoruz. Düşük evsaflı ürün satmıyoruz’ diyor Genel Müdür…”

Fuat Uğur bu şekilde konuya önemli katkılar yapmış.

Buradan anlıyoruz ki;

  • Sayın Genel Müdür’ün düşündükleri ile ‘Kooperatif Market’ ten beklentiler arasında bir paralellik yoktur.
  • Bir kere ucuz olmadıklarını kabul ediyor. Oysa pahalı olduklarını da kabul etmeleri gerekiyor. Örneğin “fiyat farkı yok” denilen baldo pirinçte Migros’tan yüzde 30 daha yüksek etiket fiyatı söz konusudur.
  • ‘Enflasyona ezdirilmeyecek olan tüketici’nin kaliteden önce ucuzluk arayacağı öngörülmüyor.
  • Marketlerde düşük evsaflı ürün satılmadığı gibi bunun ima edilmesi bile dünyaya ihracat yapan üstün standartlardaki markalarımıza haksızlıktır. Özellikle bakliyatta; teknolojinin bütün imkanlarını kullanan bu firmalar hassas ölçümlere dayalı ayıklama, temizleme, sınıflandırma ve paketleme işlemlerini zor beğenen küresel alıcılara bile kolay kabul ettiriyorlar.
  • Pirinçteki kırık oranının yüzde 2 yerine yüzde 5 olması iç pazarda önemli bir kalite sorunu yaratmaz. Hele hele sırf bunun için yüzde 30 daha fazla ödemeye tüketici rıza göstermez. Anketler yoluyla bunu öğrenmek çok kolaydır.
  • Dermason fasulyenin 8 mm ile 7 mm standardı arasında kalite farkı yoktur. Sadece kalibraj farkı vardır. Yani yöresi aynı olduktan sonra tencereden aynı lezzette yemek çıkar. İspir fasulyesinin ayrı bir piyasası vardır, işte bu iki ürün fiyat olarak kıyaslanamaz.
  • Bütün ulusal zincirlerin kalite kontrol departmanları vardır ve Türk Gıda Kodeksi’ne göre bu denetimler gerçekleşmeden depo kapısından mal kabulü yapılamaz. Yani ‘kalitesiz ürün’ tanımına giren ürün raflarda yer bulamaz. Elbette zaman zaman kontrolden kaçan hatalı ürünler çıkabilir ama hem istisnadır hem de geneli yansıtmadığı için konumuzun dışında kalmalıdır.

Kooperatif Market yöneticilerine tavsiyem;

Önce yeni bir satış politikası oluşturmaları ve ürün portföyünü her ürün bazında alternatifli çeşitlerle (kalite değil kalibraj farkı) zenginleştirmeleridir.

Yoksa hedef kitleye uymayan ürün portföyü ile belki Ankara Çankaya’daki müşteri memnun edilebilir ama aynı anlayış Keçiören semtinde karşılık bulamaz.

Yeni proje olan Koop Gross mevcut fiyat seviyesiyle Anadolu’daki başarılı Gross Market formatları ile rekabette zorlanır. Zira aşağıdaki listede görüleceği üzere Migros sepeti yüzde 6.5 daha ucuz çıkmaktadır. Migros’un Toptan Mağazaları ile diğer Gross Marketler ise daha da düşük fiyatlara sahipler.

Neticede, Gross Market formatı büyük satış alanından ve mimari değişiklikten ibaret değildir. Hedef kitleye uygun doğru ürün portföyünü rekabetçi fiyatlarla rafa koymak birinci ihtiyaçtır. Bunun için de rakiplerin silahı olan spot alım tarzını uygulamaya koymak gerekir. Geniş ayrıntı “Gross Marketlerin gücü” başlıklı yazımda görülebilir.

  • Ucuzluk yaratılamadığı halde zarar etmek, kooperatif amaçlarına ters olduğu gibi ticari de değildir. Perakendeciliğin 2 ana masraf kalemi personel ve kira giderleridir. Ciroya endeksli oranların üst sınırı vardır ve ince hesap gerektirir. Marketlerin içinde aktif durumda olmayan fazla personel gördüm. Yüksek kiralı bazı lokasyonlarda dükkanlar kiralandığını da izliyoruz.
  • Kooperatif Marketler ile bir gazete arasında yaşanan tartışma sonrası bizim için de ikinci defa fiyat alma durumu hasıl olmuştur (biz de fiyatları o tarihe yakın aldığımız için). Oysa fiyat kıyaslaması anlık tespitlere göre yapılır. Önemli olan, aynı günkü karşılıklı fiyat mukayesesidir. Geçici indirimde olan fiyatlar 2 taraftan da listeye dahil edilmez. Nitekim biz bir üründe Migros’un geçerli olan indirimli fiyatını değil, önceki raf fiyatını esas aldık.

Durum böyleyken, taraflardan birinin 3 gün sonra 7-8 ürünün fiyatını indirerek, “şirketimiz marketlerine ait olduğu iddia edilen fiyatlar gerçeği yansıtmıyor” şeklinde savunmaya geçmesi, alışık olmadığımız bir tarzdır.

Fiyat listesini geçen hafta içinde düzenlememize rağmen, sırf bu açıklama üzerine dün bir defa daha fiyatları aldık. 5 Ekim’de Migros lehine yüzde 6.5 ucuz çıkan sepet tutarı, 11 Ekim’de yine Migros lehine yüzde 3.4 daha düşük çıkmıştır. Yani listedeki 7 kalem üründe fiyat düşürülmesine rağmen Migros yine de ucuz kalmaya devam etmiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti ve açıklamaları sonrasında; bazı Kooperatif Market şubelerinde müşteri sayısının 2-3 katına, günlük ciroların da 4-5 katına çıktığını öğrenmiş bulunuyoruz. Sürdürülebilir olması; gerçek fiyat avantajının yaratılmasına, şube sayılarının artırılmasına (satış hacmi artışı) ve yönetim kadrolarının güçlenmesine bağlıdır.

Tüketici kimliğimizle böyle olmasını biz de gönülden destekliyoruz. Bir ay sonra aynı kıyaslamayı tekrar yaparız, netice değişmişse onu da yazarız.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Üreticinin sorumluluğu yetmiyor!

Ercüment Tunçalp

Gerçeklerin yazılması bizim ülkemizde çok hoşa giden bir davranış değildir. Ben bu tavrı futbol maçlarından sonraki televizyon ve gazete yorumlarına benzetiyorum. Herkes olaylara kendi forma rengiyle bakınca da ilk harcanan maçın hakemi oluyor!

Hakem hatası ile kazanan taraf ise hakemi yere göğe sığdıramıyor.

Sonuç; kakofoni…

Kelime anlamı; “ses uyumsuzluğu, her kafadan bir ses çıkması hali…”

Neden böyle bir giriş yaptım?

Memleket 2 cephe olmuş; ortada durup, “hadi bu işi birlikte çözelim” diyenlere yer kalmamış. O zaman kendinize yer açmak için de uğraş vermelisiniz!

Doğruları bulmak için somut örnekler üzerinden anlık tespitlere ihtiyaç var.

Başlıkta belirttiğim üretici, pazar payı yüksek bir süt ürünleri markasının sahibidir. Senelerdir piyasa fiyat istikrarını korumak için büyük mücadele verir. Bunun için de zaman zaman ambalaj üzerine perakende satış fiyatını da basar. Fakat her perakendeci bu fiyat baskılı ambalajı kabul etmez. Çünkü daha yüksek giderlere sahip olan perakendeci; verilen daha yüksek iskontolara rağmen öngörülen kârı yetersiz bulabilir. Hani serbest piyasa koşullarına tabiyiz ya…

Şimdi geçen haftaki canlı örnek üzerinden kârın ne kadar yetersiz kaldığına bakalım. Fiyatlandırmada çok titiz davranan bir yerel perakendecimizin sütlü dolabında, tanınmış marka tereyağının 225 gr fiyatı 16.50 TL idi (kg fiyatı 73 TL). Aynı zamanda bu fiyat üretici tarafından ambalaj üzerinde kırmızı renkte bir etiketle duyurulmuştu. Ürün indirimde veya kampanyada olmayıp, normal raf fiyatından satılmaktaydı. Zira bir hafta önceki indirimli fiyat bunun da altındaydı.

O marketten çıkıp yakındaki başka bir süpermarkete girdiğimde, aynı marka tereyağının 250 gr fiyatını 25.75 TL olarak gördüm (kg fiyatı 103 TL).

Görmekle kalmadım, eve döndüğümde eşimin alışveriş torbasındaki fişe bakınca; aynı ürüne bizim bütçemizden de yüzde 41 fazla ödeme yapıldığına şahit oldum. Elbette bu satış noktası artık bizim ev halkı için devre dışıdır…

Ancak yine de bu kadar büyük farkı sineye çekip sessiz kalamadım.

Yerel markete yeten brüt kâr marjının ulusal markete yetmemesini 1-2 puan fazlayla izah etmek mümkündür ama bu kadarı da çok fazla değil mi?

Neticede; tüketici adına da üretici adına da üzülmemek mümkün değildir. Eğer kategori lideri olan markalar bile bu kadar gayrete rağmen fiyat istikrarını sağlayamıyorlarsa, piyasada oluşacak kaosu engellemek veya korunmak durumunda olanlara Allah kolaylık versin.

Yukardaki manzara için bir siyasetçimiz pratik bir çözüm bulmuş!

“İktidar olduğumuzda bu üç harflileri (marketleri) ve AVM’leri şehirlerin sınırları dışına yollayacağız. Bu konuda verilmiş bir sözümüz var” diyor.

Elbette indirim marketlerini işaret ediyor. Ben de kendilerine, iktidar için biraz daha hazırlık yapmalarını tavsiye ediyorum. Zira şehir dışındaki 30 bin dükkanı nasıl inşa edeceklerini, şehir içinde boşalttıkları 30 bin dükkanı da kimlere kiralayacaklarını henüz açıklamadılar.

Oysa bunun yerine plansız yatırımlardan bahsedilebilirdi, “nüfusa göre sınırlama getireceğiz” denebilirdi, o zaman haklı olunurdu. “Esnafı, çiftçiyi destekleyeceğiz, üretimi artıracağız, vergileri düşüreceğiz, asgari ücreti ve emekli maaşını artıracağız, kişi başına düşen geliri artırarak tüketicinin satın alma gücünü yükselteceğiz” şeklinde vaadler peşpeşe sıralansaydı bile bu kadar şaşırtıcı olmazdı. En fazla “nasıl yapacaksınız?” diye sorardık.

Oysa bugünkü güçlü rekabet ortamında bile düşmeyen fiyatların, sürgün edilecek perakendecilerden sonra ‘nasıl düşeceği’ cevaplanması daha zor bir sorudur. Bakkallar, indirim marketlerinin olmadığı ortamda daha mı ucuz satacaklar mesela?

Evet indirim marketleri fiyatlarda eskisi kadar avantajlı değiller, bunu ben de zaman zaman söylüyorum. Ancak hâlâ piyasa fiyatlarının asgari seviyesini muhafaza ediyorlar. Yani en azından yukarda belirttiğim anormal fiyat makasını onlar yaratmıyorlar.

O zaman soralım;

Seçmenlerin tamamı tüketici olduğuna göre, onları daha düşük fiyatlara kavuşturacağınıza nasıl inandıracaksınız?

Esnafın kurtuluşu yukardaki 2 satıra sığmayacağı gibi tüketiciden de vazgeçmek pek anlamlı gelmedi bana. Elbette daha doyurucu bir açıklamayı beklemekteyiz.

Bir köşe yazarımız hem sormuş hem de cevaplamış; “Fiyatlar fahiş olsa perakendecinin net kârı yüzde 1.5’te kalır mı?” diye. Cevabı sorunun içinde gizli olduğu halde, yazar bununla da yetinmemiş ve “böyle bir şeyin mümkün olmadığı” şeklindeki görüşünü açıklamış.

Ben de diyorum ki; dipteki yüzde 1.5 net kâr, hatta olası yüzde 3 zarar, fiyatların makul seviyede olduğunun ispatı sayılamaz.

Zira ölçü; fiyatlandırma eyleminin terazisi olan brüt kâr ve faaliyet giderleri düşüldükten sonra geriye kalan esas faaliyet kârıdır. Finansal tablonun bu satırdan sonrası ise yatırım gelir ve giderleri ile finansman gelir ve giderlerini kapsar. Yani yanlış yatırım yapılmışsa, hesapsız dövize endeksli kredi alınmışsa, karşılığında kar topu gibi büyüyen kur farkı ve faiz gideri oluşmuşsa, elbette dipteki yetersiz oran bu hataların göstergesi sayılır. Ayrıntısı “Brüt kâr marjı üzerine” başlıklı yazımda görülebilir.

Bir eksik bilgiyi daha tamamlayayım. “Perakende sektöründe, kâr marjlarında düşüş var” demek, en azından gıda perakendesinin genelini yansıtmıyor. Halka açık 4 perakende şirketimiz içinden sadece birisinin, ilk 6 ay sonunda 2020 sonuna göre brüt kâr marjı 1 puan, faaliyet kâr marjı da yarım puan gerilemiştir. Diğer bir perakendecimiz aynı seviyeleri korumuştur. Diğer ikisinde ise artışlar söz konusudur.

Sonuçta;

Her kurum üzerine düşeni yaparsa içinde bulunduğumuz sıkıntıları aşmak o kadar zor olmaz. Yeter ki herkes kulüp formalarını çıkartıp milli formayı giyebilsin…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Fiyat artışlarının sebepleri

Ercüment Tunçalp

Yüksek fiyatlardan herkes şikayetçi olmakla beraber değişik cephelerden gelen farklı teşhisler topu ortada bırakıyor. Oysa zaten sebep bir tane değil ki…

“Ne söylersem kime yarar?” veya “benden olanı kızdırmayayım” düşüncesi kafalara girmişse o kaynaklardan gelen reçeteler iş yapmaz!

Evet yüksek enflasyon ve devamındaki yüksek faizden daha kötü bir şey yoktur. Ancak kurtulmak isteniyorsa önce doğru teşhisin konması gerekiyor.

O halde bu pencereden bakarak durum tespitine başlayalım…

  • Ülkemizdeki fiyat artışları daha çok maliyet enflasyonu şeklinde gelişmektedir. Yani talep yönlü olduğunu söyleyemeyiz.

Peki maliyet enflasyonunu yaratan nedir?

Merkez Bankası faiz kararlarının yarattığı negatif reel faizin dolarizasyona sebep olduğunu ve bunun da önce döviz kuru artışına sonra da fiyat artışlarına yansıdığını “Çekirdek enflasyon üzerine” başlıklı yazımda geçen hafta anlatmıştım. Yani maliyet artışlarında en fazla kur artışının etkisi vardır.

MB’nın dört gün önce faizi 1 puan düşürmesiyle de yukarı yönlü hareketin hızlanarak devam edeceği belli olmuştur (dolar kuru ve enflasyon birlikte).

  • Ülkemizde bütün fiyat artışlarını sadece kurdan kaynaklı maliyet enflasyonuna bağlamak yanlıştır. Elbette fahiş fiyatla mal satanlar da vardır. Küçük bir araştırma yapan herkes önemli kategorilerde serbest piyasa şartlarının işleyemediğini görür.

Tüketici karnını doyurmaya mecbur olduğu için temel ihtiyaç maddelerini istese de kısamaz. Yani ‘talep düşsün de fiyatlar yükselmesin’ diye beklemenin alemi yoktur, çünkü o kural bu şekilde işlemez. Dolayısıyla bırakınız sebze meyveyi, bir markanın aynı ambalajı içindeki ürünler bile değişik satış noktalarında büyük fiyat farkları ile satılabiliyor. Mağaza mağaza dolaşmadan internet ortamında bile bu bilgilere rahatça ulaşılabilir. Kaldı ki benim şubeleri gezmeden ve gerçek etiketi görmeden yazdığım vaki değildir.

İşte örnekler:

Aynı marka tereyağının kg fiyatı 74 liraya gelen tezgahta var, 103 liraya gelen tezgahta…

Aynı marka 400 gr sele zeytini 14.50 liraya satan da var, 20.50 liraya satan da…

Aynı marka 500 ml sızma zeytinyağına 23.95 lira etiket koyan da var, 31.90 lira etiket koyan da…

Sakın stokta kalan eski fiyatlı ürünlerden kaynaklandığı düşünülmesin, en az 6 aydır süren bir fiyat makasından bahsediyorum. Örnekler gerektiği kadar çoğaltılabilir ama hem yerimiz sınırlı hem de her yerde görünür haldedir zaten… Anlaşılacağı üzere ikinci fiyatlar yüzde 33 ile yüzde 41 daha pahalıdır. Verdiğim fiyatlar normal raf fiyatlarıdır, insert uygulamalarında bu farklar daha da açılmaktadır. Yani yüzde 50 daha pahalı kalma olayı sıradanlaşmıştır.

Geçen hafta kuruyemiş fiyatlarında yüzde 85 daha pahalı satış noktalarından bahsetmiştim. Markaların aynı olmadığı düşünülebilir. İşte yukarda aynı fabrikadan çıkmış birebir aynı ürünlerin fiyat farklarından da bahsettim. Normal fiyata satanlar bu ürünleri zararına satmadıklarına göre kâr marjlarının nerelere ulaştığını hesaplamak o kadar da zor olmasa gerek…

Üstelik pahalı satanın satış hacmi daha yüksekse alım şartlarında sağladığı avantajlı durum bu kârları daha da artırır.

  • İki senedir yaşadığımız pandemi etkisini de yok sayamayız. Ancak bütün suçu pandemiye ve üçbeş fırsatçıya yükleyip neticeye bağlayamayız. Çünkü pandemi öncesinde de durum çok farklı değildi. Bu bakımdan dünyada pandemiden kaynaklı 1-2 puanlık enflasyon artışları bize emsal olamaz.
  • Büyük derdimiz olan meyve sebzedeki yüksek girdi fiyatlarını da görmezden gelemeyiz. Mazot, gübre, tohum, ilaç gibi girdilerde de fiyatlar hızla yükseliyor. Önemli kısmı desteklerle karşılanmazsa, kaynak daha başından kurumaya terkedilir.
  • Meyve sebzede üretim ne kadar bol olsa da ihracat sürdüğü müddetçe o çeşitleri pahalı yememiz kaçınılmazdır. Bu bakımdan “mevsiminde yiyiniz” tavsiyesi de fayda etmemektedir. Bu sene kiraz, üzüm, şeftali ulaşılabilir olmaktan çıkmıştır.

En kalabalık dağıtım kanalı bizim ülkemizdedir. Yanlış anlaşılmasın, bu zincirin halkaları üreticiden perakendeciye gelince de sona ermiyor. Bazı perakendeciler de tüketici ile arasına bir de işletici firma yerleştiriyor.

Bu kalabalıkta tüketiciye normal fiyattan meyve sebze ulaşabilir mi?

Ayrıntısı, “Meyve sebze dağıtım kanalları” başlıklı yazımda görülebilir.

Yeni yasada ilk ele alınması gereken konudur. İncelediğim taslakta göremediğim gibi bunu sorun olarak gören bir kişiye de henüz rastlamadım.

En yüksek nakliye maliyeti bizdedir. Tarlada, bahçede, yolda, markette verilen toplam fire yüzde 40’ı geçmektedir. Bu da bize özel işleyişin sonucudur.

  • Seneler önce, “Bu fiyatları kim artırıyor?” başlığı ile yayımlanan bir yazımda, bu kronik sorunumuzun “bahçede ve tarlada 1 lira olan ürün İstanbul’da 4,5 lira nasıl oluyor?” kısmını rakamlarla açıklamıştım. O günkü rakamlara takılmadan nasıl gerçekleştiğini görmenizi tavsiye ederim.
  • Aynı hesabı bir başka kategoride ve Mayıs 2016’da, “Süt fiyatları” başlıklı yazımda rakamlarla açıklamıştım. Yine o günkü fiyatlara takılmadan işin özüne bakmanızı tavsiye ederim.
  • Elbette tüketiciye düşen görevler de vardır. En azından günlük hayatta sık kullanılan tereyağı, sıvı yağ, peynir çeşitleri, et ürünleri, zeytin, reçel, yumurta, deterjan, kağıt çeşitleri gibi bütçeyi en çok zorlayan kategorilerde uygun fiyatın adresini bulmak zorundalar. Güveni sarsan etiketlerin sahiplerini de o dükkanlardan vazgeçerek cezalandırmalıdırlar. Esasında sistemin böyle yürümesi daha tercih sebebidir ama nedense tüketicimiz hem şikayet edip hem de alıştığı markete devam etmek gibi normal olmayan bir davranışı da sürdürmektedir.

Medyada takip ettiğim kadarıyla perakendecilerin kendi özel markalarına yeni yasada sınırlandırma getirileceğini duyuyorum. Bunun gerçekleşmesi durumunda fiyat artışlarını yaratan bir sebebimiz daha olacaktır. Geniş açıklamayı 7 ay önce yayımlanan “Perakende yasa teklifi üzerine” başlıklı yazımda görmek mümkündür.

Sonuçta; sadece fahiş fiyatlarla değil, normal fiyatlarla da tüketicinin beli bükülmüştür. Son faiz kararından sonra döviz kurunun yukarı yönlü hareketi, kendinden daha yüksek oranda maliyet enflasyonu yaratacağından, maalesef sadece fiyat denetimleri ile bu mücadelenin kazanılması mümkün değildir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER