Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Resesyon döneminde kriz yönetimi

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Dert birdi iki oldu. Yüksek enflasyonla savaşırken şimdi de ufukta resesyon tehlikesi belirdi. Resesyon, gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYH) iki veya daha fazla çeyrek yıllık dönemlerde arka arkaya negatif büyüme göstermesi durumudur. Durgunluk olarak da açıklanabilir. Üstelik eğer ekonomik büyüme nüfus artış hızının seviyesine veya altına inmişse, işsizlik artmışsa, kişi başına düşen milli gelir aynı kalmış veya gerilemişse, üretim faaliyetleri azalmışsa resesyon şartları oluşmuş demektir.

Yani henüz resesyon yaşamıyor olmamız yakın gelecek için de böyle bir risk taşımadığımızı göstermez. Örneğin Avrupa Birliği’nde bu ihtimal ABD’ye göre daha yüksektir. Bunun da sebebi enerji arzı ve fiyatları konusunda AB’nin daha zor ve belirsiz bir döneme girmekte olduğudur. Özellikle AB’nin en büyük ekonomisine sahip Almanya’nın (en fazla ihracat yaptığımız ülke), Rusya’nın doğalgazdaki arz kesintisinden en çok zarar gören ülke olması, önümüzdeki çeyrekten itibaren durgunluk yaşamasını güçlü ihtimal haline getiriyor. Bu durumun ülkemizin ihracat rakamlarına da olumsuz yansıması kaçınılmazdır.

Her sene bu zamanlarda bir sonraki yılın bütçe çalışmalarını başlatırken yapılacakları konuşuruz. Bu sene 2023 yılı bütçesi için her zamankinden daha fazla kafa yormak gerektiği çok açıktır. Zira riskler daha fazladır. Bunun için yıllık bütçelerin içinde veya ekinde mutlaka ‘acil durum planı’ yer almalıdır. Gerçi normal şartlarda bile her faaliyetin birer B planı olmalıdır ama göz göre göre gelen bir durgunluk dönemi için alternatif senaryoların da önceden hazır olması beklenir.

Reel kesim güven endeksi Ağustos’ta indiği 102.1’lik düzeyle son iki yılın en düşük değeridir. Bunun anlamı; ekonomide bir yavaşlama endişesinin öne çıkmış olmasıdır. Nitekim, son üç ayda alınan toplam sipariş miktarını gösteren ve Temmuz’da 104.8 olan alt endeks, Ağustos’ta 95.8’e gerilemiştir.

Bu gibi durumlarda her zaman nakit akışının önceliği olmalıdır. Bunu sağlamak üzere stok yönetiminin de önemi vardır. Stoktan ek kâr sağlamak isteyenler için “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” ihtimali söz konusudur. Stok seviyelerini yükseltmenin karşılığı, tedarikçiye olan borçların geç ödenmesi olmamalıdır. Zira bunun bir karşılığı mutlaka olur. Bir de siz bunu yaparken rakipleriniz nakitin gücünü kullanmaya kalkarlarsa, fiyat rekabetinden ikinci golü de yemek ihtimal dahilindedir. Yani böyle dönemlerde mağaza matematiğine uygun stok yönetiminin önceliği olmalıdır.

Mümkün olduğu kadar kredi ihtiyacını azaltıp, işletme sermayesini korumanın zamanıdır. Yani borçları artıracak harcamalardan veya gereksiz yatırımlardan uzak durmak gerekir. Zira satışlar düştükçe şirket operasyonlarını karşılayacak nakit azalır. Kenardaki kaynağa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulur. Yanlış anlamaların önüne geçmek için reel olarak azalan satış gelirlerine örnek vermek isterim. Yarıyıl finansal raporlarda gıda perakendecilerinin yıllık hasılat artışı ortalama yüzde 77 civarındadır. Bu oranın içinde yeni şubelerin de yer alması ve son gıda enflasyonunun yüzde 94 çıkması satış gelirlerinin oldukça azaldığına işarettir. Kaldı ki BİM üst yönetimi yıllık enflasyonlarını yüzde 110 olarak açıkladı. Diğer işletmelerin de nerede olduklarını görmek üzere bu hesabı yapmaları hayati derecede önemlidir.

Resesyon dönemlerinde şirketlerin birinci zora girme sebebinin borç seviyeleri olduğunu unutmayalım. Her şirketin borcu olabilir ama gelecek için daha da yavaşlama ihtimali varsa en erken şekilde borç tutarını azaltmak üzere çare üretmek gerekir. Bazı varlıkların bu uğurda kullanılması bile düşünülebilir.

Kriz dönemlerinde şirketlerin ilk hamlesi çoğunlukla eğitim ve reklam bütçelerini kısmak oluyor. Elbette yanlıştır. Hizmeti aksatacak derecede çalışan sayısını azaltmak da aynı derecede hatadır. Zira sonradan yeniden işe alım ve o alınanları eğitmek çok daha pahalıya mal olabilir.

Yatırımlar ertelenirken teknoloji mutlaka istisna tutulmalıdır. Zira dijital teknoloji, maliyetleri düşürmeye yardımcı olabilir. Verimlilik artışı sağlayabilir.

Elbette kriz her sektörü aynı ölçüde etkilemez. Bizler olaya özellikle perakende sektörü açısından baksak da; kategori bazında da farklar oluşacağını kabul etmeliyiz. Yine de yeni stratejiler oluştururken müşterek hedefler bulunabilir. Birincisi; ‘Müşteriyi elde tutma ve yeni müşteri kazanma stratejisi’dir. İşte bunun için yukarda belirttiğim reklam ve tanıtım harcamaları ile eğitim harcamalarından tasarrufu düşünmenin uygun olmadığını söyledim.

İkinci sırada olan; ‘Rekabette fark yaratma stratejisi’ ise her zamankinden fazla rakiplerin izlenmesini ve oradan şirketinize avantaj sağlayacak yeni fikirler üretmenizi sağlar. “Her kriz kendi içinde fırsat barındırır” inanışı çerçevesinde tam da o fırsatların kovalanacağı bir dönemdir.

Üçüncü sırada; ‘Faaliyet giderleri ile verimlilik arasında yeni bir denge kurmak’ hedefi olmalıdır. ”Çoğu zarar, azı karar” atasözü tam da bunun karşılığıdır. Bu söz, bir taraftan israftan kaçarken diğer taraftan tasarrufun da ölçülü yapılması gerektiğini anlatıyor. İşte denge dediğim budur.

Sonuç olarak; piyasa faizlerinin yükseldiği (MB’nın politika faizi değil), kurların ve enflasyonun arttığı, talebin düştüğü, tüketici güveninin olmadığı, yatırım ortamının bozulduğu bir dönemde şirket yönetmek, kasırgada deniz aracının dümeninde bulunmaya benzer.

Bu durumda tekneyi sağ salim kıyıya yanaştırmaktan başka hedef olamaz. Bu da ciro artışına koşmaktan çok verimliliğe öncelik vermeyi gerektirir. Bu dönemde perakendeci işletmeler iç denetimi daha çok önemsemeliler. Fiili-kaydi sayım arasındaki farkın 1-2 puan artması bile kârsız bırakabilir.

Bütçe çalışmalarında başarılar diliyorum…

Devamını Oku
2 Yorum

2 Yorum

  1. Avatar

    Mehmet Tayfun Ataman

    31 Ağustos 2022 saat: 07:17

    Teşekkürler hocam

  2. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    5 Eylül 2022 saat: 12:35

    Ben de göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederim

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Enflasyonu avantaja çevirenler çoğalıyor

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyonun getirdiği en acımasız değişiklik ticari çıkarları önceleyen bazı hamlelerin artmakta olduğudur. Daha da hazin olan ise haksız kazancın denetlenmesini sulandırma gayretleridir. Zira bazı muhalif görüş sahipleri için iktidarı yıpratmak kullanışlı geldiğinden, isteyerek veya istemeyerek niyeti bozanların aradan sıyrılmasına katkı sağlamış oluyorlar.

Enflasyonla mücadele milletçe yapılır…

Hükümetin doğru politikalarla bu mücadeleyi sürdürmesi gerekirken, bireylerin de aşırı kâr hırsına karşı uyanık olması beklenir.

Yani, aynı marka tereyağını 133 liraya satan da para kazandığına göre 200 liraya satana karşı kayıtsız kalmak iyi vatandaşlık örneği değildir. Verdiğim fiyatlar normal raf fiyatları olup dalgınlığın faturası yüzde 50 fazla ödemektir. Eğer indirimli fiyatın 120 lira olduğu yeri keşfedemezseniz, bu sefer de cebinizden çıkan fazlalığın oranı yüzde 66 olabilir.

Tanınmış bir markanın çam balını 100 liraya satan perakendeci normal kârını elde ederken, 130 liraya satanın haksız kazancına sessiz kalmak da mücadeleye zarar verir.

Kategori lideri bir zeytin markasını 28,25 liraya satan satıcı ile 38,50 liraya satan satıcı komşudur. Dikkati dağınık bir tüketicinin yüzde 36 daha fazla ödemesinin nasıl bir duygu yaratacağını herkes kendine sormalıdır.

Keza köklü bir markanın barbunya pilakisini 16,90 liraya almak yerine 24,90 liraya almak da ihtimal dahilindedir. Bu kulvarı yanlış seçmenin faturası da yüzde 47 fazla ödemektir.

Kategori lideri bir ayçiçek yağı markasının litre fiyatı, komşu 2 marketten birincisinde 35,90 TL, diğerinde yüzde 57 fazlasıyla 56,50 TL’dir.

Bakınız, yukarda saydığım örneklerin tamamı kategorilerinin en güçlü markalarına aittir. Pazar payı daha düşük olan diğer markalardaki fiyat karmaşasının ulaştığı noktayı artık sizler tahmin edebilirsiniz herhalde…

Dünyada muz üreten sayılı ülkeler arasındayız. Geçtiğimiz haftalarda yazdım, Avrupa’nın en pahalı ülkesi olan İsviçre’nin kilosunu 1,41 euroya sattığı ithal muzun yerlisini bizde 2,20 euroya ve daha fazla fiyata satanlar vardır. İthal muzdaki yüksek vergiye rağmen ‘ithal-yerli’ makasını iyice daraltan fırsatçıları ise saymıyorum bile…

AB ülkesi Romanya’da 2,90 euro olan 30’lu yumurta fiyatı bizde 3,20 euro karşılığıdır. Ancak hâlâ üreticinin zarar ettiğini belirterek borsa fiyatlarını haftalık yüzde 4-5 artırarak açıklayan kuruluşlar vardır.

Acaba bu örneklerin enflasyon üzerinde hiç mi etkisi yoktur?

Şubat ayında 7 puanlık KDV indirimi öncesinde; yumurta, çay, yağ gibi temel gıda ürünlerine zam yapan bazı markalarda ve satış noktalarında, zamlı fiyat sebebiyle KDV indiriminin nasıl buharlaştığını yazmıştık. Artık o gerilerde kaldığı için yeni ek kazanç kapılarının aralanmasını kollayanlar vardır. İnanın bu kesimler enflasyonun tek haneye inmesini asla istemezler. Zira o zaman ne stoktan kazanmak ne vergi indiriminden sebeplenmek ne de fiyatları haftalık küçük küçük tırmandırmak mümkün olamaz. Oysa şimdi malı yüklü miktarda alanın, satışların düştüğü durumlarda bile üzülmesine gerek yoktur. Çünkü mevcut şartlarda yarın daha kârlı satabilmesi mümkündür.

Halkın büyük çoğunluğu bu yükün altında ezilirken, bunu avantaja çevirmek isteyen başka bir kesim için hayat bu kadar kolay olmamalıdır.

Sadece bu kadar da değil!

Kataloğa koyduğu çok cazip fiyatlı tanınmış bir markayı sadece fotoğrafta bırakıp tüketiciyi yanıltmak ise bazı satıcılar için alışkanlık haline gelmiştir.

Birçok kampanya ürününün ne perakendeci deposuna ne de herhangi bir şubesine girmemesi bir yana, daha insaflı çıkanlar tarafından bile şube başına 4-5 adetle sınırlı gönderildiğini izliyoruz.

Bunu nasıl anlıyoruz?

Şirketin 800 şubesi var, “Stok adedi 4000 adet” diye duyuru yapılıyor. Yani böyle bir ürüne kampanya teşhiri yapılamadığı gibi sadece az sayıda şanslı müşterinin kısmeti olmaktadır. Şaşırdığım taraf; bu markaların sahibi tedarikçilerin kendilerini neden kullandırdıklarıdır. Veya reklam gibi görülüyorsa bunun çok kötü bir reklam olduğu nasıl fark edilemiyor?

Zira mağazada ürünü bulamayan tüketiciye, çoğu zaman “üretici firma göndermedi” denmektedir. Örnekler, küçük esnaf veya yerel zincirlere ait değildir.

Önceki senelerde kırtasiye sezonunun en düşük fiyatlı perakendecisi bu senenin pahalıları arasındadır. Eski şöhretin riske atılması da şaşırtıcıdır.

Yeni moda bir insert uygulaması daha var!

Fiyatlarının rekabetçi olmadığını iyi bilen bazı perakendecilerin indirim broşüründe “yüzde 15 tasarruflu” açıklamasını yeterli görmeleri oldukça tuhaftır. Tüketici için hiçbir şey ifade etmediği de ortadadır. Normal raf fiyatı yok, indirimli fiyat yok ama tasarruflu olduğu mesajı var. Bu kampanyaların ne kadar gerçekçi olduğunu anlamak isteyenler, sözde tasarruflu fiyatı öğrendikten sonra bir de çevrelerindeki normal raf fiyatlarına bakmalılar. Ya aynı seviyede ya da daha üzerinde kaldığını görecekler!

Sonuç olarak; yüksek enflasyon dönemleri fiyat istikrarını ortadan kaldıran ortamlar yaratabilir. Herkes kendi gemisini kurtarmaya kalkınca da serbest piyasada tam rekabet koşulları sağlıklı işlemez ve tüketiciyi koruyacak bir otoriteye ihtiyaç duyulur. Bütün bu söylediklerim temel gıda ürünleri için geçerlidir. Kimse bu kategorilerde arz-talep dengesinin kendiliğinden oluşmasını beklemesin. Normalde tüketici almazsa fiyat düşer değil mi?

Evet ama her üründe değil, zira tüketici talebi düşürmek için aç mı kalacak yani…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (12)

Ercüment Tunçalp

Bu yazımızın konusu İsviçre’dir.

Amacımız da Avrupa’nın en pahalı ülkesinde yaşamak mı daha zor, en ucuz ülkesinde yaşamak mı, onu anlayabilmek…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2021 yılına ilişkin hane halkı nihai tüketim harcamalarına göre satın alma gücü paritesi sonuçlarını açıkladı.

Avrupa’da tüketim mal ve hizmetlerine ilişkin fiyat düzeyi endeksi en yüksek ülke 167 ile İsviçre, en düşük ülke ise 40 ile Türkiye oldu.

Bu neyi gösteriyor?

27 Avrupa Birliği (AB) ülkesi genelinde 100 euro karşılığı satın alınan aynı mal ve hizmet sepetinin, Türkiye’de 40 euro karşılığı TL ile satın alınabileceğini gösteriyor. Elbette İsviçre’de de 167 euro karşılığı ile…

Peki bu ne ifade ediyor?

Sadece ülkelerin fiyat seviyelerini…

Başka?

Başka da bir şey ifade etmiyor!

Daha açık şekilde; bir ülkenin fiyat düzeyi endeksi 100’den büyük ise bu ülke karşılaştırıldığı ülke grubu ortalamasına göre “pahalı”, 100’den küçük ise “ucuz” olarak ifade ediliyor. Bu kadar…

Satın alma gücünü, gelir seviyesini dikkate almadan sadece fiyat seviyesi üzerinden hesaplamanın inandırıcılığı olamaz. İşte biz o eksik kalan kısmı tamamlıyoruz.

Sayın Volkan Baysal’ın, 27 Ağustos 2022 tarihli, İsviçre’de 1 saatlik asgari ücretle neler alınabilir?” konulu alışveriş videosundan faydalandık. Kendisine bu çalışma için teşekkür ediyorum.

Şimdi yukarıdaki liste üzerinden kıyaslamalara başlayalım…

  • Adı geçen arkadaşımızdan, İsviçre’de yıllık brüt asgari ücretin 56.000 frank, aylık brüt asgari ücretin 4.665 frank ve net asgari ücretin 3.200 frank olduğunu öğrendik. Haftalık 40 saat çalışma esası üzerinden de 3200 / 160 = 20 frank saatlik ücrete ulaştık.
  • Lidl marketten yapılan alışverişin toplamı 1 saatlik asgari ücrete denk getirilerek 20,31 frank tuttu. Aynı alışverişin karşılığı olarak Carrefoursa sisteminden aldığımız benzer ürünlerin fiyatları da 299,60 TL tuttu.
  • 1 İsviçre frangı, 19,09 TL karşılığıdır. 1 İsviçre frangı, 1,05 euro karşılığıdır. 1 euro, 18,24 TL karşılığıdır.
  • İsviçre’de net asgari ücret 3.200 frank (3.360 euro), Türkiye’de net asgari ücret 5.500 TL’dir (302 euro). İsviçre asgari ücreti 61.088 TL karşılığıdır.
  • Bir İsviçre vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 158 defa yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz 18 defa yapabilmektedir.
  • Veya İsviçre vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 0,6’sı ile yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz gelirinin yüzde 5’i ile yapabilmektedir.
  • Listede görüleceği üzere Avrupa’nın en pahalı ülkesi ithal muzu euro bazında bizim yerli muzdan daha ucuza satıyor. Bu konu da aynen yumurta gibi özel ilgiyi hak ediyor!
  • İki taraftaki alışverişi de euro bazında gösterirsek; İsviçre deki alışveriş tutarı 21.32 euro, Türkiye alışverişi 16.43 euro karşılığıdır.

Türkiye alışverişi euro bazında İsviçre alışverişinin yüzde 77’si seviyesinde iken, Türk tüketicinin euro bazında geliri İsviçreli tüketici gelirinin yüzde 9’u seviyesindedir.

  • Her iki ülke vatandaşının gelirini de harcamasını da bir birim üzerinden karşılaştırırsak; geliri 1.7 kat fazla çıkan ülkemiz vatandaşının harcaması 14.7 kat fazla çıkar. Eğer her iki tarafın gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi bizdeki alışverişin tutarı 299,60 TL yerine sadece 34,65 TL çıkmalıydı. Veya 299,60 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 47.555 TL olmalıydı. Evet aradaki fark bu kadar büyük olunca böyle inanılması güç rakamlar ortaya çıkıyor ama gerçek budur. Yoksa en kolayı, ülkeleri fiyat seviyelerine bakarak sıralamaktır ki buradan doğru sonuç çıkmaz.

Sonuç olarak; kişi başı milli gelirde oluşan büyük fark satın alma gücünün hangi tarafta açık ara önde olduğunu çok net ortaya koyuyor zaten. Ancak küresel bazı kurumların (Dünya Bankası, IMF gibi) icadı olan ve yapay olarak yaratılan “satın alma gücü paritesine göre gelir” şu anda küresel ortamda en çok tartışılan konu olmaya devam ediyor.

Yazının başında belirttiğim, TÜİK tarafından çıkartılmış fiyat düzeyi endeksinde 167- 40 değerlerinin nasıl bulunduğunu bilmiyorum. Ancak iki ülke arasında euro bazında alışverişte bu kadar fark olmadığını çok iyi biliyorum. Zira devamlı kıyaslıyorum. Son alışverişte olduğu gibi yüzde 79 seviyesinde veya 2 sene önce tespit ettiğimiz gibi yüzde 46 seviyesinde kalan fiyat düzeyimiz yanına elbette gelir düzeyleri arasındaki farkı da ilave ediyorum.

Matematiği bir tarafa bıraksak bile, dünyanın değişik yerlerinde sadece süpermarket otoparklarındaki alışveriş arabalarının yüküne ve içeriğine bakarak da satın alma gücünün hangi tarafta ağır bastığı kolayca tespit edilebilir.

87.087 dolarlık kişi başı geliri (bu da bütün nüfusun ortalaması) bizden 9 kat fazla olan İsviçreli tüketici de pahalı bir ülkede yaşadığını biliyor. Ve hatta aylık süpermarket alışverişi için Fransa veya Almanya’ya geçenler de oluyor. Bu durum satın alma gücü düşüklüğünden değil, hesabını iyi yapan ve ne tasarruf ettiğini hesaplayabilen bilinçli tüketicinin davranışı olarak öne çıkıyor.

Darısı bizim başımıza…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Büyüme neden tüketiciye yansımıyor?

Ercüment Tunçalp

Son yıllarda ‘tüketicinin düşen satın alma gücü’ hakkında çok fazla yazı kaleme aldım. Elbette yeteri kadar da rakamsal verilerle destekledim.

Ancak gerek 2021 yılının tatminkar büyüme rakamı, gerekse son açıklanan bu yılın ikinci çeyreğine ait yüzde 7.6’lık büyüme oranı kafaları karıştırabilir.

Baştan söylemeliyim ki; bu büyümeyi geniş tüketici kesimleri hissetmediği gibi yoksullaşma hız kesmeden devam ediyor. Biz olaylara tüketici cephesinden baktığımız için de çelişki gibi gözüken bu durumu aydınlatmak şart oluyor.

Peki bu büyüme kime yarıyor?

Bu sorunun kısa cevabı, büyüme esnasında emekten kesilen payın sermayeye kanalize olduğudur. Her şey o kadar açık şekilde gerçekleşiyor ki; üzerinde en geniş mutabakat sağlanan bir sorun olarak karşımızda duruyor.

İşte TÜİK’in konuya açıklık getiren açıklamasından bir bölüm:

İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla gayrisafi katma değer içindeki payı geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 iken, bu oran 2022 yılında yüzde 25.4 oldu.”

Söz konusu oranın 2020’nin ikinci çeyreğinde ise yine aynı kurumun verdiği bilgiye göre yüzde 36.8 ile daha yüksek olduğunu da biz ilave edelim.

İki yılda 11 puandan fazla kayba uğrayan emeğin payına bakar mısınız?

Ülke büyürken vatandaşın nasıl yoksullaştığına dair sadece bu açıklama bile yeterlidir ama büyüme payının nereye gittiği de iyi görülmeli ve de eksik kalmamalıdır. Resmi açıklamaya göre en yüksek büyüme yüzde 26.6 ile finans sektörüne aittir. Bu kadar da değil, örneğin bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 400’ün üzerinde kâr artışı kaydeden bankaları da daha fazla oranda kâr artışı sağlayan şirketleri de finansal tablolarından izlemek mümkündür. Bankaların yüksek kâr artışları doğal performanslarının bir sonucu olmayıp, politika faizinin piyasa koşullarına uymamasının onlara getirdiği bir avantajdır.

Tüketicinin durumunu kendi ağzından öğrenmek isteyenler için ise bakılacak yer son zamanlarda küçük iniş çıkışlar gösterse de çok düşük seyreden ‘Tüketici Güven Endeksi’ olabilir. Tüketici güven endeksi hesaplamasında 100 seviyesi eşik değer olarak kabul edilir. Bu seviyenin altı tüketici güveninde kötümser durumu ifade eder. Ağustos ayı değeri 68’den 72.2’ye yükselince tüketici güveni artmış olmaz. Bazı önemli gazetelerin bile, “Tüketici güveni 4 puan arttı” değerlendirmeleri temelden yanlıştır. Doğrusu endeks değerinin yükseldiğidir. Veya tüketici güvenindeki kötümserliğin bir miktar azaldığıdır. Tüketici güveni ancak 101’den itibaren artışa geçer ki; son 10 yılda rastlanmış bir durum değildir. Görülen en yüksek seviye 2014 Nisan’ında ölçülen 97.4’lük değerdir.

İmalatçıların ağzından piyasanın durumunu öğrenmek isteyenler için de bakılacak yer ‘PMI- Satınalma Yöneticileri Endeksi’dir. Oradaki eşik değer de 50 olup, 6 aydır bu seviyenin altında seyreden ve daralmaya işaret eden tabloya bakmak yeterlidir.

Türkiye imalat sektörü 6 aydır daralma yaşıyor. İmalat PMI, Mart (49.40), Nisan (49.20), Mayıs (49.20), Haziran (48.10), Temmuz (46.90), Ağustos (47.40) aylarında eşik değer olan 50’nin altında ve daralma bölgesinde kalmaya devam ediyor. Hem iç hem de dış pazarlardaki zayıflıklar sebebiyle piyasa koşullarında belirgin zorluklar söz konusudur. Endeks sadece imalat için değil zinciri oluşturan ekonominin tümü için önemlidir. Çünkü imalatın devamı ‘satmak üzere satın alma’ yapan perakende sektörünü de, ‘kullanmak üzere satın alma’ yapan turizm sektörünü de, küresel piyasalara yelken açan ihracat kanadını da aynı ölçüde ilgilendiriyor.

PMI verileri ekonominin gidişatına dair öncü göstergedir. Yani bu veri geleceğe ışık tutuyor. Hani yukarda ikinci çeyreğe ait bahsi geçen büyüme oranı var ya, o artık geride kaldı ve yaşandı bitti. 1 Eylül’de açıklanan 47.40’lık değer geleceğe dair uyarıdır. PMI 0-100 arasında bir değer alır. Eşik değer sayılan 50’nin altındaki herhangi bir rakam küçülmeye, üzerinde gerçekleşmesi durumu ise büyüme olacağına işarettir. Eğer endeks 3-4 ay boyunca 42 puanın altında seyrediyorsa resesyona girileceğine dair uyarı niteliğindedir. Yani ekonomide fala bakmaya gerek yoktur, yeter ki güvenilir veriler elde olsun…

Yeni açıklanan Orta Vadeli Program’a göre yıl sonu için yapılan yüzde 65’lik TÜFE tahmininin tutması oldukça zordur. Zira Ağustos ayında TÜFE yüzde 80,21 iken Yİ-ÜFE yüzde 143,75’ tir. Yani arada maliyet artışı olarak 63 puanlık fazla vardır. Ya bu artışlar perakendeye yansıyacak ve TÜFE daha da artacaktır ya da üretici firmaların çoğu iflas edecektir. Yani üçüncü bir ihtimal yoktur. Bu kadar da değil!

Yoksulluk sınırı altındaki büyük halk kesimlerinin enflasyonu resmi hesapla bile yüzde 100’e yakındır. Zira TÜFE sepetinde dikkate alınan gıdanın payı yüzde 25,32 iken, orta ve alt gelir grubunun fiili gıda payı yüzde 45’e yakındır.

Gıda fiyatları yıllık artışı yüzde 90,25 olduğuna göre yoksulun enflasyonu yüzde 80,21 olamaz. Kaldı ki Türkiye’nin resmi enflasyon hesabı yapan ikinci kurumu olan İstanbul Ticaret Odası (İTO) Ağustos ayı için yıllık enflasyon oranını yüzde 99,91 olarak açıklamıştır.

Yapay müjdeler pompalamaya meraklı bazı kalemlerin “enflasyonun yarı yarıya düşeceği ve bu sayede hayat pahalılığının da azalacağı” yönündeki görüşleri matematiğe aykırıdır. Yıllık enflasyon yüzde 100 ise 1 yıl sonra 100 TL’lik sepet 200 TL olmuş demektir. Devamında ise yüzde 50’ye düşeceği söylenen enflasyon oranı ile fiyatlar gerilemez, tersine 200 TL’lik sepet tutarı 300 TL’ye çıkar. Yani ancak fiyat artış hızı azalabilir ama hayat pahalılığı yıpratmaya devam eder.

Sonuç olarak; emeği ile hayatını sürdüren ve toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan kesimlerin refahını gözetmeyen bir büyümenin perakendecilere de faydası yoktur. Yani bu şartların devamı, esnafı da çiftçiyi de düşen satın alma gücü kapsamına dahil eder. Zincirleme etki dediğim budur.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER