Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Resesyon döneminde kriz yönetimi

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Dert birdi iki oldu. Yüksek enflasyonla savaşırken şimdi de ufukta resesyon tehlikesi belirdi. Resesyon, gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYH) iki veya daha fazla çeyrek yıllık dönemlerde arka arkaya negatif büyüme göstermesi durumudur. Durgunluk olarak da açıklanabilir. Üstelik eğer ekonomik büyüme nüfus artış hızının seviyesine veya altına inmişse, işsizlik artmışsa, kişi başına düşen milli gelir aynı kalmış veya gerilemişse, üretim faaliyetleri azalmışsa resesyon şartları oluşmuş demektir.

Yani henüz resesyon yaşamıyor olmamız yakın gelecek için de böyle bir risk taşımadığımızı göstermez. Örneğin Avrupa Birliği’nde bu ihtimal ABD’ye göre daha yüksektir. Bunun da sebebi enerji arzı ve fiyatları konusunda AB’nin daha zor ve belirsiz bir döneme girmekte olduğudur. Özellikle AB’nin en büyük ekonomisine sahip Almanya’nın (en fazla ihracat yaptığımız ülke), Rusya’nın doğalgazdaki arz kesintisinden en çok zarar gören ülke olması, önümüzdeki çeyrekten itibaren durgunluk yaşamasını güçlü ihtimal haline getiriyor. Bu durumun ülkemizin ihracat rakamlarına da olumsuz yansıması kaçınılmazdır.

Her sene bu zamanlarda bir sonraki yılın bütçe çalışmalarını başlatırken yapılacakları konuşuruz. Bu sene 2023 yılı bütçesi için her zamankinden daha fazla kafa yormak gerektiği çok açıktır. Zira riskler daha fazladır. Bunun için yıllık bütçelerin içinde veya ekinde mutlaka ‘acil durum planı’ yer almalıdır. Gerçi normal şartlarda bile her faaliyetin birer B planı olmalıdır ama göz göre göre gelen bir durgunluk dönemi için alternatif senaryoların da önceden hazır olması beklenir.

Reel kesim güven endeksi Ağustos’ta indiği 102.1’lik düzeyle son iki yılın en düşük değeridir. Bunun anlamı; ekonomide bir yavaşlama endişesinin öne çıkmış olmasıdır. Nitekim, son üç ayda alınan toplam sipariş miktarını gösteren ve Temmuz’da 104.8 olan alt endeks, Ağustos’ta 95.8’e gerilemiştir.

Bu gibi durumlarda her zaman nakit akışının önceliği olmalıdır. Bunu sağlamak üzere stok yönetiminin de önemi vardır. Stoktan ek kâr sağlamak isteyenler için “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” ihtimali söz konusudur. Stok seviyelerini yükseltmenin karşılığı, tedarikçiye olan borçların geç ödenmesi olmamalıdır. Zira bunun bir karşılığı mutlaka olur. Bir de siz bunu yaparken rakipleriniz nakitin gücünü kullanmaya kalkarlarsa, fiyat rekabetinden ikinci golü de yemek ihtimal dahilindedir. Yani böyle dönemlerde mağaza matematiğine uygun stok yönetiminin önceliği olmalıdır.

Mümkün olduğu kadar kredi ihtiyacını azaltıp, işletme sermayesini korumanın zamanıdır. Yani borçları artıracak harcamalardan veya gereksiz yatırımlardan uzak durmak gerekir. Zira satışlar düştükçe şirket operasyonlarını karşılayacak nakit azalır. Kenardaki kaynağa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulur. Yanlış anlamaların önüne geçmek için reel olarak azalan satış gelirlerine örnek vermek isterim. Yarıyıl finansal raporlarda gıda perakendecilerinin yıllık hasılat artışı ortalama yüzde 77 civarındadır. Bu oranın içinde yeni şubelerin de yer alması ve son gıda enflasyonunun yüzde 94 çıkması satış gelirlerinin oldukça azaldığına işarettir. Kaldı ki BİM üst yönetimi yıllık enflasyonlarını yüzde 110 olarak açıkladı. Diğer işletmelerin de nerede olduklarını görmek üzere bu hesabı yapmaları hayati derecede önemlidir.

Resesyon dönemlerinde şirketlerin birinci zora girme sebebinin borç seviyeleri olduğunu unutmayalım. Her şirketin borcu olabilir ama gelecek için daha da yavaşlama ihtimali varsa en erken şekilde borç tutarını azaltmak üzere çare üretmek gerekir. Bazı varlıkların bu uğurda kullanılması bile düşünülebilir.

Kriz dönemlerinde şirketlerin ilk hamlesi çoğunlukla eğitim ve reklam bütçelerini kısmak oluyor. Elbette yanlıştır. Hizmeti aksatacak derecede çalışan sayısını azaltmak da aynı derecede hatadır. Zira sonradan yeniden işe alım ve o alınanları eğitmek çok daha pahalıya mal olabilir.

Yatırımlar ertelenirken teknoloji mutlaka istisna tutulmalıdır. Zira dijital teknoloji, maliyetleri düşürmeye yardımcı olabilir. Verimlilik artışı sağlayabilir.

Elbette kriz her sektörü aynı ölçüde etkilemez. Bizler olaya özellikle perakende sektörü açısından baksak da; kategori bazında da farklar oluşacağını kabul etmeliyiz. Yine de yeni stratejiler oluştururken müşterek hedefler bulunabilir. Birincisi; ‘Müşteriyi elde tutma ve yeni müşteri kazanma stratejisi’dir. İşte bunun için yukarda belirttiğim reklam ve tanıtım harcamaları ile eğitim harcamalarından tasarrufu düşünmenin uygun olmadığını söyledim.

İkinci sırada olan; ‘Rekabette fark yaratma stratejisi’ ise her zamankinden fazla rakiplerin izlenmesini ve oradan şirketinize avantaj sağlayacak yeni fikirler üretmenizi sağlar. “Her kriz kendi içinde fırsat barındırır” inanışı çerçevesinde tam da o fırsatların kovalanacağı bir dönemdir.

Üçüncü sırada; ‘Faaliyet giderleri ile verimlilik arasında yeni bir denge kurmak’ hedefi olmalıdır. ”Çoğu zarar, azı karar” atasözü tam da bunun karşılığıdır. Bu söz, bir taraftan israftan kaçarken diğer taraftan tasarrufun da ölçülü yapılması gerektiğini anlatıyor. İşte denge dediğim budur.

Sonuç olarak; piyasa faizlerinin yükseldiği (MB’nın politika faizi değil), kurların ve enflasyonun arttığı, talebin düştüğü, tüketici güveninin olmadığı, yatırım ortamının bozulduğu bir dönemde şirket yönetmek, kasırgada deniz aracının dümeninde bulunmaya benzer.

Bu durumda tekneyi sağ salim kıyıya yanaştırmaktan başka hedef olamaz. Bu da ciro artışına koşmaktan çok verimliliğe öncelik vermeyi gerektirir. Bu dönemde perakendeci işletmeler iç denetimi daha çok önemsemeliler. Fiili-kaydi sayım arasındaki farkın 1-2 puan artması bile kârsız bırakabilir.

Bütçe çalışmalarında başarılar diliyorum…

Devamını Oku
2 Yorum

2 Yorum

  1. Avatar

    Mehmet Tayfun Ataman

    31 Ağustos 2022 saat: 07:17

    Teşekkürler hocam

  2. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    5 Eylül 2022 saat: 12:35

    Ben de göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederim

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Ekmek fiyatı ile atıl kapasite ilişkisi

Ercüment Tunçalp

Elbette yıkıcı ve yıpratıcı bir yüksek enflasyon gerçeğimiz yanında bunu elverişli bir ortam sayarak değerlendirmek isteyenler de var. Tüketicinin bu iki ateş arasında kaldığını bıkmadan usanmadan yazıyorum. Sırası geldikçe de bu açıdan değişik kategorileri müstakil olarak rakamlar eşliğinde yorumluyorum.

Bugün de ekmeği konuşacağız. Çünkü o hem bir simgedir hem de alt gelir grubunun yaşadığı semtlerde, perakendecinin en fazla miktarda sattığı üründür.

İstanbul genelinde İTO Meclisi’nden ekmeğe zam kararı çıkabilmesi için sahadan gelen teklif, önce yönetim kuruluna bildirilip değerlendiriliyor. Uygun görülürse il ticaret müdürü, il tarım müdürü, esnaf oda birliği başkanı, ticaret odası ve belediyeden yetkililerin oluşturacağı komisyona çağrı yapılıyor. Alınan karar Ticaret Bakanlığı’na bildiriliyor ve onay alınıyor.

Şimdi bu süreçlerden geçmiş şekilde değişik tarihlerde alınmış zam kararlarını aktaracağım. Ve bu sayede son 2 sene içindeki fiyat artış oranına ulaşacağız.

  • 10 Aralık 2021– İTO meclis toplantısında, 230 gram ekmek fiyatı 2 liradan 2,5 liraya (kilogram 10,87 TL) çıkartılmıştı.
  • 6 Temmuz 2022– İTO meclis toplantısında, 210 gram ekmek fiyatı 4 liraya (kilogram 19,04 TL) yükseltilmişti. Daha önce de ara tarifede 230 gram ekmeğin 3 TL’den (kilogram 13 TL) satılması kararlaştırılmıştı.
  • 22 Aralık 2022– İTO meclis toplantısında, 1 Ocak 2023 tarihinden geçerli olmak üzere, halihazırda 260 gram ekmeği 5 liradan (kilogram 19,23 TL) satan fırıncıların 200 gram ekmeği 5 liradan (kilogram 25 TL) satacaklarına dair karar verilmişti. Buna örtülü zam diyoruz.
  • 8 Temmuz 2023– Birçok fırıncı İstanbul’da zamlı tarife çıkmadan, 240 gramını 6 liraya (kilogram 25 TL) sattıkları ekmeği 230 grama düşürerek fiyatı da 8 liraya (kilogram 34,78 TL) yükseltmişlerdi. Bu da katmerli zam oluyor.
  • 10 Ağustos 2023– İTO meclis toplantısında, 200 gr ekmek fiyatı 5 liradan 6,5 liraya (kilogram 32,5 TL) yükseltilse de hâlâ uygulanan fiyatın altında kalınmıştı.
  • 14 Kasım 2023– İTO meclis toplantısında, 210 gr ekmek için azami 8 TL fiyat (kilogram 38,09 TL) belirlendi.
  • 9 Mayıs 2024– İTO meclis toplantısında, 200 gram ekmeğin azami fiyatı yüzde 31,25 zamla 10 TL’ye (kilogram 50 TL) çıkartıldı.

Görüleceği üzere zaman zaman alınan kararlar dışında da piyasada değişik fiyatlara rastlamak mümkün olabiliyor. Yine yukarda görüldüğü şekilde Haziran 2022’de 230 gram ekmek 3 TL’den satılırken (kilogram 13 TL), Haziran 2024’te 250 gram ekmek için 15 TL (kilogram 60 TL) fiyatta ısrar ediliyor. Buna göre 2 senelik fiyat artış oranı yüzde 361 çıkıyor. Resmi açıklanan karara göre bile 50 TL’lik fiyatla artış yüzde 285 oluyor.

Şimdi soruyorum;

  • İki sene içinde hangi girdi fiyatları bu oranlarda artmıştır?

Asgari ücret mi? Kiralar mı? Un fiyatları mı?

Cevapları da ben vereyim…

  • Brüt asgari ücret 2022 yılında 6.471 TL (net 5500 TL), 2024 yılında brüt 20.002 TL (net 17.002) olup, birleşik artış oranı 2 sene sonunda yüzde 209′dur.
  • Kira artışı ilk sene (sözleşme yenilemeyi Haziran 2023 varsayalım) yüzde 63,72 oranında, ikinci sene (Haziran 2024) yüzde 62,51 oranında gerçekleşeceğinden, birleşik artış oranı yüzde 166 çıkar.
  • Un fiyatlarındaki artış, ekmeklik 50 kg çuval un Temmuz 2022 ortalama aylık fiyat 360,52 TL (Polatlı Ticaret Borsası), güncel fiyat ise 840 TL (Ova un) olup, 2 senelik artış oranı yüzde 133 çıkar.

Diğer bütün girdilerin de yüzde 200 arttığını varsayalım; ekmek fiyatında son 2 senede gelinen tabloyu maliyet artışı ile izah etmeye imkan var mı?

Şimdi cevaplar belli olduğuna göre esas sebebi bulalım…

Hem de bunu yetkili bir ağızdan duyalım…

Mayıs ayı başında; Ekmek Üreticileri İşverenleri Sendikası Genel Başkanı Cihan Kolivar, artan maliyetler nedeniyle 15 Mayıstan sonra İstanbul’da ekmeğin kilogram fiyatının 60 liraya çıkabileceğini belirtmişti.

Açıklamasının devamında; “Ekmeğe şöyle yansıyacak, fakir bölgelerde 250 gr ekmek 12,5 lira olacak. Ama alım gücü yüksek olan, kiraların fazla olduğu Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Üsküdar gibi merkezi yerlerdeki ilçelerde 250 gr ekmek 15 lira olacak” demişti. Üstelik gerekçesi de çok ilginçti…

“Ben fırınımdaki aynı işçi, aynı kira, aynı sigorta, aynı yakıtla 12-13 bin ekmek yapabilirim. Ama şimdi 2500-3000 ekmek yapabiliyorum” diyor. Yani başkan, küçük işletmeler sebebiyle (1000 adet üreten de vardır) birim maliyet yükseldiği için bu verimsizliğin ve yetersiz kapasitenin faturasını da tüketici ödesin istiyor. Bütün iş kollarının bir gerçeği vardır; kapasite kullanım oranı çok düşen bir işletme hayatta kalamaz. Kooperatifleşme ve birleşmeler bunun ilacı olarak doğmuştur. Meslek örgütlerine düşen görev; sürekli talepkar olmak yerine bu organizasyonlara öncülük etmektir.

Sonuç olarak; bir işletme uygun kapasite düzeyinde çalışamazsa, birim maliyetler yükselir, kârlılık düşer ve risk artar. Dolayısıyla daha yüksek kapasite seviyesine çare bulmak girişimciye düşer. Mümkün olamadığı durumda ise sonuç bellidir. Yoksa bu tarz işletmeleri ayakta tutmak üzere tüketiciye ek yük çıkartıp, tam kapasite çalışan büyük işletmelere de ek kazanç sağlanamaz. Aksi halde bundan daha adaletsiz bir piyasa düzeni olabilir mi?

İstanbul Halk Ekmek (İHE) Kurban Bayramı sonrası normal ekmeğe yüzde 60 zam yaptı. 250 gramlık ekmeğin fiyatını 5 liradan 8 liraya çıkardılar. Elbette onlar da bir defada bu kadar yüksek oranlı artışla yanlış yaptılar. Ancak buna rağmen kilogramı yeni 32 lira olmuş ekmekten kâr ediyorlar. İşte bu ‘kapasite kullanımından kaynaklanan verimlilik’ göstergesidir. Buna bakarak bile enflasyonla mücadele eden bir otoritenin üreticiler arasındaki bu anormal farka (yüzde 87,5 fazlalığa) o kadar kolay onay vermemesi gerekir.

Yukardaki hesap 1 Temmuz’a kadarki durumu kapsıyor. Sakın ola 1 Temmuz’dan geçerli olan yüzde 38 elektrik zammı ile akaryakıta gelen ÖTV zammı şimdiki gerekçelere dahil edilmesin. Henüz bunlara biraz zaman var!

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yerli mallara uzaktan bakış!

Ercüment Tunçalp

Dünyanın her yanına dağılmış vatandaşlarımızın özledikleri tatlara ulaşmaları kolaylaştıkça sevincimiz artıyor. Her gittiğimiz ülkede Türk Marketi görmeye alıştık. Bununla birlikte eski yıllarda gurbetçilerimizin, “yerli ürünlere ulaşalım da varsın biraz pahalı olsun” kabullenişi de geride kaldı. Artık fiyat farkının kalkması onlar açısından olumlu bir gelişmedir. Ancak bu topraklarda yaşamını sürdüren tüketiciler için mevcut durum sorunludur ve üzücüdür.

Şimdiye kadar birçok ülke ile fiyat kıyaslamaları yaptık. Önceki yıllarda bu karşılaştırmaları; gelir açısından da market fiyatları açısından da hep 1 birim üzerinden yapmış ve Türk tüketicisinin gelirine göre daha pahalıya alışveriş yaptığı ve satın alma gücünü her geçen gün kaybettiği sonucuna varmıştık. Bu birinci aşamaydı

Bilindiği üzere zaman geçtikçe durum bizim açımızdan daha da kötüleşti ve yüksek enflasyon sebebiyle döviz bazında bile en pahalı duruma geldik. Bu da ikinci aşamaydı

2024 yılının ikinci yarısına girdiğimiz şu günlerde ise geldiğimiz üçüncü aşamada; tamamı yerli mallarımızdan oluşan bir alışveriş sepetine, ihraç edildiği ABD’de Türk vatandaşlarının daha ucuza sahip olduklarını izlemeye başladık. Bu ise elbette sorgulanması gereken bir husustur…

İlişikteki listede görüleceği üzere, ABD’de faaliyet gösteren Sultan Market’in fiyatları ile Türkiye’de Migros’un fiyatları kıyaslanmıştır.

Youtube videosu çeken İlkay Zaman ABD tarafında, eşi Melek Zaman ise eş zamanlı olarak Türkiye tarafında fiyatları aldılar. Bu üzücü sonucu bize de yorumlama imkanı verdikleri için bu çalışkan aileye teşekkürlerimi sunarım.

Listede 1. sütun ABD Sultan Market’teki dolar fiyatlarını, 2. sütun Türkiye’deki TL fiyatlarını, 3. sütun ise Türkiye’deki fiyatların dolar karşılığını göstermektedir.

  • Dolar kuru olarak 28 Haziran 2024 tarihindeki 32.90 TL esas alınmıştır.
  • Görüleceği üzere listede 16 adet yerli markalı ürün bulunmaktadır. Bunlardan 8 adedi Türkiye’de daha pahalıdır. Diğerleri de oradaki fiyatlara çok yakındır.
  • Listede yer alan Eti Petibör Bisküvi’nin 1000 gr (5 adet) olan paketi Migros ile eşleşmediğinden, rafta bulunan 800 gramlık (4 adet) paket 76 TL’den aynı standarda çevrilerek 95 TL gösterilmiştir.
  • Tat Garnitür’de de aynı şekilde Migros’taki 340 gramlık fiyat 34.95 TL’den, diğer taraftaki 550 grama çevrilerek 56.50 TL gösterilmiştir.
  • Yudum Sızma Zeytinyağı Türkiye’de yüzde 25 indirime rağmen de pahalı kalmıştır.
  • ABD et ürünleri yüksek standarda sahip çok kaliteli ürünlerdir. Bu kategoride ithalat yasağı olduğu için listede yer alan Cumhuriyet Sucuğu o ülkede üretilmektedir. Daha önce de gösterdiğimiz gibi et fiyatlarında aramızda büyük farklar vardır. Sadece bu ürünü bizde üretilen kaliteli bir markayla kıyasladım.
  • Namet’in 379 TL olan 240 gramlık ürününü 454 gr ile eşleştirilmek üzere 717 TL olarak düzelttim.
  • Yerli malların ABD alışveriş tutarı 75.31 dolar, üretildikleri yer olan ülkemizdeki alışveriş tutarı karşılığı ise 86.73 dolardır.
  • Bu tespitlerden sonra hangi ilave maliyetlere rağmen bu şaşırtıcı sonuç çıkmıştır, ona da bakalım:
    • Yerli markalarımızın birçoğu ihracata gönderdikleri ürünlerde ABD standartlarına uygun içerik değişikliklerini ve kalite iyileştirmelerini de (maliyet unsurudur) muhtemelen ihmal etmemişlerdir.
    • Yerli mallarımızın okyanus ötesine yolculuğuna ait pahalı nakliye gideri ve yaklaşık 1 ay süren deniz yolundaki ilave stok maliyeti, yüksek gümrük masrafları, ABD’deki ithalatçı-toptancı kârları ve perakende fiyatlara eklenmiş vergiler bile gurbetteki raf fiyatlarını bizim fiyatlara yaklaştıramamıştır.
    • Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi bu benim için sürpriz değildir. Zira dünyada gıda enflasyonu düşerken ve aksine bizde yükselirken; eğer gıda kategorisinde ihracatımız devam edebiliyorsa, mutlaka o piyasalara uyum göstermek açısından daha düşük fiyat seviyesi uygulanmak zorundadır. İşte yaşanan budur. Peki buna rağmen bu markalar kârsız mı kalmışlardır !?

Bir müddet önce de belirttiğim; Antalya’daki bir otelin Türk vatandaşına yabancı turistten daha yüksek tarife uygulamakta ısrar etmesi ve bunu milliyet farkına bağlaması para cezası almasına sebep olmuştu. Oysa yıllardır ve halen de o farklı tarife uygulanmakta ve herkes tarafından da bilinmektedir. İlgili Bakanlığın kestiği ceza; yerli müşteriden fazla para talep edildiği için değil, ‘milliyet farkı’ gibi bir ırkçı söylem kullanıldığı içindir.

Dolayısıyla bizim market fiyatları kıyaslamasında gördüğümüz de benzer bir durumdur ve artık bu da bilinmeyen bir şey olarak kalmayacaktır.

Buradaki bir başka şaşırtıcı durum da; ABD’de yaşayan vatandaşlarımızın en düşük 2400 dolar maaşla (79.000 TL karşılığı) memleket hasretini buradaki emekli babadan veya asgari ücretli kardeşten daha ucuza giderebildikleridir.

Sonuç olarak; ABD’de yaşayan Türk vatandaşları kendi ürünlerimizi bize göre daha ucuza alsalar da o piyasaya göre bu fiyat düzeyi normal seviyededir. Kaldı ki bu gerçeği diğer küresel markalı ürünlerde de görüyoruz zaten…

Acaba dünyada bizden başka kendi ürettiği ürünü daha pahalıya tüketen başka bir ülke var mıdır? Eğer yoksa bu kadarı da biraz fazla olmuyor mu?

Hani Antalya’da 5 lira olan domates İstanbul’da 25 lira olunca şaşırmıyoruz da, her şeyi kolayca 800 kilometrelik nakliyeye ve mazota bağlıyoruz ya; aradaki mesafe 10 bin kilometre olunca benzer durum neden gerçekleşmiyor acaba?

İşte esas kafa yorulması gereken durum budur…

Defalarca “Ortada sadece maliyet enflasyonu yok, kâr enflasyonu da var” demem bundandır. Ülkemizde üretim ayağından başlayan fiyatlandırma karmaşası sürüyor. Önümüzdeki haftalarda sırasıyla ekmek ve simit olayını gündeme getirince bunun nasıl gerçekleştiğini daha kolay anlaşılır kılacağım.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (15)

Ercüment Tunçalp

Fiyat kıyaslamalarımızın bu bölümünde misafir olacağımız ülke Macaristan

Budapeşte’de yaşayan sevgili kardeşim Mustafa Kalkandelen’e bir market alışverişi yaparak fiyatlar almasını rica etmiştim, o da bu zahmete gönüllü olarak katlanmış oldu. Kendisine teşekkürlerimi yolluyorum.

Ayrıca geçmişte Metro Cash&Carry Polonya ve Macaristan operasyonlarını yönettiği için Avrupa’nın o bölgesi hakkında her türlü sektörel bilgiye sahip olma avantajını da değerlendirmek istedim. Bu bakımdan bugünkü yazımda onun emeği benden daha fazladır.

Başlarken ilk gerçeğin altını çizelim; yüzde 70’i geçen resmi enflasyonumuz ile en yüksek orana sahip Avrupa ülkesiyiz. Bizden sonraki en yüksek oran tek haneli enflasyona sahip Romanya’dır (%6,6). O ülkeyle fiyat kıyaslamasını daha önce yapmıştık.

Macaristan ise Mayıs ayında yıllık bazdaki yüzde 4 enflasyonu ile bizim aylık enflasyonumuzu yaşıyor. Ve buna rağmen kendi halkı da mevcut durumdan hayli şikayetçi gözüküyor. Peki o zaman neden kıyaslama yapıyoruz?

Zira Romanya ve Macaristan ile kıyaslama yapmazsak diğer ülkelere hiç sıra gelmez de onun için…

Belki bu tabloda tüketici dayanma gücünün ve acı eşiğinin bizde ne kadar yüksek olduğunu göstermek gibi hayırlı bir işe de vesile oluyoruz.

  • İlişik listede görüleceği üzere 11 Haziran 2024 tarihinde Budapeşte’de Aldi’den alınan fiyatlarla, Türkiye’deki Carrefour fiyatlarını kıyasladık.
  • Aynı tarihte dikkate aldığımız kurlar; 1 Euro= 386 Macar forinti, 1 Euro= 35 TL, 1 TL= 11,34 Macar forinti şeklindeydi.
  • Gelir ve gideri 1 birim üzerinden karşılaştırmak gerekse de biraz daha kolay anlaşılabilmesi için listedeki 1. sütunda Macaristan fiyatlarını, 2. sütunda Macaristan fiyatlarının TL karşılığını, 3. sütunda ise Türkiye fiyatlarını gösterdik.
  • Yine listenin sonunda görüleceği üzere, Macaristan alışverişi 120 euro, Türkiye alışverişi 154 euro tutmuştur. Bu tablo bundan önceki ABD kıyaslamasına da çok benzemektedir. Yani iki ülke karşısında da döviz bazında daha pahalıyız.
  • Benzemeyen kısmı ise gelir tarafıdır. Macaristan’da asgari ücretli yok denecek kadar azdır. Bu bakımdan en düşük ücret olarak dikkate aldığımız 1200 euro (463.200 Macar forinti) ABD asgari ücretinin yarısıdır ama yine de Türkiye rakamının 2,5 katına yakındır. İşte sonucu bizim açımızdan trajik yapan da burasıdır.
  • Türkiye’de asgari ücret 17.002 TL olup, 486 euro ya denk gelmektedir. Yani euro bazında 2,5 kat fazla gelire sahip olan Macar vatandaşı, yine euro bazında yüzde 22 eksik maliyetle alışverişini yapabilmektedir.
  • Macar vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 10’u ile yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz gelirinin yüzde 32’si ile yapabiliyor. Başka bir ifade ile bizim çalışanımız bu alışverişi ayda 3 defa yapabilirken, Macar çalışan aynı alışverişi ayda 10 defa yapabilmektedir.
  • Her iki ülke vatandaşının gelirini de harcamasını da bir birim üzerinden karşılaştırırsak; geliri 27 kat fazla çıkan Macar vatandaşının harcaması ise sadece 9 kat fazla çıkıyor.
  • Eğer her iki tarafın gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi; bizdeki alışverişin tutarı 5.387 TL yerine 1.700 TL çıkmalıydı. Veya bu alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 17.002 TL yerine 52.254 TL olmalıydı.
  • Listede görüleceği üzere 33 üründen 24 adedi döviz bazında ülkemizde daha pahalıdır. Üstelik bazı ürünlerde aramızda oldukça da büyük farklar vardır. Örneğin et ve süt fiyatlarında yüzde 40-50 arası pahalıyız. Taze kaşar peynirde yüzde 150, tereyağında yüzde 75, ayçiçeği yağında yüzde 110, dondurulmuş patateste yüzde 90, şekerde yüzde 43, unda yüzde 150, Suda yüzde 90, birada yüzde 100 pahalıyız.

Sonuç olarak; Macaristan’da birçok temel ürün kategorisinde yüzde 27 KDV uygulanmaktadır. Eğer KDV’siz net fiyatlar üzerinden kıyaslama yapsaydık (bunu aramızda tartıştık), iki ülke arasındaki fark daha da açılırdı. Sonunda o listeler de hazır olmasına rağmen bilgi notu olarak aktarmaya karar verdik.

İki sene önce de “Macaristan’da enflasyonla mücadele” konusunu tesadüfen gündeme getirmemiştik. Zira bizimle kıyaslanamayacak kadar küçük problemi nasıl zamanında çözdüklerini görmüştük. Bizde ise vatandaşın geçim sıkıntısı her geçen gün daha da artarak devam ediyor. Herhalde bu kıyaslama sonucunu Macar halkı görse kendi durumlarına şükrederek uzun süre sessiz kalırlardı.

Gelinen bu noktada; fiyatlar genel seviyesi bütün önemli ülkelerden yüksek olan, gelir düzeyi ise bütün önemli ülkelerden düşük kalan bir ülkenin, Satın Alma Gücü Paritesine (SAGP) göre kişi başı gelirini diğer ülkelerle farkı kapatacak şekilde yüksek göstermek insan aklıyla alay etmek demektir.

Bunun nasıl yapıldığına da bakalım…

IMF veri setinde; Türkiye’nin 2023 yılı kişi başına düşen milli geliri 12.849 dolar (TÜİK’e göre 13.110 dolar) gözükürken, dünyada bu kişi başı gelirle 72. sırada olduğumuz duyuruluyor. İşte bize 24 sıra atlatacak illüzyon da buradan itibaren başlıyor. IMF’nin SAGP’ye göre hesaplamasında; Türkiye’nin 2023 yılına ait kişi başına milli geliri 42.063 dolar çıkıyor ve 52. sıradaki yerini koruyor. Hatta 2024 yılı tahminlerinde; cari fiyatlarla 12.765 dolarla 75. sıraya gerileyeceğimiz öngörülürken, SAGP’ye göre 43.921 dolarla 51. sıraya yükseleceğimiz müjdeleniyor.

Üretilen en garip sonucu ise en sona bıraktım. Cari fiyatlarla ABD kişi başı geliri 80.412 dolar iken ve 13.110 dolarlık Türkiye’nin 6 katı iken, SAGP devreye girince; aradaki fark 2 katın altına düşüyor (80.412/42.063= 1,9). Sadece fiyat düzeylerinin kıyaslanmasından (o hesabın doğruluğu da tartışılır) Türkiye lehine bir sonuç çıkarılıyor.

Fiili gelir düzeyi ile güncel fiyat düzeyi ayrılmaz bir bütündür. Bunlardan sadece fiyat düzeyini ele alıp, oradan satın alma gücü yaratmak; küresel güçlerin gelişmekte olan ülkelere dönük planladıkları, ‘kendilerini olduğundan iyi hissettirme’ye dönük bir taktik uygulamadır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER