Rauf Arditti
Yumuşak güç – Türkiye ne durumda
Joseph Nye Jr Harvard Üniversitesinde bir profesör. 1990 yılında Foreign Policy dergisinde kaleme aldığı “Yumuşak Güç’’ makalesi uluslararası ilişkiler alanında çığır açan bir kavram oluşturdu. Eğer ‘sert güç’: Askere, silaha başvurmayı veya para gücü ile bir ülke yönetiminin ‘ikna’ edilmesini öngörüyorsa; yumuşak güç: Kültürü, cazibesi, iş yapma ahlak ve disiplini, eğitim düzeyinin yüksekliği, teknoloji ve sanat evreni sayesinde dost ülkeleri ve onların vatandaşlarını yönlendirme yeteneğine işaret ediyor.
Merhum Turgut Özal ve ardından Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan bu kavramın nelere kadir olduğunu çok iyi bilen siyasetçiler. Uzun yıllar boyunca Türkiye’yi bir ‘cazibe merkezi’ yapmak için büyük uğraşlar verdiler. Özellikle Orta Doğu ve Kuzeydeki komşularımızın vatandaşları için gayrimenkul alımında, tatil geçirmede, iş yapmada ‘tercih edilen’ ülke olmasını arzu ettiler.
Özellikle Turgut Özal beni heyecanlandıran bir liderdi.
Türkiye’nin parlak geleceğine inandığım 2004 yılında ben de bu konuda bir kitap yazdım: “Açıl Ufkum Açıl: Özel Bankacılık Merkezi Olarak İstanbul’’. Tüm yakın coğrafyadan bireysel yatırım hizmetleri sunumunda İstanbul’un cazibesini koruması için bankacılık sistemimizin dünya çapında yatırım bilgileri ile donanmış bankacılara ihtiyacı olacağını öngörmüştüm. Bu sayede İstanbul, bu bölgenin ‘’Özel Bankacılık Merkezi’’ olmasına adaydı.
Burada parası olan, hesap açan ve güvenen tasarruf sahiplerinin (Arap, Rus fark etmez) iş yapmak, gezmek, ev satın almak, hatta çocuklarını eğitmek için Türkiye’yi tercih etmelerinin ancak hukuksal ve finansal güven ortamında sağlanacağını yazmıştım.
2011 yılına kadar kısmen gerçekleşiyordu tahminlerimiz. Ne yazık ki 2012 ve özellikle 2013’ten bu yana Türkiye’nin yumuşak gücü azaldı, erimeye devam ediyor.
Yumuşak Güç için yayımlanan en son araştırma (*), stratejik konumlandırma danışmanı Portland ve Facebook tarafından yapıldı. Her ne kadar bu kavram ilk olarak akademik makalelerde dile getirildi ise de giderek ülke yönetimlerinin ciddiyetle ele alması gereği ortaya çıkıyor.
Özellikle son on yılda, bir yandan küresel bakışta ‘ağ’ların önemli güç haline gelmeleri, öte yandan (bağlantılı olarak) dijitalleşme, olayları giderek online ortamda yansıtmaktadır.
Ağlar kısa veya orta süreli olabilir, fakat oluşmaları ve taraftar kazanmaları baş döndürücü hızla gerçekleşiyor. Giderek ana akım medyadan (özellikle sansürden çekinenler için) sanal ortama doğru güven akışı hızlanıyor. Ağları takip etmek, okumak ve yazmak tamamen ‘gönül’ işi olduğundan hükümetlerin kontrollerinin zayıflamasına yol açıyor.
Bir başka tabirle resmi propaganda artık ikna edici olmaktan çıkıyor.
Araştırmayı oluşturan faktörler ve her kategoride önde gelen 5 ülke şöyle sıralanıyor:
• Girişimcilik – 1) İsviçre, 2) Singapur, 3) Japonya, 4) İsveç, 5) Finlandiya.
• Kültür – 1) ABD, 2) İngiltere, 3) Fransa, 4) Almanya, 5) Avustralya.
• Dijital İnovasyon – 1) ABD, 2) İngiltere, 3) Fransa, 4) İsrail, 5) Avustralya.
• Devlet (Demokrasi, İnsan Hakları, Özgürlük) – 1) İsviçre, 2) Norveç, 3) İsveç, 4) Hollanda, 5) Danimarka.
• Uluslararası Bağlantılar – 1) Fransa, 2) İngiltere, 3) Almanya, 4) ABD, 5) İtalya.
• Yüksek Eğitim – 1) ABD, 2) İngiltere, 3) Kanada, 4) Japonya, 5) Almanya.
Sonuçta tüm faktörler ağırlıklı olarak değerlendirildiğinde Yumuşak Güç bakımından dünyanın önde gelen ülkeleri:
1. İngiltere – 75,61 puan – BBC televizyonu, Cambridge ve Oxford gibi üniversiteler, Burberrys ve diğer önemli markalar, Beatles ve müzik, dünya çapında yardım kurumları (Oxfam vb).
2. Almanya – 73,89 puan – Avrupa’nın siyasal motoru, otomotiv mühendisliği, yeni başkent olarak Berlin ve filarmoni orkestrası, futbol ve diğer sporlarda başa oynama.
3. Amerika Birleşik Devletleri – 73,68 puan – Üniversitelerinin cazibesi, sineması, internet şirketleri, inovasyon azmi… hepsi mükemmel. Fakat objektif kıstasların dışında, sübjektif ‘oylama’ faktöründe geride kalıyor.
4. Fransa – 73,64 – Yemek ve şarap kalitesiyle, edebiyat ve sanatıyla, Paris’in cazibesiyle, sporculuğuyla…
5. Kanada – 71,71 – Yüksek nitelikte nüfus, geniş topraklar ve doğal ortam, sömürge geçmişi olmaması.
Bu sıralamada Türkiye 30 ülke arasında 28’nci. 42,55 puanla Meksika ve Çin’in (sonuncu) önünde.
Yükselen ülkeler: İrlanda, Yeni Zelanda, Güney Kore ve Brezilya.
İlk değerlendirme araştırması olduğundan bundan sonrakileri beklemekte ve kıyaslamakta yarar var.
Her halde Yumuşak Gücün önemi giderek yükseliyor.
(*) http://softpower30.portland-communications.com/pdfs/the_soft_power_30.pdf
Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Eylül 2015 – 79. sayısında yayınlanmıştır.
Rauf Arditti
Komplo teorilerine inananlar ile dolandırıcılık kurbanları aynı grupta
Eskilerden iki dolandırıcılık örneği:
- Batı Afrika’nın küçük ülkelerinden Sierra Leone’den bir mesaj gelir: “1000 adet elektronik teraziye acilen ihtiyacımız var. Hemen gönderebilir misiniz? ABD bankası üzerine keşide edilmiş çekle ödemeye hazırız”. 5 milyonu bulmayan nüfusu (o tarihlerde) ve gelişmemiş perakendeciliği ile bir defada 75 milyonluk Türkiye’den daha fazla elektronik terazi isteği şüpheye yol açar. “Numune olarak 10 adet gönderelim, çeki önceden görelim” deriz. Çek gelir: Bir Kuzey Karolina bankası tarafından hazırlanmış görünümü veren kabartma imzalı gerçek banka çeki! Türkiye’de Bankamıza ibraz eder ve “bu çek karşılığında hesabımıza, bize rücu edilmeden, ödeme yapar mısınız?” diye yazarız. Bankadan güvence alarak terazileri ihraç eder ve çeki bankaya veririz. Tutar hesabımızdadır. 2 ay sonra çekin karşılıksız olduğu New York’daki clearing banka tarafından haber verilir, Bankamız bizden iade edilmesini istediğinde, kendilerinin verdiği teminat bizi kurtarır.
Çeki hazırlayan taraflar, Türkiye – New York — Kuzey Karolina arasındaki çek yolculuğunun yavaş olmasından yararlanarak yüzlerce Türk firmasını dolandırır. Çoğu önceden bankalarından teminat almadıklarından meblağı iade etmeye mecbur olurlar.
- İngiltere’de saygın başlıklı, Ortaçağ antetli, itibarlı isimli bir firmadan mektup gelir: “Papalık ile çok sıkı ilişkilere sahip olan ortaklarımız sayesinde onların fonlarından 10 milyon USD kredi vermeye hazırız.” Papalığın parası sizde ne arar? “Gizli olduğundan normal bankalar yerine bizi tercih ettiler” diye yanıt gelir. İlişki kurulduğunda, bir süre sonra “Almanya’daki şu hesaba $ 50,000 yatırdığınızda hemen para hesabınıza geçecektir.” 50.000’i, bir 40.000 daha, bir de 15.000 $ takip eder. Dolandırıldığınızı fark ettiğinizde paralar gitmiş, iş bitmiştir.
Bu klasik finansal numaralar ‘80 ve ‘90’larda çok revaçtaydı. Yüzlerce firma dolandırıldı, bazıları Avrupa’da veya Afrika’nın ücra köşelerinde haftalarca kalıp sorumluları bulmaya çalıştılar. Hepsi nafile!
Bugünün ‘meslek erbabı’ saf kişisel yatırımcıları tercih ediyorlar, herhalde iş insanları artık tecrübe kazandıklarından veya kamu bankalarından daha kolay (!) kredi bulduklarından.
Tosuncuk, Thodex… Neden bu işler yurt dışına göre Türkiye’de daha yaygın? Yalnız finansal okuryazarlığımızın daha düşük olmasından mı kaynaklanıyor?
Komplo teorilerini kabul etmeye daha yatkın bir halkımız var. Baştakiler 70 yıllık müttefik ve TSK’in yüksek oranda envanterini sağlayan Amerika’yı “başdüşman” ilan ederken, TL’in düşmesinin nedeni olarak Londra’da “faiz lobisini” gösterirken sade vatandaşın da “demek bizim bilmediğimiz birşeyler var” demesi normal.
Bilmediklerini ona gösterecek, öğretecek birileri çıkarsa, özellikle de dost ve akrabaları kısa bir süre içinde oradan para kazandılarsa fazla araştırmaya gerek yoktur. Bağımsız sorgulamaya ulus olarak pek alışık olmadığımızdan hatta bu düşünce tarzı resmen caydırıldığından, ötesi özgüven eksikliğimizden sürü misali takip etmeye hazırız.
Dolandırıcılık ifşa edildiğinde dahi “Ya dayak yememiş, ya sayı bilmiyor” misali rakamların sorgulanması zayıf. “2 milyar dolar” ile kaçtığı iddia edilen kişi bu paraları nereye saklayacak? 100 dolarlık kupürler olsa toplam 1250 m3’den 14 kamyon dolusu nakit eder. Bugün herhangi bir bankaya 1000 $ nakit ile gittiğinizde seksen soru soruyorlar “kaynağı nedir?”diye.
200 milyon $ (1,6 milyar TL) deselerdi daha makul idi. Anaparası o kadar olmalı, kripto ile 10 kez yükselmiş halinden bahsediyorlar, herhalde.
Skandali yazan muhabirler dahi “komplo teorilerine” kurban gitmişler sanki…
Bu yazı son açıklanan “kaybolan para 100 milyon dolardır” haberinden önce kaleme alınmıştır.
Rauf Arditti
Türkler yurtdışında düşman mı sayılır, dost mu?
Son yıllarda ve özellikle son aylarda giderek Türkiye ve Türklerin yurtdışında dostunun olmadığı, genelde düşmanca davranıldığı ve bu topraklarda yaşayanlara uluslararası çapta olumsuz bakıldığı bizlere aşılanmaktadır.
Doğru mu, öyle ise ne kadar doğru?
Değerlendirmelerim 50 yıllık seyahat deneyimlerime, Batı’da ve Uzak Doğu’da kişisel temaslarıma, iş dünyasından tanıklıklarıma ve ömrüm boyunca Türkiye (ve Osmanlı) üzerine okuduğum yüzlerce kitap ve onbinlerce makalenin bende bıraktığı izlenimleri içerir.
İtalya’da ‘’Mama, li Turchi!’’ (Anne, Türkler geliyor!) Osmanlı donanmasının Güney İtalya’da 16 ve 17. yüzyıllarda işgal ettiği kentlerde yapılan katliamlara atıfta bulunan ve çocukları korkutan bir deyimdi. Fakat Cumhuriyet ile birlikte İtalya’nın Türkiye’yi bir nevi ‘’Akdeniz kardeşliği’’ kapsamında görmesi, önemli sanayi yatırımları (Fiat vb), Türkçe’de İtalyanca’dan kaynaklanan sözcüklerin çokluğu (sigorta, kambiyo, …) ve bir turizm ülkesi olarak benimsemesi, iki halk arasındaki dostluk ilişkilerinin gücünü saptamıştır. OLUMLU.
Fransızların Türklere bakışı tarih boyunca olumludan, son yıllarda giderek olumsuzluğa doğru yol almaktadır. 1525’de Kanuni ile 1. François arasındaki mektup teatisi, 19. YY’de Kırım’da Osmanlı askerleri ile Fransızlar’ın ortak savaşlarına varmış, Sevr Anlaşması ile ilişkiler bozulmakla birlikte Cumhuriyet ile yeniden canlanmış ve NATO bünyesinde müttefik olmuşlardır. Tanzimat reformlarının ve Atatürk devrimlerinin büyük çapta Fransa’dan ilham alması, Türkiye’de 1950’lere kadar en önemli yabancı bilgi ve yasa kaynaklarının Fransızca olması ve ülkede en önemli otomotiv ve perakende yatırımlarının Paris’den yönlendirilmesi ilişkilerin sıcaklığına kanıttır. Yalnız Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini Sarkozy’nin engellemesi, Macron’un Fransa’da yaşayan Müslümanların laik sistemi sıkıca benimsemeleri gereğinin Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından onaylanmaması ve Akdeniz’de rekabet iki ülkeyi birbirlerinden soğutmuştur. Fransa’nın Türkiye’de yeni yatırımlar için iştahı yoktur. ÇEKİMSER.
Almanya, uzun süre Osmanlı ile müttefik olmasının ötesinde Hitler yasalarına göre dahi Türklerin ‘’untermenschen’’ (alt ırk) addedilmemeleri Alman toplumunun bakışını özetler. 1960’larda Gastarbaiter döneminde Anadolu’dan göçedenlerin Balkanlar’a kıyasla tercih edilmeleri, çalışkanlıkları ve mütevazi yaşamları, Türkiye’de hayat kuran Almanlar iki ülke arasındaki dostluğu bugünlere taşımış ve Avrupa’da bize en yakın ulus ünvanını almıştır. BioNTech kurucuları Özlem Türeci ve Uğur Şahin’in Liyakat Nişanı’nı hak etmeleri de sempati hanesine yazılmalıdır. OLUMLU’yu korumaya çalışıyorlar.
İngiltere, Filistin ve Çanakkale dışında Türkler’le genelde karşı karşıya gelmemiş, aksine tarih boyunca Osmanlı’yı desteklemiş ve yakınlarda Kore’de ve Afganistan’da omuz omuza savaşanlar olarak Türkiye’ye Avrupa’da en yakın duranlar arasındadır. Göç edenlerin genelde meslek sahibi olmaları, Londra’nın finans merkezi olarak İstanbul ile ilişkileri, Boris’in Türk ecdadı iki ülkenin dostluğunu pekiştirmiştir. Uzaktan OLUMLU.
A.B.D. Türk diasporasının en eğitimli, en girişimci kesimini yansıtır. İki silahlı kuvvet arasındaki sıkı işbirliği ve Kore Savaşı, Amerikan üniversitelerinden yetişenlerin Türkiye iş dünyası ve siyasetteki güçleri, Ortadoğu’da zaman zaman beliren aykırılıklara rağmen ittifaklarını tamamen zedelememiştir. Yalnız Amerikalılar’ın Türkiye’ye genelde olumlu bakışı, Türklerin aynı olumluğu onlara göstermesine imkan vermemiş ve ABD’nin Türk kamuoyunda, Ankara’nın da dürtmesiyle, “faili meçhul”ler kategorisinde yer almasına yol açmıştır. HALKINA OLUMLU, hükümete olumsuz.
Ruslar, Türkiye’ye hislerle değil, maddiyatla bakarlar. Domates ve güneş varsa ne ala, yoksa tarihsel hasımlık yakın dönemde kendini işlemsel süreçlere terk etmiştir. Anti-roket sistemi ve doğal gaz verelim fakat finans desteği istemeyin bizden. Türklerin kuzey komşularına muhabbet düzeyleri oralara göndermedikleri üniversite çağındaki gençlerinden bellidir. ÇEKİMSER.
Arap ülkeleri, hala affetmediler Atatürk’ü; Hilafet’in ilgasından dolayı. Çöldeki rüzgar gibi sık sık dost/düşman olma halleri devam eder. Türkler pek sevmezler Arapları ama ‘Ne yapalım, para onlarda idare etmeliyiz’ derler. Araplar’ın Türkiye’ye bakışları da hala Osmanlı hükümranlığının etkilerini taşır. OLUMSUZca.
İsrail, Türkiye için önemli ülkedir ama diploması olarak değil de iç siyasette koz bakımından. İsrailliler Müslüman alemde kendilerine en yakın buldukları Türklerden AKP yüzünden son yıllarda soğudular fakat ticaret hararetini koruyor. Tel Aviv’de “Turko” sözcüğüne muhakkak gülümseme ile onay verilir, tüm sıkıntılara rağmen. OLUMLUYDU, şimdi ÇEKİMSER.
Japonya ve Kore, kahramanlık ve tarihsel güç olarak bakar Türkiye’ye. Ufuklarında pek Türk yoktur ama bilinç altında olumsuzluk yatmaz. ÇEKİMSER.
Kısaca Türkiye ve Türklerin düşmanları az, dostları fazladır. Ülkeyi ziyarete gelenlerin büyük çoğunluğu üzerinde olumlu iz kalır, konukseverlik ve sofranın paylaşılması bakımından. Çoğu da üzülüyor bu kadar zenginlik içeren bir ülkenin neden bu kadar fakirlik yarattığına.
Rauf Arditti
Boğaziçi’nin kabusu, Türkiye’yi tökezletir
Ben bir ‘’Boğaziçi’’liyim. 1969’da makine mühendisi olarak Robert Kolej Yüksek Okulu’ndan (Boğaziçi Üniversitesi’nin üzerine bina edildiği 160 yıllık temel) mezun oldum. Bitirdiğimde ömrümün yarısından fazlasını (13 yıl – İngilizce hazırlık, ortaokul, lise, yüksek okul) orada geçirmiş, eğitim görmüş, arkadaşlar edinmiş, yetenek kazanmış, dünya görüşüm şekillenmişti.
Okulumuzda veri enjeksiyonu yoktu. Öğrenirdik ama ezberlemezdik. Daha ortaokul ve lise yıllarında dahi hocalarımız (özellikle matematik, fizik ve kimya) sınavlara kitaplarla girmemize ve açıp bakmamıza izin verirlerdi. İmtihanlar formül hatırlamaya değil, soruları öğrendiklerimizle çözmeye yönelikti. Sanki bilgiye kolayca ulaşılabilen internetin geleceği 1960’larda öngörülmüştü.
Okulumuzda sosyal etkinliklere, meraklara ve spora neredeyse dersler kadar önem verilirdi. Yalnız ‘hafız’ lakabıyla bilinen kuru bilgili kişi yetiştirme yerine, daha çaplı karakter geliştirme, dostluklar kurma, çevremizi geniş açıdan değerlendirme gibi yetiler ön plandaydı.
Okulumuzda eğitmenler (Amerikalı veya Türk) ile öğrenciler arasında korku ve mesafe yerine birbirimizden öğrenme ve saygılı arkadaşlık kurulması amaçlanırdı. Bizden daha deneyimlilerden, dünyayı gezmiş olanlardan ve sonuçta daha bilgili olanlardan dersler dışında da yararlanıyor ve ufkumuzu açıyorduk.
Tüm bu ortam ve gelişme sürecinde İngilizce’ye bihakkın hakim olmuş, yanında ikinci (Fransızca veya Almanca) bir dilde de meramımızı anlatacak düzeye gelmiştik.
Varsa, farklılıklarımızın yoksulluk ve düşmanlığa değil, zenginlik ve dostluğa yol açtığını da keşfetmiştik, yıllar içerisinde.
Bu güzide okulun geleceği tehdit altında. Yukarıdan atamaların dahi karşılıklı anlayış ve kabul görmesi gerektiği bu hassas dönemde Boğaziçi’nin başına getirilen rektörü üniversite bünyesi, öğrencileri, öğretim üyeleri kabul etmiyorlar. Boğaziçi şu anda ‘kabus’ görüyor. Bu tutum devam eder ve kurumun esas gücü olan özerkliği ve özgür ruhu yok olursa, yetenekli öğrenciler yabancı ülkelerin eğitim kurumlarına yönelir ve Türkiye’ye dönüş yapmamaları riski yükselir.
Boğaziçi neden ülkenin geleceği ve kalkınması için bu kadar önemli?
Türkiye’nin istihdam sağlaması ve halkının mutluluğu için yatırıma gereksinimi var, özellikle sanayi ve hizmetlerde inovatif olanlara. Bu yatırımlar 3 kaynaktan gelebilir:
- Yerli özel sektör,
- Uluslararası özel sektör,
- Devlet.
Kamunun finans imkanları başka ihtiyaçlara cevap verdiğinden, yerli sermayenin de kısıtlı durumundan dolayı göre ülke, gelecek onyıllarında uluslararası sermayeye giderek daha fazla çağrı yapacaktır.
Uluslararası sermaye güven arar. Boğaziçi mezunları geçmiş yıllarda Avrupa, Amerika ve Asyalı’nın düşünce tarzına ve teknolojisine uyumları ile tanındıkları gibi yatırımları iyi yönetecek kadrolar da oluşturdular. Onları yetiştiren üniversitelerine haklı itibar kazandırdılar.
Dünyayı tanımak, dostluklar kurmak ve yabancı yatırımcıları harekete geçirmek ‘’yerli ve milli olmamak’’ değildir. Aksine Türkiye’yi sevmek, yüceltmek ve zenginleştirmektir.
Bu kurumun yetiştirdiği bir yurttaş olarak ben de uluslararası sermayeyi Türkiye’yi tanımaya ve yatırıma çaba harcadım. 1980’lerde Japonlarla birlikte elektronik terazi (Digi) kavramını tüm ülkeye yaydım. 1990’larda gıda perakendeciliğine yönelik sanayi yatırımlarını özellikle Fransa’dan sağlamada katalizör görevi gördüm.
En gurur duyduğum proje şimdiki Carrefour’un ilk nüvelerinden Continent grubunu ülkede yatırım yapmaya ikna etmekti. Perakendecilikte birçok yerli elemanın yetişmesine ve bugün önemli görevlere gelmelerine vesile oldumsa ne mutlu bana…
Kurulduğu 1863’den bu yana ve özellikle Cumhuriyet’le birlikte çalışkan ve vatansever kadrolar yetiştiren Boğaziçi’nin başarılı sistemine dokunmayın, yazık olur.
Yetişmemde, girişimci ruhumda ve varsa Türkçe’ye hakimiyetimde Robert Kolej’in ve Boğaziçi’nin hocalarının katkılarını saygıyla anıyorum.
