Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Harcama davranışları üzerine…

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Nobel ödüllü ekonomist Milton Friedman, Tercih Özgürlüğü (Free to Choose) isimli kitabının 4. bölümünde dört tür harcamadan bahsediyordu.

Her gün çevremizde onlarcasını gördüğümüz ve duyduğumuz bu örneklerin, harcama şekillerine göre fiyat ve kalite seviyelerini nasıl değiştirdiğine ışık tutuyordu yazar…

Matrisin çoğunluğu temsil etmesi; değişik davranış biçimlerininin de araştırılmasına engel değildir. Nitekim süreç küresel anlamda devam ediyor.

  • Birinci harcama türünde; “kendi paranızı kendiniz için harcadığınızda, ‘fiyat ve kalite’ birlikte dikkate alınır” deniyordu. Bunu “en uygun fiyata en kalitelisini almak” diye de yorumlayabiliriz. Bu tez ekseriyeti yansıtsa da dünyanın her yerinde aynı sonucu veremiyor, özellikle de gelir seviyesi düşük coğrafyalarda

Zira kendisi için alışveriş edenin de gelir seviyesi kalite sınırlarını belirliyor. Bu bakımdan kısıtlı bütçeye sahip tüketicinin kaliteden taviz vererek daha da ucuz mal ve hizmeti kovaladığı sık gördüğümüz örneklerdendir.

Evet, fiyat-kalite birlikte dikkate alınır ama bu her zaman en kalitelisinin tercih edileceği anlamına gelmez. Örnek, konvansiyonel ürünün iki katı fiyata satılan organik ürünü yüzde 25 indirimle tercih etmeyecek çok sayıda tüketici olduğunu biliyoruz. Ve bu ürün kategorisinde yüksek fiyat sebebiyle hacim sınırlı kalıyor.

Dolayısıyla, “Fiyat önemli- kalite önemli” şablonu; her toplumda, her gelir grubunda ve her zaman bireyin kendi alışverişinde aynı şiddette karşılık bulmayabilir.

  • İkinci harcama türünde; “kendi paranızla başkaları için harcama yaparken, fiyat düşüklüğünün önemseneceği, kalitenin fazla önemsenmeyeceği” öngörülüyor. Buradaki hareket tarzının da istisnaları olduğunu, yaşadıklarımız bize gösteriyor. Alışverişin amacı, hediyenin muhatabı, harcama yapanın geliri, egosu ve alışkanlıkları gibi faktörler hareket tarzını şekillendiriyor.

İlk adımda bile; harcamanın yardım amaçlı mı, sosyal amaçlı mı, yoksa  yemleme amaçlı mı gerçekleşeceği kalite seviyesine yön veriyor

Bir kere her toplum harcama yaparken aynı refleksi gösteremeyeceği gibi toplum içindeki bireyler de farklı davranış sergileyebilirler.

Hediye alırken, karşısındakini şaşırtmak isteyenlerin pahalı hediye paketlerini nereye koyacağız?

Örneğin kişinin kendisi için yaptığı harcamada, önemli bir gömlek veya ayakkabı markası için kıyamadığı paraya başkası için nasıl kıydığını…

Veya 450-500 bin euroluk kol saatlerini…

Ayrıca oturduğu ev dahil bütün varlığını hayır kurumlarına bağışlayanları, genç  yaşlarda iken okul, cami, yurt yaptıranları da görmezden gelemeyiz.

Dolayısıyla; “Fiyat önemli- kalite önemsiz” şablonu da başkası için yapılan harcamalar için geneli yansıtmıyor.

  • Üçüncü harcama türünde; “başkasına ait parayı kendiniz için harcarken, fiyatın önemsenmeyeceği, hatta her şeyin pahalısının tercih edileceği” öngörülüyor. Bu da, “kişi kendisine ait olmayan parayı çok rahat harcayabilir” görüşüne dayandırılıyor. Ancak, çoğunluğun benzer durumda böyle hareket edebileceği kabul görse dahi, başkasının parasını da aynen kendi parası gibi titiz şekilde harcayan bir kesimi de yok sayamayız.

Zira, şirketin verdiği harcama limitini sonuna kadar harcayana da, yarıda bırakana da çok rastladık. Üstelik bu farkın ikinci tür davranışın sahibine artı değer olarak fazlasıyla geri döndüğünü de çok gördük.

Şirketin arabasıyla çukurlara rahat girip, kendi arabasıyla ‘karınca ezmez’ titizliği ile yola dikkat kesilenlerin izlendiği de bir başka gerçektir.

Özel sektör şirketlerinde bu farklı davranışlar çok yakından izlendiği gibi kariyer gelişiminde önemli rolü olduğunu rahatça söyleyebilirim.

Telefon, yemek, ikram, yakıt, malzeme fiyatları gibi harcamaların denetlendiğini  ve kıyaslandığını bilen profesyoneller, içlerinden gelse bile tercih ettikleri harcama davranışını kolay sergileyemezler.

Bu durumda; başkasına ait parayı veya eşyayı kendisi için kullananlar arasında, “fiyat önemsiz, kalite önemli” tarzı da her zaman her yerde her kişi için geçerli olamıyor.

  • Dördüncü harcama türünde; “başkasına ait parayı başkası için harcarken; fiyatta kalite de önemsenmez” görüşü belki de üzerinde en fazla mutabakat sağlanacak görüştür. Zira bunlar en sık rastladığımız sahnelerdir ve esasında örnek vermeyi bile gerektirmez. Çünkü tarih boyunca kamu harcamalarındaki israf ve verimsizlik konularında mutabakat vardır. Ve kalite önemsense bile maliyetin de aynı derecede önemsenmesini teşvik eden veya tersi durumda da denetim mekanizmasını işleten bir irade kolay rastlanan bir durum değildir.

Bu da kamu harcamalarında; israf, verimsizlik ve denetimin etkisizliği üzerinde bu harcama türü için görüş birliği sağlıyor.

Nakit akışının bozulması, borçlanmanın devamlı artması; vergiyi ödeyenin omuzlarında olduğuna, o da bunu fazla dert etmediğine göre matrisin bu aşaması daha uzun seneler gerçekliğini korur.

Bu matrisin dördüncü istasyonuna ulaşmak için sanki ara istasyonlar mecburen kullanılmış gibidir…

Dolayısıyla; “fiyat önemsenmez- kalite önemsenmez” tezi üzerinde küresel mutabakat sağlansa dahi bunun bile toplumlara göre derecesinin farketmediğini söyleyemeyiz.

Tüketici harcama davranışları çok karmaşık bir yapıya sahiptir. Gelir dağılımına, demografik yapıya, zamana ve mekana göre farklılıklar gösterir.

Belli bir şablona sığdırılamayacak kadar çeşitliliğe sahip olduğu da saha çalışmalarına ayrılan yüksek bütçelerden bellidir.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Kırmızı et meselesi…

Ercüment Tunçalp

‘İki ülkede iki alışveriş’ serisinin Almanya bölümü yayınlanınca, yazılı ve görsel medyada ilgi gördü. Kırmızı et konusundaki pahalılığımız artık bir küresel gerçekken, bazı yayın organlarında da “Almanya’da etin bizden ucuz olmadığı” dillendirildi. Elbette bu bir kıyaslama hatasından kaynaklanıyordu. Bilerek veya bilmeyerek yapıldığını tahmin etmem zor…

  • Almanya’daki değerli et fiyatlarını Türk kasaptan alıyorlar (20 euro), bizdeki Et ve Süt Kurumu’nun (ESK) kıyma ve kuşbaşı fiyatları ile karşılaştırıyorlar. Hangi yanlışı düzelteyim?
  • Market fiyatları market fiyatları ile kıyaslanır, kasapla market arasında değil!
  • Hayvanın değerli parçaları da birbirleriyle kıyaslanır. Şimdi onu da yapalım. Örneğin Almanya’daki 20 euro fiyatın karşısına bizim 1.800 (35 euro) ve 2.600 TL’lik (50 euro) antrikot fiyatlarımızı, 2.100 TL’lik (40 euro) kuzu pirzolası fiyatlarımızı mı koyalım? Bonfileden bahsetmiyorum bile…

Bakınız şimdiye kadar bu fiyatlardan hiç bahsetmemiştik. Sadece 1.000 TL’ye yaklaşan ve dar gelirli tüketiciyi ilgilendiren kısmına odaklanmıştık.

  • Almanya’daki aynı tezgahtan da örnek vereceğim. 12 Şubat 2026 tarihinde Aldi’de dana kıyma kg fiyatı 10,36 euro iken, organik dana gulaş kg fiyatı 19,98 euro‘dur. Bunda şaşılacak bir şey var mı?
  • ESK dana etini ağırlıkla ithal ediyor. Zaten biz de diyoruz ki, yurt dışında et daha ucuz. Bu bizim söylediğimizi teyit etmiyor mu?
  • Elbette kuraklık ve hayvan sayısının yüzde 2,7 azalması sebebiyle Almanya’da da kırmızı et fiyatlarında bir miktar artış var. Ancak bizdeki gibi ‘fırsatçı enflasyonu’nun da katkısıyla değil. Almanya Hayvancılık ve Et Üreticileri Birliği verilerine göre, genç dana etinin mezbaha kg fiyatı 7 euro’dur. Türkiye Ulusal Et Konseyi (UKON) verilerine göre de dana etinin mezbaha ortalama kg fiyatı 11,75 euro’ dur (606,24 TL). Oradaki artmış hali yukardadır. Bizim ise son 5 yılda karkas et fiyat artış oranımız yüzde 1443’dür.

Fiyatlar 4-02-2021’de 39.28 TL, 12-02-2026’da 606,34 TL idi…

Perakende fiyat artış oranları ise daha da yüksektir. Yani artışın hızı da farklıdır.

  • Enflasyonla mücadele topyekun olur. Oysa ülkemizde kırmızı et başta olmak üzere fahiş fiyat ve spekülatör gerçeği var. Dolayısıyla mutfaktaki yangını söndürmek ve kamu kurumlarına destek olmak üzere gerçek fotoğrafa ihtiyaç vardır.

Almanya yazımın ekindeki liste “De Almanya Günlüğüm” adlı youtuber tarafından mağaza içinden yapılan çekimden alınmıştır (Etiketler de dahil). Bununla da yetinmeyip, çok geniş araştırma yaparak, başka kaynaklardan da doğrulama imkanımız olmuştur. Birkaç örnek daha vereyim…

  • Berlin Tosun Kasap’tan 17 Ekim 2025 tarihinde alınan fiyatlar; dana gerdan 13,99 euro, süt dana eti (bir üst kalite) fiyatı 16,99 euro, kuzu kaburga 9,99 euro, kuzu kol 12,99 euro‘dur. Erkan Akbaş’ın 2 ay önce Aldi içinde yaptığı çekimde, 800 gr dana kıyma fiyatı 9,99 euro idi. Reşat Kına’nın 2026 yılında Aldi’den aldığı 500 gr dana eti fiyatı 6,49 euro idi. Yani bizim listedeki fiyatın 10 cent altı…

“Almancı tayfası” adlı youtuber 2 ay önce Augsburg’daki Türk kasabından aldığı fiyatları gösterdi. Dana kıyma 10,99 euro, kuzu kaburga 8,49 euro idi.

“Murat Bozdoğan-İsviçre” adlı bir yerel yayıncı, Almanya et piyasasına dair 2026 yılı başındaki değerlendirmesinde; dana kıyma için ortalama 8-10 euro, dana eti için ortalama 12-14 euro fiyatlar bildirmiştir. Önemli bir uyarı da yapmıştır. Yukardaki fiyatların piyasa ortalaması olduğunu, marketlerde kıyma ve kuşbaşı için daha uygun fiyatlar bulunduğunu da aktarmıştır.

  • 9 Şubat/14 Şubat 2026 tarihli Lidl kataloğunda XXL dana kıyma fiyatı 9,99 euro’dur. 19 Şubat/21 Şubat 2026 Lidl kataloğunda, XXL dana but fiyatı 8,99 euro’dur. Yukardaki bütün bilgilere YouTube üzerinden ulaşılabilir.

Sonuç olarak; bazı ulusal ve yerel zincirlerde başarılı ramazan indirimleri görsek bile yine de vatandaşın alım gücünü aşmaktadır. ESK’nın ithalat rakamı hem talebe yetmediği hem de düzenleyici rolü gerçekleşemediği için tüketiciye yansıması sınırlı kalmaktadır.

1990’lı yılların sonuna doğru EBK (yeni adı ESK), Gima’nın tek kırmızı et tedarikçisi idi. Özelleşme sonrası biz göreve gelince gördüğümüz manzara; her gün saat 11-12’de reyonların boş kaldığıydı. Bir özel sektör şirketinde kabul edilebilir bir durum olmadığından, sözleşmeyi feshetmiş, piyasadan tedarik yaparak biraz daha farklı fiyata ama sürekliliği sağlamıştık.

O zamandan bu zamana kadar elbette iyileşme oldu. Ancak dört gün önce Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, “Türkiye et ihtiyacının yüzde 90’ını kendi karşılıyor” dedi. Dolayısıyla buradan yüksek fiyat seviyesini dengeleyecek miktarda bir ithalat olmadığını anlıyoruz. Ve sorun da burada oluşuyor zaten…

Kaldı ki ithalat rakamının ve tedarik kaynaklarının, bunun yurt içi dağıtımının kime ve ne kadar yapıldığının açıklanması da gerekir ki; böylece satışa intikal etmeyen mallar veya öngörülen fiyata uymayan muhataplar sektör katılımcılarının da desteği ile daha iyi denetlenebilsin…

Yurt içinde ulaşamadığımız bu bilgilere, Amerika Tarım Bakanlığı (USDA) tarafından 20 Kasım 2025 günü yayınlanan ve Türkiye’nin hayvancılığını mercek altına alan raporundan öğreniyoruz. Raporda, “Türkiye’nin canlı hayvan ithalatında dünyada ikinci sırada olduğu” belirtilerek, “2026 yılında 450 bin baş sığır ithalatı ve 70 bin ton kırmızı et ithalatı yapılacağı” ileri sürülüyor. Aynı raporda; “Üreticilere göre, ESK ithal besi sığırlarını Türk üreticilere yüksek fiyata satmaktadır. Bu konuda ESK, fiyat farkının (aldıkları ve sattıkları arasındaki fark) ülkenin hayvancılık sektörünü iyileştirebilmek amacıyla olduğunu iddia etmektedir” deniyor. Eğer bu doğruysa canlı hayvan ithalatının fiyatları neden düşürmediği çok iyi anlaşılıyor. Direkt destek vermek yerine, dolaylı yolun neden tercih edildiği de merak konusu oluyor…

Raporun bir başka kısmında; “Türkiye 2010 yılından bu yana canlı hayvan ithalatı yoluyla hayvan varlığını artırmak ve sığır eti fiyatlarını düzenlemek için çaba göstermektedir. Ancak sığır eti fiyatları önemli ölçüde artmaya devam etmektedir” deniyor. Yani hem fotoğrafı çekmişler hem de doğal sonucunu açıklamışlar. Ali Ekber Yıldırım’a rapordan haberdar olmamızı sağladığı için teşekkür ederim.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ölçek ekonomisi

Ercüment Tunçalp

Ölçek ekonomisi, üretim hacmi büyüdükçe birim maliyetlerin düşürülmesi ve bunun sonucunda da rekabetçi fiyatlara ulaşarak verimliliğin artırılmasıdır.

Biraz daha açalım…

Sabit maliyetlerin, 1.000 ürün yerine 10.000 ürüne bölünmesi ile ölçek ekonomisinin avantajı görülebilir. Demek ki, buna yön veren birinci unsur sabit maliyetlerdir. Yani üretim hacmi ne olursa olsun (örneğin makine ve ekipman giderleri, ofis kirası, fabrika yatırımı veya kirası) sabit kalan maliyetlerdir. Değişken maliyetler ise üretim miktarı artışına paralel olarak artan (hammadde, işçilik gibi) maliyetlerdir. Buradaki en hassas nokta; sabit maliyetler payı yüksek olan işletmelerin birim maliyetlerini daha hızlı düşürebilme ve rekabette öne çıkabilme imkanları vardır. Bunun için şirketler yukardaki örnekte olduğu gibi üretim veya satış rakamlarını sürekli büyüterek bu avantajı sürdürmek isterler. Bu konuda hem ülkemiz hem de dünya şirketleri arasında büyük bir yarış vardır.

Ancak “büyük balığın küçük balığı kolay yiyeceği” tablo da ihtimal dahilindedir. Belki bu tanım biraz acımasız gelebilir ama gözde canlandırmak daha kolay olabileceği için tercih edilmiştir. Bu durum sadece büyük üreticiye değil, onun müşterisi durumundaki büyük perakendeciye de aynı avantajı sağlar. Örneğin Walmart ve Apple bileği kolay bükülemeyecek büyük balıklardan sadece ikisidir.

Kârlılığın artması ve işletmenin pazarda güçlü konuma ulaşması kısa vadede sonuç vermez. Zira sadece üretmek yetmez, bunu satışlara da yansıtmak uzun süreler alabilir. Kaldı ki bir şirket çok büyüdüğünde ve sadece ölçek ekonomisine sırtını dayayıp iş ortaklarına karşı daha agresif ve zorlayıcı olmaya başladığında ölçek ekonomisinin nimetlerinden tam olarak faydalanamaz. Yani büyümeyi sürdürürken ancak uzun ve orta vadede kârlı hale gelmek mümkündür. Tüketiciyi de fazla önemsemeden brüt kâr marjını artırmak aynı fasıldandır. Bu durumda sürecin getireceği sonuçla yetinmek yerine aceleci kâr hırsı ile büyüme de kesintiye uğrayabilir. Nitekim ülkemizde son yıllarda açtığı yeni şubelerden fazlasını kapatma kararı alan perakendeciler vardır.

Yönetimsel açıdan ölçek ekonomisinin hakkını verebilmek ve de karşılığını alabilmek; daha deneyimli ve daha yetenekli yöneticileri işe almakla mümkün olabilir. Yani her işletme benzer hacimlerde benzer sonuçlara ulaşamayabilirler.

Örneğin, yönetim kademesini garantiye aldıktan sonra verimli üretim tekniklerini kullanan; otomasyona, AR-GE’ye ağırlık veren, daha uygun hammadde tedariği yapan ve en önemlisi çalışan başına verimliliği artıran işletmeler birkaç adım öne geçerler. Bu şekilde üretim arttıkça maliyetleri daha hızlı azaltarak avantaj sağlarlar. Bunun adı pozitif ölçek ekonomisidir.

Yukarda da bahsettiğim gibi bir başka işletme ise aşırı büyümeye ayak uyduramaz; yönetim zorlukları, bozulan iletişim veya üretim hataları (fireler) ile maliyetlerin tekrar yükselmesine sebep olabilir. Buna da negatif ölçek ekonomisi diyoruz.

Ölçek ekonomisinde bir başka ayrım; içsel veya dışsal olması ile ilgilidir. İçsel ölçek ekonomisinde işletme kendi üretim hacmini artırdığında birim maliyeti düşer. Dışsal ölçek ekonomisinde ise işletme, içinde bulunduğu sektör veya kategoride satış payını artırdığında birim maliyeti düşer.

Büyük perakendeciler büyük kapasiteli satın almalarla ürünleri daha düşük fiyatlarla temin ederler. Bu avantajın bir kısmını tüketiciye sunar, bir kısmını da yeni yatırımlar için rezerv tutarlar. Böylece büyüme kesintiye uğramaz.

Yukarda da belirttiğim gibi kâr artışını ilk sıraya alan işletmeler ise fiyat rekabetinde geriye düşerler. Yani bu avantajı uzun sürelere yayamazlar…

Yıllar önce en büyük perakendeci için satın alma yaparken, bir transfer teklifi ile 1/3 kapasiteli başka bir perakendecide aynı işi üstlenmek durumunda kalmıştım.

Her iki tarafın da alım şartlarını bilmem sebebiyle tedarikçiler tarafında endişe hakim olmuştu. Oysa endişeye gerek yoktu, zira finansal gücü yüksek patronumuz şube sayısını hızla artırma kararı vermişti.

Ben de buna güvenerek tedarikçilerden normal iskontoların dışında, artacak değişik satış hedeflerine uygun oranlarda dönem primlerini sözleşme altına aldırmıştım. O hedeflerin tutulması hem tedarikçi hem de bizim kadrolara dinamizm getirdi ve çeşitli aktivitelerle imkanlarımızı geliştirmiş olduk.

Patronumuz bir İzmir merkezli zinciri de almaya karar verince, ön inceleme yapmak üzere üçüncü şirketin satın alma koşulları da önüme gelmişti. Gerçi ticaretin gizliliği kalmamıştı ama çıkarılacak çok ders olduğu tartışılmazdı.

Zira en iyi şartlarda alım yapan bu şirket, ölçek ekonomisinin hakkını veremeyen daha büyük perakendecileri, nakitin ve rekabetçi fiyatların gücü ile alım şartlarında geride bırakmıştı. Piyasada büyük perakendeciler üretim hacimlerine güvenerek ödeme sürelerini tek taraflı geciktirirken; bu şirket nakit ödemeyi artırarak büyük hacimlere ulaşmayı hedeflemişti. Netice de almıştı. Bu takdir edilmesi ve ders alınması gereken tüccarca bir yaklaşımdı

Sonuç olarak; ticaretin birçok unsuru vardır. Tedarikçinin bozulan nakit akışı ile ilgilenmeyen, sadece kâra odaklanan işletmelerin kötü sürprizlerle karşılaşması ve günün birinde negatif ölçek ekonomisinin mağduru olması kaçınılmazdır. O günden sonra hem perakendecinin hem de tedarikçinin nakit akışını en başa almamın sebebi bu tecrübedir…

Büyümek elbette fırsatlar yaratabilir. Ancak yanlış yönetildiğinde tehditler oluşabilir. Yukarda da belirttiğim gibi fırsatlara hızlı tepki verip kararlar almak hatadır. Uzun vadede işletme sağlığının sürdürülebilmesi en önemlisidir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyon sepeti ve akla takılan sorular

Ercüment Tunçalp

TÜİK her yılın başında fiyat derlenen yerleşim ve işyerleri ile her sene sayısı değişen sepetteki ürünleri ve grup ağırlıklarını güncelliyor. Açıklanmadığı için fiyatları ve fiyat alınan satış noktalarını ise göremiyoruz.

Öğrenebildiklerimiz; sepette bu yıl 428 madde ve 972 madde çeşidi bulunduğu ve aşağıda fikir yürüteceğimiz ağırlıklardır. Hepsi bu kadar…

Üzerinde en fazla konuşulan konuya hemen yazının başında açıklık getireyim.

Herkesin enflasyonu farklıdır ve her tüketici kendi enflasyonunu en doğru şekilde ölçebilir. Harcamasını en yoğun yaptığı kategorilerin payını yüksek tutarak…

Alışkanlık olduğu üzere her ay hesapladığım kendi enflasyonumla hem TÜİK sepeti ağırlıklarının hem de çıkan sonuçların benzerliği olmadığını rahatça söyleyebilirim. Peki gelir seviyesi daha düşük vatandaşlar için durum nedir?

Haliyle benden daha da fazla resmi enflasyondan uzak düşme ihtimalleri vardır. Oysa açıklanan sonuçların her kesim için bir ortak noktası olmalıdır.

  • Detaya girecek olursak; orta ve alt gelir grubunun harcamaları içindeki gıdanın ağırlığı yüzde 50’nin altında değildir. Peki o zaman enflasyon sepeti içindeki ‘gıda ve alkolsüz içecekler’ ağırlığının artırılması gerekmez miydi?

Mevcut haliyle bile bırakılmadı; yüzde 24,96’dan, yüzde 24,44’e indirildi.

Gıda grubunun lokomotifi olan kırmızı etin son 5 yıldaki fiyat artış oranı yüzde 1.400’dür (2021 Şubat/2026 Şubat UKON). Buna rağmen 2021 yılında gıdanın ağırlığı yüzde 25,94 iken, 2026 yılında yüzde 24,44’e düşmüştür. Elbette 1,5 puanlık düşüş anlaşılır gibi değildir. Ve bu sürekli düşüş nereye kadar devam edecektir?

  • Otomatik zam gören, ‘Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar’ harcama grubu ağırlığının yüzde 15,21’den yüzde 11,40’a düşürülmesi de önemli sorulardan biridir. Zira bir ürün grubu istisnasız nüfusun tamamını ilgilendiriyor ve gelir seviyesi düştükçe de harcamalar içindeki payı artıyorsa, o grup ağırlığının düşürülmesi (hem de 4 puan) şaşırtıcı olmaz mı?
  • Vergi güncellemeleri sebebiyle fiyatı en hızlı artan ‘Alkollü içecekler, tütün ve tütün ürünleri’ grubuna ait ağırlığın da yüzde 3,52’den yüzde 2,75’e düşürülmesi bir başka akla takılan sorudur.
  • Vatandaşın “önce sağlık” inanışı da buradaki değişiklik ile boşa çıkmış görünüyor. Sağlık ağırlığı yüzde 4,09’dan yüzde 2,79’a düşürülmüş. Oysa vatandaş bu ihtiyacı için para yetiştiremediğinden (sigortalı olanlar da dahil) şikayetçidir. Acaba bu sebepten olabilir mi?

Peki ağırlığı artırılan gruplar hangileri?

  • Nüfusumuzun en az yüzde 70’inin unuttuğu ‘Lokantalar ve konaklama hizmetleri’ ağırlığı yüzde 8,31’den yüzde 11,13’e çıkarılmış. Evet dışarda yeme içme, konaklama maliyeti yükseldi ama sadece buna bakarak; nüfus çoğunluğu için yok hükmünde olan bir harcama kaleminin (en azından emekli ve asgari ücretli için) payını artırmak isabetli sayılabilir mi?
  • Aynı şekilde ‘Eğlence, dinlence, spor ve kültür’ grubu için de rüzgar tersten esmiş. Haliyle yukardaki nedenlerden ötürü düşürülmesi gereken ağırlığın yüzde 3,36’dan yüzde 4,34’e çıkarılmış olmasının da bir izahı olmalı…
  • ‘Giyim ve ayakkabı’ grubunun iki tarafı da mutsuzdur. Satıcı satışların düşmesinden, tüketici ise bu gruba bütçesinde yer ayıramamaktan şikayetçi…

Gıda dışı gruplarda daralma yaşanırken ve sektör temsilcilerinin sıkıntıları ortadayken, bu grupta ne gibi bir itici güç ağırlığı yüzde 7,16’dan yüzde 7,90’a yükseltmiş olabilir?

  • Sepetten çıkan ve yerlerine giren bazı ürünlere de bakalım. Beni en fazla şaşırtan maddeyi en başa alayım. Halkın temel besin kaynağı olan simitin ilk kez listeye girebilmesi normal mi?
  • Önemli bir kesimin her gün kullandığı banliyö tren bileti listeden çıkartılmış.
  • Yine yaygın kullanımı olan tıraş malzemeleri çıkartılırken, termos sepete alınmış. Oysa hangisinin diğerinin onlarca katı olarak kullanıldığını söylemeye gerek var mı?
  • Listeye yeni giren banyo paspası sürekli alınan bir ürün değildir. Her sene 1 tane alınsa evlerde koyacak yer kalmaz.

Listeden çıkarılan gazete ve derginin yıllık toplam tirajı (360 milyon) eskiye göre düşüş gösterse de hem sürekliliği olması hem de her haneye (3 kişilik) yılda ortalama 13-14 adet girmesi kalıcı olmasını sağlamaz mıydı?

  • Bebe elbisesi listeye girmiş, çocuk elbisesi çıkmış. Doğumdan sonraki 2 yıl bebeklik, 3-11 yaş arası da çocukluk dönemi olarak kabul edilir. Yani 2 yıllık ihtiyaç sepete giriyor, 9 yıllık ihtiyaç listeden çıkıyor. Hani “bebe ve çocuk” tek sayılsa kimsenin itirazı olamaz. Ancak tercih şaşırtıcıdır…

Sonuç olarak; zaten hissedilen enflasyon ile açıklanan enflasyon arasındaki fark ortadayken, bir de vatandaş kendi gerçeklerine uymayan bu değişiklikleri gördükçe enflasyonun düşeceğine dair inancını kaybediyor. Dolayısıyla hane halkına göre 12 ay sonrası için enflasyon beklentisinin yüzde 52,08 çıkmasını (MB anketi) haksız gösterecek bir başka neden bulunmuyor. Zira vatandaş sepet değişirse, çıkacak enflasyon oranının da hangi yönde değişeceğini iyi biliyor.

Kaldı ki; Amerika, Avrupa ve Asya’daki farklı ülkelerde araştırma ve ekonomik analiz alanında bir referans noktası olan BBVA Research, “TÜFE sepetindeki yeni ağırlıkların enflasyon ataletini güçlendirebileceği, yani fiyat artışlarını daha kalıcı hale getirebileceği” uyarısında bulunuyor.

Dolayısıyla şeffaflık güven verir, yokluğu bilgi kirliliği üretir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER