Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Koordinasyon üzerine

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Koordinasyon ya da aynı anlama gelen eşgüdüm, belirli bir amaca ulaşmak üzere çeşitli işler arasında bağlantı, ilişki, düzen ve uyum sağlamaktır.

Yönetimde koordinasyon ise; bir işletmede çalışanların, ortak bir hedefe ulaşmak amacıyla hem kendi departmanları içinde hem de işletme genelinde bir bütün olarak senkronize şekilde çalışmaları demektir. Elbette daha büyük organizasyonlardaki (Holding ve Kamu yönetiminde) kurumlar arasında daha da fazlasına ihtiyaç duyulur.

Kurumlar bu çalışmayı gerçekleştirebilmek için liyakatli, yetenekli, eğitimli (yapılan işle ilgili konuda), uzman (alaylı deneyim), disiplinli ve cesaretli yöneticilere sahip olmak zorundadırlar. Bu özelliklerden bir veya ikisi eksikse o kurumda koordinasyonun işletme performansına olumlu bir etki yapması beklenemez. Eğer bu eksiklik sebebiyle her yönetim kademesinde; otorite, güç ve yetki sınırları dengesiz belirlenirse onlarca fikir katkısından mahrum kalmanın da olumsuz sonuçları olur. Yani dikkat isteyen önemli bir konudur…

Neden?

  • Planları doğru hazırlayabilmek ve eşgüdümünü hatasız sağlayabilmek için,
  • Sadece A planını değil, B ve C planlarını da programa dahil edebilmek için,
  • Çalışanların çabalarını birleştirebilmek ve zamanlamasını birbiri ardı sıra programlayabilmek için,
  • Sorumlulukları ve iş tanımlarını eksiksiz belirleyebilmek için,
  • Süreç yönetimini becerebilmek ve ilgili bütün faaliyetleri birleştirebilmek için,
  • Acil durumlarda inisiyatif alıp örgütü zamanında harekete geçirebilmek için bölüm amirlerinin yukardaki bütün özelliklere ve gereken yetkilere sahip olmaları şarttır. Yani koordinasyona sıra gelebilmesi için, kurum örgüt yapısının sağlam kurulması gerekir. Örgütleme aşamasının aksaması, “gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider” sözüne paralel sonuçlar üretir.

Örgütsel yapının geliştirilebilmesi için;

  • Önce amaçlara ulaşmak üzere yapılacak işler belirlenir.
  • İş analizleri yardımıyla birbirine benzeyen çeşitli işler bir araya getirilerek gruplandırılır.
  • Her iş grubu için bu işleri görecek sayı ve nitelikte personel belirlenir, yani norm-kadro çalışması yapılır.
  • İşe alınacak her personelin yetenek, bilgi ve tecrübelerinin ne olması gerektiği belirlenir.
  • İşe almadan önce her personelin yapacağı görevlerin tanımı yapılır.
  • Yönetim görevini yüklenecek personelin üretim kaynaklarını (araç, gereç ve çalışanlar) ne oranda kullanabilecekleri, yetki ve sorumlulukları tespit edilir.
  • Organizasyonda (Örgütte) görev alan yöneticilerin hangi departmanları yönetecekleri, dikey ve yatay ilişkilerini nasıl düzenleyecekleri belirlenir.
  • Aynı yöneticilerin kuruluşun yakın çevresindeki kişi, grup ve kuruluşlarla hangi yetkilerle nasıl ilişkiye girebileceklerine açıklık getirilir.
  • Yönetim grubunun katılması gereken komite toplantılarının neler olduğu ve bu komitedeki görevleri açıklanır. (Eren, 2003)

Örgütsel yapı başarı ile oluşturulduktan sonra birimlerin stratejik amaçlara ulaşmak için nasıl iş birliği yapacakları ve aralarında uyumlu bir davranışı nasıl gerçekleştirecekleri gündeme gelecektir.

Koordinasyon, departmanlar (bölümler) arasındaki iş birliğinin kalitesini ifade eder. Eğer bu dişlilerden sadece birisi (departmanlardan birisi) aksarsa amaca ulaşmada büyük zorluk yaşanır. O dişli onarılıp veya değiştirilip yola devam edilmelidir. “Mevcut şekilde idare edelim” boş vermişliği durumunda ise başarı şansı hiç yoktur.

Koordinasyonu sağlama yolları (Bursalıoğlu, 2003):

1- Emir yoluyla koordinasyon: Klasik ve tek adam yönetiminde kendini göstermektedir. Böyle durumlarda ‘katılım ve yenilik’ az olduğundan, etkili bir koordinasyon sağlamak olası değildir. Otoriter bir davranış gösteren yöneticilerin izledikleri bir yoldur. Bu tür koordinasyonda, örgüt verimliliğini artırmak olanaklı olmadığı gibi çalışanlarda iş doyumunu sağlamak da olası değildir.

2- Grup yoluyla koordinasyon: Çalışanı biçimsel olmayan örgüte bağlar ve örgüt amacına yönlendirmeyi sağlar. Biçimsel olmayan örgüt, işletmelerde temel üretim unsurlarından biri olan insanı temel alır.

Diğer bir anlatımla, çalışanın beklentilerini dikkate alarak örgüt amacına yönlendirir. Çalışanın kararlara katılmasına olanak sağlamak ve sağlıklı insan ilişkilerini geliştirmek suretiyle koordinasyon sağlanabilir.

3- Bağımlılığın tanınması yoluyla koordinasyon: Teknik boyuttaki koordinasyonun sağlanabilmesi için önemli ve geçerlidir. Özellikle teknik ve uzmanlık düzeyinde bilgi ve beceriye sahip olanlar, diğer çalışanların koordinasyonunu sağlamada etkin konumda bulunmaktadır. Çünkü yapılacak çalışma konusunda uzmanlık düzeyinde bilgisi olmayan çalışan, bu konuda bilgi sahibi olana devamlı bağımlı hale gelir, onlardan elde edeceği bilgi ve beceriye göre bir çalışma gösterir. Burada devamlı bir bağımlılık söz konusudur.

Sonuç olarak; yukarda da görüleceği üzere koordinasyonun nasıl sağlanacağından çok nasıl sağlanamayacağı daha fazla dikkat çekiyor. Oysa yönetim süreçlerini oluşturan karar verme, planlama, örgütleme, iletişim, koordinasyon, yöneltme ve denetleme aşamalarından her biri emek isteyen önemli çalışmalar olmakla beraber koordinasyon için çok daha fazlasına ihtiyaç vardır. Zira bir kurumda elde acil durum planları varken; böyle zamanlarda hangi yönetim kademesi olursa olsun harekete geçmek için üst kademeden talimat bekler haldeyse, orada koordinasyonun varlığından söz edilemez. Bu durumda da kağıt üzerinde kalan yönetim süreci bütünüyle zaafa uğrar.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Yoksullaştıran büyümeye sevinelim mi?

Ercüment Tunçalp

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Türkiye’nin 2023 büyüme rakamlarını açıklayınca gördük ki; gayri safi yurt içi hasılamız (GSYH) yüzde 4,5 büyümüş. Böylece AB ülkeleri arasında en çok büyüyen ülke olmuşuz…

Peki bizi kıskanmış olabilirler mi?

Hayır. Bu bir tercih meselesidir. Son yıllarda onlar bize göre çok düşük kalan seviyedeki enflasyonla mücadeleyi tercih ettiler. Biz ise yüksek enflasyonla mücadele yerine büyümeyi tercih ettik. Böylece büyüdük ama dünyada gelir dağılımı en bozuk üç beş ülkeden biri olduk. Üstelik ülkemizdeki 5 milyonu aşan sığınmacı nüfusu üretime katılmalarına ve yaşam maliyetlerine rağmen toplam nüfusa dahil edilmediklerinden, kişi başı gelirimiz olduğundan yüksek görüntü verdi…

Kaldı ki son 10 yılda ekonomide büyüme devam ettiği halde kişi başı gelirde düşüşler yaşadık. Ancak 2023 yılında, TÜİK verilerine göre kişi başı gelir 13.110 dolarla, 2022 yılındaki 10.659 doların yüzde 23 üzerinde gerçekleşti.

Bu önemli artışın sebebi; yüksek enflasyonun çok altında kalan kur artışıdır.

Daha uzun süreler için baktığımızda ise; son 10 yılda (2013’ten itibaren) 12.582 dolardan sadece yüzde 4 farkla bugüne geldiğimiz ve adeta patinaj yaptığımız görülür.

Peki büyüme nasıl gerçekleşti?

İthalata bağımlı ihracat ve sanayiye dayalı büyüme modeli ile…

Kur Korumalı Mevduat 2 türlü servet transferine neden oldu. Bir taraftan mevduat sahiplerine olağanüstü faiz+kur farkı yoluyla kazanç sağlanması, diğer taraftan bu mevduatın ticari kredilere yönlendirilmesi ile…

Gelirini sadece temel ihtiyaçlarına harcayabilen ve borçlanamayan geniş halk kitleleri de sayıları artarak yoksullaşmaya ve toplumsal refah kaybı yaşamaya başladılar.

Ekonomik büyüme, bir ülkenin refah göstergesi sayılamaz. Zira gelişmekte olan ülkelerde dış ticaret hadlerindeki bozulmalar, bizde olduğu gibi ülke refahını düşürücü etki yapar. İhracat miktarı ithalat miktarını karşılayamayınca (çoğunlukla öyledir), borçlanma kaçınılmaz olur. Dış ticaret haddi, ihracat fiyatları ile ithalat fiyatları arasındaki orandır.

                      İhracat fiyatları endeksi

Dış ticaret haddi= —————————————- x 100

                       İthalat fiyatları endeksi

Türkiye ithalata dayalı bir büyüme yaşıyor. İthal girdiye dayanan büyüme işsizliği ve yoksulluğu artırır. İthalatta, 2024 Ocak-Şubat döneminde ara mallarının payı yüzde 70,9, sermaye mallarının payı yüzde 14,9 ve tüketim mallarının payı yüzde 14,0 oldu.

Bu şekilde ara malı ithalatı arttıkça ulusal para değer kaybetmektedir. Oysa kilit ara malların yurt içinde üretimi özendirilerek kaliteli ve ucuz ara malı üretilerek bu bağımlılıktan kurtulmak mümkündür.

Aksi durumda oluşacak dezavantajlarımız:

  • Özel ve kamu kesiminin döviz cinsi birikimli borçlarının yüksek seviyesi,
  • İhracat modelini canlı tutmak için ara malı ve hammadde ithal etmek zorunda kalınması, bunun için de dövize ihtiyaç duyulması,
  • İthalatın finansmanı dış borçla yapıldığında, yüksek faiz ve kur farkı ile kaynak çıkışına neden olunması,
  • Yabancı yatırımcılar için TL cinsinden yatırımın cazibesini yitirmiş olması,
  • Yüksek kur ve yüksek enflasyonun şirket bilançolarında kırılganlık yaratması (Doç. Dr. Baki Demirel),
  • Düşük katma değerli malların ihracatının artması, bunun da ülke refahını azaltması sayılabilir.

Yüksek enflasyonu önleyemeden sadece kuru baskılayarak yaratılan anlık tablonun sürekliliği olamaz. Zira sokaktaki insan cebindeki paranın çoğaldığını, ancak satınalabildiği mal ve hizmetin ise azaldığını yaşayarak görüyor.

Sonuç olarak; ülkemizde ‘milli gelir büyümesi’nin tercih edildiğini de ‘fiyat istikrarı’nın sağlanamadığını da aynı anda yaşıyoruz. Zira yüksek enflasyon dönemlerinde maalesef ikisinden birinin seçilmesi gerekir ki; ilkinin seçildiğini ve bu seçimi yapanların da çıkan sonuç karşısındaki mutluluğunu izliyoruz.

Küresel genişlikte Arjantin’den sonra en yüksek enflasyon oranına sahibiz. Yetkili ağızlarda hep enflasyonu düşürmeye dair söylemler var ama piyasada inandırıcılığı bulunmuyor.

Neden mi?

Negatif reel faiz devam ediyor, parasal sıkılaştırma sözde kalıyor, yetersiz sıkılaştırma da maliye politikası ile desteklenmiyor. Bu durumda enflasyonun düşürülemeyeceği; iktisat eğitimi alan öğrencilere henüz başlangıçta, yani “İktisata Giriş” aşamasında anlatılıyor.

Ancak konuya hakim olması gerekenler ise tek haneli enflasyon için tarih vermeyi sürdürüyorlar. Elbette bunun da zamanı gelince tutmayan hedefler ve unutulanlar arasında yer alacağını bugüne kadarki yaşadıklarımız söylüyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Kredi kartı tüketicinin can simididir

Ercüment Tunçalp

TCMB, yüksek enflasyonla mücadele kapsamında ve sıkı para politikası gereği kredi kartı kullanımını kısıtlama yönünde çalışmalar yapıldığını açıkladı. Ancak yerel piyasa şartlarını, enflasyonun şiddetini ve tüketicinin azalan satın alma gücünü dikkate alan hassas ölçümlerden ne kadarının kullanıldığını bilmiyoruz…

Küresel örneklerin hiçbirisi bize tıpa tıp uymaz. Bazı ülkelerde sıkılaştırma tedbirleri az acı verebilir, bazı ülkelerde de komaya sokan sonuçlar doğurabilir. Bizim ülkemizde kredi kartına sınırlamanın insani boyutuna iyi bakmak gerekir. Yoksa karar almak çok kolaydır. “Taksit kaldırıldı” dersiniz, neticesi de “kalan sağlar bizimdir” aşamasına evrilir. Örneğin orta gelir grubunun dahi özel sağlık sigortalarını yeterli taksit sayısı olmadan ödemesi zorlaşır.

Bu tüketiciyi ilgilendiren kısmıdır…

Peki perakendecinin durumu ne olur?

Ay sonunu zor getiren tüketici, öncelik verdiği gıda harcamaları ile kaynağı tüketirse gıda dışı alışveriş bitme noktasına gelir. Birçok perakendeci bundan olumsuz etkilenir ve iflaslar yaşanabilir.

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, “kredi kartına taksit kaldırıldı” söylentilerini doğrulamazken; “Bu konuda hayata geçirilmiş herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır” diyor. Ancak böyle bir çalışma yapılmadığını söylemiyor. İşte esas bu konuda doyurucu bir açıklamaya ihtiyaç vardır ve stres ancak bu şekilde azalır ve piyasa rahatlayabilir.

Elbette vatandaşı yüksek enflasyondan korumak için bazı tedbirler alınabilir ama alışverişi peşin yapmaya gücü yetmeyen tüketici de ancak kredi kartı yardımı ile bu yüksek enflasyondan kısmen korunabildiğine inanıyor. Üstelik sıkılaştırmada öncelik verilmesi gereken ‘kamu harcamalarında tasarruf’ konusunda kimsenin bir şey yapmadığını ve israfın aynen devam ettiğini de görüyor. Ve soruyor; “neden öncelik bizde ?” diye…

Gelir dağılımındaki büyük eşitsizlik kredi kartı kullanımına standart bir sınırlama getirmeye engeldir. Eğer ısrar edilirse birçok toplumsal sorunla karşılaşmak olasıdır. Burası Amerika veya AB ülkelerinden biri değildir. Sıkılaşma tedbirleri o ülkelerdeki dozajla uygulanmamalıdır.

Büyüme konusunda çok istekli olan hükümetimiz; kredi kartına sınırlama kararının ekonomiyi durma noktasına getireceğini, en çok gelire ihtiyacımız olduğu bir dönemde de dolaylı vergi gelirlerinin azalacağını görmelidir. Yani devlet büyümeden vazgeçerken kamu maliyesinin de olumsuz etkilenmesi muhtemeldir. Bunun çözümü de vergi oranlarını artırmak olmamalıdır.

Semt pazarlarında bile kredi kartı kullanımını artıran bir tüketici yapısına sahibiz. Yine çok geniş bir kesim ‘asgari ödeme tutarı’ ile borçlarını ancak çevirebiliyorlar. Önemli faiz yüküne rağmen borçların kartopu gibi büyümesi sineye çekiliyorsa, bunun mecburiyetten kaynaklandığı iyi görülmelidir. Daha yeni kredi kartı işlemlerinde uygulanacak aylık azami akdi faiz oranı yüzde 3,66’dan, yüzde 4,25’e çıkarıldı. Bu sıkılaştırma adımının da beklenen frenlemeyi yapamayacağı görülecektir. Zira kart sahibinin ne temel ihtiyaçlarından vazgeçmesi ne de bu kaynağın yerine başka alternatif bulması mümkün değildir.

Enflasyondaki artış beklentisini ve tüketim iştahını kırmanın öncelikli yolu kişiler üzerinde güven tesis etmektir. Yoksa alınacak kararlara temel olacak yılsonu enflasyon tahminini hâlâ yüzde 36 seviyesinde tutmak ve buna inanılmasını beklemek mücadeleyi zorlaştıran bir başka husustur.

Getirilecek muhtemel kısıtlamaların bir önemli sonucu da; nakit ödemeye kayacak tüketicinin kredi kartı borçlarının ihmale uğraması ve yasal takibe alınan kişi sayısının da artacak olmasıdır.

Sonuç olarak; tüketici kredisi niteliğinde olan kredi kartı sözleşmesinde de kural, ‘tüketicinin ekonomik olarak zarar görmesini önlemek’ olmalıdır. Aynen aşağıda belirteceğim 2020 yılında olduğu gibi…

Kaldı ki; kayıt dışı ile mücadele etmenin yolu da nakit yerine kredi kartı kullanımını teşvik etmekten geçer.

Dört sene önce COVİD-19 salgınının kredi kartı kullanıcıları üzerindeki ekonomik yükünü azaltmak üzere 28 Mart 2020 tarihli Resmi Gazete’de BDDK tarafından Yönetmelik’te yapılan değişiklikler yayımlanmıştı.

Birinci önemli değişiklik; asgari ödeme tutarının ilgili dönem borcunun en az %20’si (daha önce %30 idi) kadar olacağının açıklanmasıydı…

İkinci önemli değişiklikte; 2020 yılı sonuna kadar (9 aylık dönem) kart borçlarını öteleyebilme ve bu süre boyunca bankaların alacaklarını talep etmeyecek “ödemesiz dönemler” tanımlayabileceğini getirmek olmuştu…

Çabuk unuttuğumuz için hatırlatmak istedim.

Peki bugün yaşanan sıkıntılar o günden daha mı azdır?

Bırakınız o günkü uygulamayı, bu günden daha geriye götürecek ve tüketici aleyhine gelişecek senaryolara ümit bağlamanın, çıkış yolunu iyice tıkayacağı önceden görülmelidir.

Küresel gıda fiyatları yıllık bazda yüzde 7,7 düşerken, Türkiye’de ise yıllık gıda enflasyonu yüzde 70,41 oluyor. Demek ki; öncelikle yüksek enflasyonun bu lokomotifine çözüm bulmak gerekiyor.

Ancak tam tersine KDV ve ÖTV’ye yapılacak artışların da enflasyonu nasıl tetikleyeceğini piyasa heyecanla bekliyor. Bu şekilde enflasyonun kontrol altına alınabileceğine inanmıyorum. Çünkü teşhis doğru olsa da öncelikler hatalıdır.

Kredi kartının aşırı kullanımı ise sebep değil sonuçtur…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyon muhasebesi ve değişen mali tablolar

Ercüment Tunçalp

2023 yılının bir önceki yılla kıyaslamalı mali tabloları çıkınca gördük ki; önceki senelerde izlediğimizden çok daha farklı bir görüntü var. Nedeni enflasyon muhasebesine geçilmiş olmasıdır. Bu da yüksek enflasyon dönemlerinin zorunlu kıldığı bir durumdur. Hatta geç bile kalınmıştır…

Çünkü, paranın satın alma gücündeki hızlı değişmeler sebebiyle gerçek durumu ortaya koyamayan mali tabloların, gerçeğe yakın durumu ifade edebilmesi için enflasyon düzeltmesine ihtiyaç olduğu kaçınılmazdı. Örneğin bir şirketin performansını ölçerken stok devir hızının yüksek olması, normal şartlarda iyi bir şeydir. Zira stok tutma maliyetini aşağı çeker ve nakit akışını hızlandırır. Ancak yüksek enflasyon şartlarında stok devir hızı düşük olan bir şirket daha kârlı görünebilir. İşte bu tip yanıltıcı durumları elimine etmek üzere enflasyon muhasebesi (enflasyon düzeltmesi) uygulanması şarttır.

Tersi durum; şirketlerin yüksek fiktif kârlılık elde etmesine, yüksek vergi giderlerinin oluşmasına ve şirket sermayesinin erimesine neden olabilir.

Bu bakımdan, bilhassa yabancı yatırımcılar açısından da “gerçek durumun anlaşılamaması” şikayetleri artık son bulacaktır.

Dolayısıyla, enflasyon muhasebesi en basit haliyle, ‘belli endekse göre düzeltme’ anlamına geliyor. Şirketlerin serbest nakit akışlarını değiştiren bir etkisi bulunmuyor. Daha geniş tarifi; “Parasal olmayan değerlerin, enflasyon düzeltmesinde dikkate alınacak tutarlarının düzeltme katsayısı ile çarpılması sonucunda, finansal tablonun ait olduğu tarihteki satın alma gücü cinsinden hesaplanmasıdır. (Garanti Yatırım)

Finansal tabloların enflasyona göre düzeltilmesi için kullanılacak endeks olarak; Vergi Usul Kanunu (VUK) kapsamında yapılan düzeltmede ÜFE dikkate alınırken, Kamu Gözetimi Kurumu (KGK) kapsamında yapılan TMS 29 düzeltmesinde TÜFE dikkate alınıyor.

Şimdi geliyoruz enflasyon düzeltmesinde gelir tablosunun en önemli kalemi haline gelen ‘Net parasal pozisyon karı/zararı’na…

Kısaca, enflasyondan kaynaklanan kazanç/kayıp demektir. Enflasyon dönemlerinde amortisman ve stok değerlemesini satın alma gücünü yansıtır hale getiren bir enflasyon düzeltmesi şirketin kârlılık ve büyüme performansını daha iyi yansıtır duruma getirir ama bu arada bazı şirketlerde brüt ve faaliyet kâr marjlarının olumsuz etkilenmesine sebep olmuş gibi de görünebilir. (GCM Yatırım)

Dolayısıyla enflasyon düzeltmesi gelir tablosunu; satılan malın maliyeti, amortisman tutarları, parasal kayıp ve kazançlar üzerinden etkilemektedir. Bu da şirketlerin kazancı ile ilişkili rasyolarında değişime sebep olur.

Şimdi bu konuda en canlı örneği başarılı bir perakendecimizin ilk çeyrek gelir tablosu üzerinden vereceğim. Çünkü bu yeni finansal tabloları anlamak eskisi kadar kolay olmayacaktır. Belki örnek üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz.

Gelir tablosunda çok uzun yıllardan beri hep tatminkar seviyede faaliyet kârı çıkartmış olan şirketimiz, ilk defa bu sene faaliyetten zarar etmiş görünüyor.

  • 2022 yılı brüt kâr marjı %23,89 iken, düzeltilmiş yeni oran %18,7’dir.
  • 2023 yılı brüt kâr marjı %23,7 iken, düzeltilmiş yeni oran %18,7’dir.
  • 2022 yılı faaliyet kâr marjı %3,66 iken, düzeltilmiş haliyle %3.43 oranında faaliyet zararı ortaya çıkmıştır.
  • 2023 yılı faaliyet zarar oranı da %3,64 çıkmıştır.
  • 2022 yılı net kâr marjı %2,56 iken, düzeltilmiş net kâr marjı %6,51 çıkmıştır.
  • 2023 yılı net kâr marjı %4,1 iken, düzeltilmiş net kâr marjı %4,9’a yükselmiştir.

Bu da gösteriyor ki; artık sadece ‘faaliyet kâr/zarar’ına bakarak performansı değerlendiremeyeceğiz. Neticede son 2 yılda şirketi tatminkar sayılabilecek net kâra ulaştıran görüntü, ‘Net parasal pozisyon kazancı’ ile sağlanıyor.

Mali tablo rakamlarının enflasyon dikkate alınarak düzeltilmesinde iki safha bulunuyor. Birincisi, mali tablolarda geçmiş tarihli veya döneme ait rakamların genel bir fiyat indeksi ile bilanço tarihindeki satın alma gücü üzerinden ifade edilmesidir. İkincisi ise, parasal kazanç ya da kayıp rakamının hesap edilmesidir. İlk safhadaki düzeltmeler daha anlaşılırdır. Ancak ikinci safha, tabloların anlaşılmasını güçleştiren, hatta engelleyen bir özellik taşımaktadır.

Uluslararası Muhasebe Standardı (UMS) 29 uygulaması, parasal kazancı (kaybı) veya eş anlamlı olarak kullanılan satın alma gücü kazancını (kaybını) şöyle tanımlamaktadır: “Enflasyon döneminde parasal borçlarından daha fazla parasal varlık bulunduran işletmeler satın alma gücü kaybına uğrarlar. Parasal borçları parasal varlıklarından çok olan işletmeler ise satın alma gücü kazancı sağlarlar.” İşte anlaşılmazlık bu noktadan itibaren ortaya çıkmaktadır. Çünkü UMS 29’daki tanım faiz ve kur farkı kavramlarını kapsamamaktadır. “Kazanç sağlamak” ile “parasal kazanç (satın alma gücü kazancı) yaratmak” ifadeleri birbirinden farklı kavramlardır. Yoksa çok yüksek faiz oranı ile borçlanan biri dahi yukardaki tanıma göre ‘parasal kazanç’ sağlıyor gözükebilir ki; gerçek durum böyle değildir. (Prof. Dr. Ahmet Göksel Yücel)

Sonuç olarak; zannedildiği gibi enflasyon düzeltmesi her işletmeye vergi avantajı sağlamıyor. Bilançonun aktif ve pasif yapısına göre bazı işletmeler için daha az, bazıları için de daha fazla vergi tahakkuku söz konusu oluyor.

Enflasyon düzeltmesinin duran varlıkları ve stok kalemleri güçlü olan şirketler için olumlu olduğunu, özsermayesinin üzerinde yabancı kaynak kullananların ise olumsuz etkileneceğini tekrar edelim. Ancak öncelikle bilinmesi gerekir ki; gerçek olmayan kazançların vergisini gündemden kaldıran bu uygulamanın eskiye göre daha adil olduğu kesindir.

Ancak eski mali tablolar yabancı yatırımcı tarafından zor anlaşılırken, yeni mali tablolar da yerli finansal okur yazarları zorlayacaktır. Bir müddet rakamsal örneklerle ve basit anlatımlarla bu açığı kapatmak faydalı olacaktır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER