Ercüment Tunçalp
Doğal bal, ham bal ve kavram kargaşası
Ülkemizde birçok gıda ürünü için en kolay kullanılan sıfat “doğal” kelimesidir. Ve çoğunlukla da yanlış kullanılmaktadır. Daha önce birkaç defa UHT sütün ve raf ömrü uzun olan yoğurdun hijyenik koşullarda üretilmiş dayanıklı ürünler olduğunu ama ambalajdaki doğal ifadesinin bu ürünlere uymadığını sebepleri ile açıklamıştım. Bu günkü konumuz ise bal olduğu için ‘doğal’ kelimesinin bu ürüne de hangi şartlarda uygun düşebileceğine açıklık getirmek istedim.
TDK’ya göre doğal kelimesi; “dışarıdan müdahaleyle değil, kendiliğinden olan” veya “doğada rastlandığı şekilde…” anlamlarına gelir.
Doğal bal; özgür bırakılmış arıların (şurupla beslenmeyen) yaptığı balın arı kovanındaki ilk halidir. Yani hiçbir işlemden geçmemiş saf baldır. Aynı zamanda ham bal, çiğ bal adlarıyla da anılır…
Buna rağmen ülkemizde bir bala ‘doğal’ diyebilmek için arılar tarafından üretilmiş olması yeterli görülmektedir. Oysa daha sonraki üretim aşamalarında ‘müdahale’ söz konusudur ve farklı bir doğal bal üretim standardı da yoktur.
Dolayısıyla yukardaki tanıma uymadığı için benim doğal sıfatının serbestçe kullanılmasını normal görmem mümkün değildir.
Organik bal bile kalitesi her aşamada test edilmiş, güvenle tüketilebilecek bir ürün olmasına rağmen ‘doğal’ değil, ülkeden ülkeye değişen şekilde ‘organik’, ‘ekolojik’ veya ‘biyolojik’ tanımlarının uygun görüldüğü bir kategoridir.
Organik bal, organik tarım yönetmeliğine göre üretilir. Üretildiği arazide tarım ilacı kalıntısına rastlanmamalıdır. Üretimi esnasında herhangi bir arı ilacı kullanımı da yasaktır. Oysa diğer üretim süreçlerinde sınırlı ilaç kullanımı mümkündür. Dolayısıyla her aşaması kontrollü ve onaylı bir ürün olduğu için organik bal güvenli sayılır. Çünkü bu ballar, Organik Tarım Kanunu’na göre organik sertifikası alır ve ambalajı üzerinde organik tarım logosu bulunur. Ambalajında organik tarım logosu bulunmayan ballar, usulüne uygun elde edilse bile kanıtı olmadığı için organik olarak tanımlanamaz.
Ancak ambalaja doğal veya aynı anlama gelen naturel sıfatı koymak daha kolaydır. Oysa süreç içinde ısıl işlem ve filtrasyon aşamaları varsa doğal özelliği ortadan kalkar. Kaldı ki; aslında bu işlemler bal için fazla da gerekli değildir. Sadece ürünü pürüzsüz gösterir ve görsel olarak çekici hale getirir.
Peki gerçek ham bal (doğal bal) ilk hali gibi bırakılsa ne olur?
Vitamin, enzim, antioksidan ve antimikrobiyal maddeler ve polen içeriğinden hiçbir şey kaybetmeden kalır ve de besin değerini korur.
Tüketici olarak, bu gerçeklerin ışığı altında hangi ürünü seçeceğimize ürün bilgi seviyemiz ve imkanlarımız doğrultusunda karar vermemiz mümkündür.
Dolayısıyla besleyici özelliklerine göre sıralamam (tercihlerim) gerekirse;
- Kovandan direkt çıktığı şekilde tüketilebilecek karakovan balı,
- Petek bal sevmeyenler için güvenilir üreticiden bulunacak gerçek ham bal,
- Sadece fiziksel yöntemlerle (ısıl işlem uygulanmadan) ham balın krem haline dönüştürülmesiyle hazırlanan krem bal,
- Sertifikası araştırılarak, logosu görülerek alınacak organik bal,
- Market raflarındaki pazar payı yüksek güvenilir çiçek ve çam balları,
- Bilinmeyen veya tam güvenilmeyen balları almak yerine ise reçel veya marmelat tercih edilmesini tavsiye ederim.
Tekrar ediyorum; en sağlıklı bal işlenmemiş olanıdır. Yani arıların bıraktığı gibi doğal olan karakovan ve gerçek ham ballardır. Ancak bir piyasa gerçeğinden bahsetmek isterim. Normal çiçek ballarının önemli özelliği olan kristalize olasılığı gerçekleştiğinde müşteri talebi düştüğü için ballar raflardan tedarikçi tarafından sık sık iade alınmaktadır.
Eğer tüketici balı en doğal haliyle tüketmeyi talep etseydi; inanın ne perakendeci marka sahiplerini iade konusunda bu kadar zorlar ne de üretim sırasında bu güzelleştirme işlemi emek ve maliyet artışına sebep olurdu…
Şimdi bu ihtiyaçtan hareketle mevcut yasal duruma da bakalım.
Türk Gıda Kodeksi Bal Tebliği’nde (2020); “Karakovan balları adlandırılırken gıdanın adıyla birlikte ‘doğal petekli’ ifadesi kullanılabilir” denmektedir. Evet çok isabetlidir. Çünkü bu bal kovandan direkt tüketiciye ulaşmaktadır. Buradan da anlıyoruz ki; tebliğde sadece karakovan balında arının işine karışılmadığını belli eden ‘doğal’ niteliği kabul görmüş oluyor.
Türk Gıda Kodeksi Bal Tebliği’nde (2020); “Süzme çiçek balı, akışkan olmayan kıvamda, kontrollü koşullarda kristalize edilmesi halinde ‘krem bal’, kendiliğinden kristalize olması halinde ise ‘kristalize bal’ adıyla piyasaya arz edilebilir” denmektedir.
Avrupa bal pazarında, beyaz bal olarak da tanımlanan krem bal ve ham bal satışı süzme bala göre daha yaygındır. Çünkü bu pazarda krem ve ham balın aynı değerde görülmesinin sebebi proseste herhangi bir ısıl işlem uygulanmaması ve herhangi bir besin kaybı yaşanmamasıdır.
Türk Gıda Kodeksi Bal Tebliği’nde (2020); “45 dereceden yüksek ısıl işlem görmemiş ve 0.3 mm’den daha büyük filtreler ile filtre edilmiş ballar ‘ham bal’ olarak tanımlanabilir” deniyor. Gerçi tebliğde tarif edilen ham balın aynı zamanda doğal bal olduğu belirtilmiyor ama bu şekilde de eşanlamlı olması gereken iki sıfat ayrı düşmüş oluyor.
Sınırları belli de olsa; ısıl işlem görmüş ve/veya filtre edilmiş bu bala ham bal yerine daha uygun bir isim bulunmasının doğru olacağını düşünüyorum.
Sonuç olarak; Kovan peteklerinden alınan ham balın, gözle görülebilen balmumu ve ölü arı gibi yabancı maddelerden ayrılarak, yani “kovanda olduğu şekilde” kavanoza aktarılması halinde ancak doğal sayılabileceğine inanıyorum. Bugün için genellikle gerçek ham balın (çiğ balın) en kolay şekilde arı çiftliklerinden tedarik edilebileceğine inanıyorum.
Ülkemizde ticari kaygılarla zorunlu olarak tüketici tercihine uygun güvenli ballar üreten güçlü markalarımız vardır. Üstelik üretim süreçleri daha da zahmetlidir. Burada onlara söylenecek bir söz olamaz. Tüketici tercihinin Avrupalı tüketici ile benzeşmesini dilemekten ve beklemekten başka çare yoktur.
Ercüment Tunçalp
Satın alma gücü paritesinin çelişkileri
Bu konuda yıllardır SAGP’nin tüketici satın alma gücünü yansıtmadığını örneklerle açıklıyorum. Tamamının görülebilmesi için de yazının sonuna diğer yazılarımın linklerini ilave ediyorum…
OECD’nin “Vergi ücretleri 2026” raporuna göre, yıllık ortalama maaşlar Türkiye’de 18.590 Euro ile İsviçre’de 107.487 Euro arasında değişiyor. 22’si Avrupa Birliği (AB) üyesi olan toplam 27 Avrupa ülkesini kapsayan verilerde; İsviçre’nin arkasında İzlanda 85.950 Euro, Lüksemburg 77.844 Euro, Danimarka 71.961 Euro, Hollanda 69.028 Euro, Norveç 68.420 Euro, Almanya 66.700 Euro, İngiltere 65.340 Euro şeklinde sıralanıyorlar. Slovakya, 19.590 Euro ile AB içindeki en düşük yıllık maaşa sahip ülke konumunda…
Türkiye nominal bazda sonuncu sıradayken, nasıl oluyorsa SAGP devreye girdiğinde 54.700 dolara yükselen (yaklaşık 3 kat) yıllık brüt ücretle 9 basamak birden yükselerek 18. sıraya yerleşiyor. Yani satın alma gücümüz artıyor!
Peki dolar ve euro bazında en yüksek raf fiyatları bizdeyken, en düşük ücretlerin de bizde olduğu açıklanmışken; SAGP bizi hangi araçla uçuruyor acaba?
İşte çelişki tam da burada oluşuyor. Belki de bizdeki fiyatların yarısını alıyorlar.
Elbette bu işin şaka tarafı ama inanın mantıklı bir açıklamasını bulamıyorum.
Şimdi en güncel ve canlı örneği veriyorum…
Önce yukardaki raporda yer alan; ortalama yıllık maaşın İngiltere’de 65.340 Euro, Türkiye’de 18.590 Euro olduğunu kenara not edelim. Yani biri diğerinin 3,5 katıdır. Ancak SAGP’nin sihirli eli değince, İngiltere ortalama yıllık maaşı 63.690 euro’ya inerken, Türkiye’deki yıllık ortalama maaş 54.700 euro’ya çıkıyor. Yani biz İngiltere’yi satın alma gücü olarak neredeyse yakalıyoruz!
Bunca zaman harcayarak, fiyat seviyelerimizi dolar ve euro bazında diğer ülkelerle kıyaslamışken (şimdilik 38 ülke), tam kendimden şüpheye düşecekken; geçen ay içinde Türkiye’de yaşayan bir İngiliz gazeteci de İngiltere–Türkiye arasında market fiyatlarını kıyaslamış. Sonuç, sterlin bazında Türkiye fiyatları yüzde 63 fazla çıkmış. Tam 6 yıl önce benim yaptığım kıyaslamada ise bizdeki alışveriş yüzde 48 fazla çıkmıştı. Yani bu durumun istikrar kazandığı bellidir. O zaman sormak hakkımız değil mi;“Bu fiyatları nereden alıyorsunuz ?” diye…
Denebilir ki; “Sen sadece gıda başta olmak üzere temel ihtiyaç maddelerini kıyaslıyorsun. Oysa SAGP hesabında daha geniş bir liste var.”
Evet, doğrudur ama ben ağırlıkları en fazla olan ürünleri esas aldığım için oranlar en çok 1-2 puan değişir, fiyatlar genel seviyesindeki şaşırtan durum değişmez.
Kaldı ki, yaptığım kıyaslamalarda satın alma gücümüz sadece Moldova’dan yüksek çıkmıştır. Fiyatlardaki yüksekliğimiz devam etse de, gelir farkından durum lehimize dönmüştür.
Neticede, yukardaki örnekte; bizim vatandaşımızın geliri İngiliz tüketiciye göre yüzde 71 daha az, harcaması da yüzde 63 daha fazlayken, SAGP mucitlerinin (IMF, Dünya Bankası gibi) hesabına göre satın alma gücünün eşitlenmesine yüzde 15 fark kalmıştır. Ne kadar inandırıcı değil mi?
Bitmedi, şimdi daha ilginç kısma geliyoruz…
Güya Türkiye, ‘satın alma gücü paritesi’ne göre yıllık brüt ücrette 54.700 dolar seviyesine yükselince; Polonya’yı, Yunanistan’ı, Macaristan’ı ve Portekiz’i satın alma gücü olarak geride bırakmış oluyor!
Şimdi kendi araştırma sonuçlarımı açıklıyorum…
- Polonya vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 12 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 5,5 defa yapabilmektedir.
- Yunanistan vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 13 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 5 defa yapabilmektedir.
- Macaristan vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 10 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 3 defa yapabilmektedir.
- Portekiz vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 4 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 1,6 defa yapabilmektedir.
Görüldüğü gibi geride bıraktığımız söylenen ülkelerle aramızda 2-3 katı aşan, bizim aleyhimize satın alma gücü farkı vardır. Nasıl ölçerseniz ölçün; bu farkın kısa zamanda kapanması ve bizim öne geçmemiz hiç mümkün değildir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilan ettiği üzere; yurt dışında kesilen kurbanlık hayvan başına talep edilen para 7.000 TL iken, yurt içinde talep edilen para 18.000 TL’dir (Onur Çanakçı). Bu şekilde, bir resmi kurum tarafından yurt dışında 7.000 TL olan etin, Türkiye’deki karşılığının 18.000 TL olduğu tescil edilmiş oluyor. Bizim et spekülatörleri ise hâlâ gayretlerini sürdürüyor…
Yaklaşık 1.300 dolarlık kişi başı gelire sahip Tanzanya’da, sadece Türkiye’den gelen emekli maaşı ile yaşayan vatandaşımız (bi belgeselci), “Burada asgari ücret 100 dolar. Türkiye’deki 500 doların 2.000 dolar olması gerekiyor ki, buradaki rahatlıkta bir geçim mümkün olabilsin” diyor.
“Sığır ve kuzu eti 150 lira, Tanzanya halkı et yiyor, bana bile gına geldi et yemekten, burada ekmek yenmiyor” diye de devam ediyor.
“Gelirken arabamı (Dacia marka) 600 bin liraya sattım, buradaki arabamı (4×4 Toyoto) 5.000 dolara (225 bin TL) aldım. Oturduğum bahçe içindeki 200 metrekare evin aylık kirası 150 dolar (6.750 TL) “ diye bitiriyor.
İşte bu da hayatın içinden…
Sonuç olarak; kişi başı gelirde 10 katına sahip olmamıza rağmen, bizdeki gelir dağılımı eşitsizliği bu fakir Afrika ülkesini bile bizim emeklimiz için daha cazip hale getiriyor…
Daha ne olsun?
Ekler:
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (38) İspanya
İspanya Avrupa’nın güney batısında yer alan ve Kuzey Afrika’da bazı topraklara sahip olan bir ülkedir. Sınır komşuları, kuzeyde Fransa ve Andorra, doğu ve güneyde Akdeniz ve Cebelitarık, batıda ise Portekiz ve Atlas Okyanusu’dur. Başkenti ve en büyük şehri Madrid’dir.
Yüzölçümü 506.030 kilometre karedir. Nüfusu 48 milyondur.
IMF verilerine göre İspanya, 2025 yılı itibariyle tahmini olarak 1,9 trilyon dolarlık GSYİH’si ile 190 ülke arasında dünyanın 12. büyük ekonomisidir.
38.040 dolarlık kişi başı geliri ile de 34. sırada yer almaktadır.
- Turizm geleneksel olarak ülkenin en önemli sektörlerinden biridir. İspanya, Dünya’da Fransa’dan sonra en fazla ziyaret edilen ikinci ülkedir. 2025 yılında 97 milyon turist ağırlamıştır. Turizm geliri 135 milyar Euro’dur (159 milyar dolar).
Türkiye’nin ağırladığı turist sayısı 64 milyon olup, turizm geliri 65 milyar dolardır. Yani turist sayısı bizden yüzde 52 fazla iken, turizm geliri yüzde 145 fazladır. Nedeni, İspanya turizm sektörü, nicelik (miktar) üzerine değil, nitelik (kalite) üzerine yoğunlaşmıştır.
- İspanya’da maaşlar genellikle 12 ay değil, 14 taksit (yaz ve noel dönemlerinde çift maaş) şeklinde ödenir. 14 aylık tutarın 12 aya bölünmesi ile bulunan asgari ücretin brütü yaklaşık 1.400 euro ve neti yaklaşık 1.125 euro’dur. Bizim asgari ücretimiz de 538 euro…
Ancak daha önemli fark; İspanya’da asgari ücretle çalışan oranının, toplam çalışanlar içinde yaklaşık yüzde 5 seviyesinde olmasıdır. AB içindeki en düşük oranlar arasında yer alır. Biz ise yüzde 48 oranımızla Avrupa ülkeleri arasında asgari ücretle çalışma oranı en yüksek ülke konumundayız. Yani yüzde 5 ile yüzde 48’i kıyaslayacağız. Bunun da dikkate alınması iyi olur.
- Yıllık tüketici enflasyonu 2025 yılında yüzde 2,4 çıkmıştır.
- İspanya’nın market zincirleri; Mercadona (lider ve orta fiyat seviyesi), Carrefour, Lidl (discount), Aldi (discount), Dia (discount), El Corte Ingles (lüks), Eroski, Esclat, Alkompo, Mas’tır (bakkal zinciri).
Şimdi de alışveriş kıyaslamamıza geçelim…
- Alışverişin tarihi: 10 Nisan 2026.
- Alışverişi yapan Mert Filizoğlu ve eşine teşekkürler…
- Alışverişin yapıldığı yer bir semt marketidir (tahminen Eroski). Bizdeki fiyatlar ise iki büyük zincirimizden alınmıştır.
- Güncel euro kuru 52,16 TL’dir.
- İspanya alışverişi 154,07 euro tutmuştur. Aynı alışveriş ülkemizde 198,49 euro (10.356 TL) çıkmıştır. Bu şekilde bizdeki alışverişin toplamı döviz bazında yüzde 29 daha fazladır.
- 45 ürünlük listenin 21 çeşidinde biz ucuzuz. Ancak bunların 13’ü meyve sebze çeşidi olup; pahalı olan ürünlerdeki farkımız bizdeki alışveriş tutarını şişirmiştir.
Bira (%136), yumuşatıcı (%71), pirinç (%107), ton balığı (%213), Antep fıstığı (%198), beyaz peynir (%173), yoğurt (%84), hamburger köfte (%124), dana eti (%55), yeşil biber (%65), muz (%155) bizde daha pahalı olan ürünlerdir.
- İspanya vatandaşının geliri yüzde 109 fazlayken, bizim vatandaşımızın harcaması da yüzde 29 daha fazladır. Satın alma gücünde iki tarafı birbirinden uzaklaştıran bu sonuçtur.
- İspanya vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ayda 7,3 defa yapabilirken, bizim vatandaşımız aylık geliri ile aynı alışverişi 1 ayda 2,7 defa tekrarlayabilmektedir. Başka bir ifade ile İspanya vatandaşı gelirinin yüzde 14’ünü bu alışverişe harcarken, bizim vatandaşımız aynı alışverişe gelirinin yüzde 37’sini ayırmak zorundadır.
Sonuç olarak; SAGP ile kişi başı gelirlerin birbirine yaklaşması aldatıcıdır. Zira gerçek gelir ile fiyat seviyesi yan yana gelmeden satın alma gücü anlaşılamaz.
NOT: “Batı ülkelerinde 1 saatlik net asgari ücret ile neler alınabilir ve aynı ürünler bizim ülkemizde kaç saatlik çalışmayla elde edilebilir” kıyaslamalarına devam ediyoruz. Bu defa İsviçre’yi konu edeceğiz. İsviçre Avrupa’nın en pahalı ülkesidir ama herhalde bizden sonra!
Bu ülkede federal asgari ücret bulunmaz. Ücretler genellikle sendikalar arasında müzakere edilen sözleşmelerle belirlenir. Minimum saatlik ücretten giderek 25 Fr x 160 saat= 4.000 Fr aylık ücret 2026 için dikkate alınabilir.
İsviçre’de 1 saatlik ücret ile 15 çeşit ürün alınmış ve alışveriş tutarı 24,54 Fr çıkmıştır. Bu ürünler: muz 2 adet 0,40 Fr, üzüm 500 gr 1,75 Fr, çilek 250 gr 2,39 Fr, enerji içeceği 250 ml 0,39 Fr, piliç kanat 550 gr 2,75 Fr, cips 193 gr 1,00 Fr, bio yoğurt 1 kg 1,29 Fr, çikolatalı puding 500 gr 1,75 Fr, makarna 500 gr 1,19 Fr, meyveli çay 50’li 0,95 Fr, ekmek büyük adet 2,00 Fr, kruvasan adet 1,25 Fr, ton balık 140 gr 1,95 Fr, buzlu çay 1,5 lt 0,59 Fr, İsviçre peyniri 400 gr 4,89 Fr tutmuştur (ismailleisviçre hesabından). Güncel kur 1 Fr= 58,45 TL’dir.
Bizdeki aynı alışveriş 1.812 TL (31 Fr) tutmuştur. Muz 43 TL, üzüm 290 TL, çilek 90 TL, enerji içeceği (Redbull) 70 TL, kanat (Gedik) 172 TL, cips (Ruffles) 75 TL, yoğurt (Sütaş) 102 TL, puding (Eker) 104 TL, makarna (Pastavilla) 46 TL, meyveli çay (Lipton) 150 TL, ekmek büyük 60 TL, kruvasan 60 TL, ton balığı (Dardanel) 150 TL, buzlu çay (Fuse tea) 70 TL, kaşar peynir taze (Tahsildaroğlu) 330 TL’dir. Türkiye’de 2026 yılı aylık net asgari ücret 28.075 TL(480 Fr) olup, aylık 160 saat hesabıyla saatlik ücret olarak 175,5 TL’yi dikkate aldık. Bunun da karşılığı 3 Fr’dir. Bizim asgari ücretle çalışanımız 1 saatlik ücreti ile sadece 1,4 kg muz alabilir. Üstelik muz kg fiyatı ülkemizde 2.20 Fr (129 TL) iken, İsviçre’de 1,19 Frank’tır.
Sonuçta, İsviçre’de 1 saatlik gelir ile yapılan alışveriş, Türkiye’de 10 saatlik gelir ile yapılabilmektedir. Bunun da nedeni; geliri 8 kat fazla olan İsviçrelinin, harcamasının da yüzde 21 daha az olmasıdır.

Ercüment Tunçalp
Meyve sebzede market-pazar farkı
Baştan hatırlatmakta yarar var; bu yazıda sadece meyve sebze pazar esnafı konu edilmiştir. “Yöresel Ürün Pazarı” adıyla her türlü et ve süt ürününün hijyen kuralları hiçe sayılarak açıkta satıldığı bazı yerler konumuz dışındadır.
Önce nereden nereye geldiğimize bakalım…
- 70’li yılların sonuna doğru semt pazarları oldukça ucuzdu. Ancak mostra (göstermelik teşhir) uygulaması ile hangi kaliteyi satın aldığınızı ancak eve gidince anlardınız.
- Sokaklar seyyar satıcıdan geçilmezdi. Ve marketlerin en önemli rakipleri bunlardı. Market önlerine gelirler ve aşırı fiyat farkları ile müşteriye geçit vermezlerdi. Mostra düzenleme burada da geçerliydi. Teşhirin ön yüzünü görür, kararınızı verirdiniz. Oysa satıcı mostraya dokunmaz, arkadan doldururdu…
- Marketler, kendileri için pek de uygun olmayan bu ortama çare bulmak zorundalardı. Türkiye’de ilk defa ‘SEÇ-AL’ kampanyasını 1977 yılında Migros başlatmıştır. İtiraf edeyim, bu kampanyaya ben karşıydım. Nedeni de satın aldığım ürünlerde artacak fire korkusuydu. Pazarlama toplantısından oy çokluğu çıkmasa da, sert mizacıyla tanınan üst amirimiz kararını vermişti bile…
Afişler hazırlandı ve uygun yerlere asıldı. Bu karar devrim niteliğindeydi, çünkü o güne kadar tüketicinin ürüne dokunması mümkün değildi. Elbette uygulamanın ilk günlerinde mostra erbabından oldukça fazla tehditler aldık.
- Ancak onların da ürünü seçtirememesinin haklı sebepleri vardı. Zira şehir hallerinde standart ürün yoktu. Sandıkların üstüne gösterişli mallar, altına da elde kalan ne varsa doldurulurdu. Dolayısıyla bu durum, hal komisyoncuları tarafında da şaşkınlık yaratmıştı.
- Migros ise direkt tarladan-bahçeden alım yaptığı ve Mersin, Antalya, İzmir, Bursa bölge depolarında ürünü standart hale getirerek büyük şehre sevk ettiği için müşteri tarafından seçilmesini risk olarak görmüyordu.
Ürünü, 1. kalite, 2. kalite, 3. kalite olarak ayırıyor, sandıklara bu etiketleri yapıştırıyorduk. Bu sadece kalite tarafıydı ve bir de kalibraj tarafı vardı. Onu da A,B,C şeklinde ayırıyor ve kalite etiketlerinin yanına ekliyorduk.
Örneğin elma Eğirdir’den geliyorsa, en büyük boy olanlar 1-A etiketine sahip oluyordu. Eğirdir’den gelen daha küçük boylar ise 1-B ve 1-C şeklinde etiketleniyordu. Ve soğuk hava deposundan da bu sıra ile çekiliyordu. Bu bölgenin ürününü farklı yapan rengi ve tadıydı. Eğer portakal Finike’den geliyorsa aynı şekilde sınıflamaya tabi tutuluyordu. Tadı ve suyu bu seviyede olmayan bir başka bölge ürünü ise 2-A / 2-B / 2-C şeklinde işaretleniyordu.
- Bu titiz çalışmanın devamında, satışa sunulan ürün tezgaha boca edilmiyor, gün içinde takviyesi yapılıyordu. Elbette buna rağmen fire bir miktar artıyordu ama ona da ikinci satış olarak çare bulunuyordu. Satışlar ilk 6 ayda bile ikiye katlanmıştı. Ve daha sonra da mevsimin ana kalem malları (kışın portakal, yazın çilek ve şeftali), trafiğe müsait yerlerdeki şubelerin her birinde günde birer kamyon (kamyon üzerinden) satılmaya başlamıştı.
- SEÇ-AL fiyatla da destekleniyor, üreticiden direkt alımın avantajı müşteri ile paylaşılıyordu.
Seneler geçip bu günlere geldiğimizde birçok şey değişti…
- En olumlu gelişme, ülke genelinde çoğunlukla standartlaşmadaki iyileşmedir.
- Bugün çok hassas ürünler hariç bütün marketlerde ürünü seçmek serbesttir.
- Pazarlarda seçtiren tezgahlar azınlıkta, seçtirmeyen tezgahlar hâlâ çoğunluktadır. Ancak pazardaki kalite marketi geçmiştir. Fiyatlar düşüktür ama esas kalite farkı ‘seçtirme avantajı’na galip gelmiştir.
Şimdi fiyat demişken 6 çeşit ürünün ulusal market-pazar kıyaslamasını yapalım. 18 Mayıs pazartesi günü Göztepe semt pazarında; markette 420 TL olan kiraz 200 TL, markette 103 TL olan yerli muz 80 TL, markette 90 TL olan kayısı 75 TL, markette 206 TL olan malta eriği 100 TL, markette 69 TL olan soyulmuş enginar 50 TL’idi. Ayrıca, zengin müşteriye hizmet veren bir zincirden oldukça pahalıya aldığım pembe domatesin içi kısmen beyaz çıkarken; o fiyata yakın pazardan aldığım ve seçemediğim domatesin görüntüsü, iç rengi ve tadı fark yaratıyordu. Buraya kadarı pembe domatesin gerçeği ile ilgilidir. Bir de bir çok market tezgahında ‘pembe domates’ adıyla satılan yerli ürünler var ki, o ürünler pembe domates değildir. 70-80 lira daha ucuza satılması, ne fiyat ne de kalite olarak dikkate alınmasını gerektirmiyor.
- Son yılların en olumsuz gelişmesi; bazı perakendecilerin, aracıları kaldırıp en kısa yoldan tedariği sağlamaları gerekirken, kendi aracı kuruluşlarını devreye sokarak “bir koyundan iki post çıkarmayı” amaçlamalarıdır. Bu durum fiyatların iyice şişmesine sebep oluyor.
Sonuç olarak; benim tavsiyem, bilhassa pazarlara yakın şubesi olan marketlerin önce aynı kaliteyi sağlamalarıdır. Yoksa semt pazarı kurulan günlerde yapılan indirimlerle sonuç almak kolay değildir. Üzülerek söylemeliyim ki, bazı ulusal perakendecilerin tezgahlarında alınacak mal yoktur. Örneğin karnabaharlar içinden lekesiz olanını bulmak mümkün olamamaktadır. Kuru soğan, patates ve bazı yeşillikleri seçerek almanıza rağmen evdeki ömrü 2 gün sürmektedir. Avrupa’da tezgahlarda en yüksek 1,5 euroya gördüğümüz ithal muzlar yerine, bizim bazı market tezgahlarındaki kararmış yerli muzlar hem 110- 120 TL’ye (2,3 euroya) satılmakta hem de hiçbir indirim uygulanmadan gün bitiminde çöpe gitmektedir.
Ülke genelinde, “geleneksel perakendecilerin hâlâ hakim durumda olduğu” söylemi doğru olabilir ama bu büyük şehirler için geçerli değildir. İstanbul’da, birer bakkal, manav ve kasabın bulunduğu bir semtte 7-8 tane market zincirine ait şube yer almaktadır. Kaldı ki, eski senelerdeki seyyar satıcı rekabeti de neredeyse yok gibidir. Yani organize perakende zincirler bugün büyük şehirlere hakim vaziyetteler. Belki de günümüzdeki aşırı rahatlık bundan kaynaklanıyor olabilir ama sürdürülebilir değildir.

serhat özkal
21 Şubat 2023 saat: 21:31
bu yorumunuzu gıda sektörünün içindeki bir satışcı olarak son derece yadırgadım :
….Dolayısıyla besleyici özelliklerine göre sıralamam (tercihlerim) gerekirse;
“Market raflarındaki pazar payı yüksek güvenilir çiçek ve çam balları”….demişsiniz.
Yazar olarak cümlelerinizden şunlar anlaşılıyor :
1) pazar payı yüksek ballar güvenilirdir.
2) o halde pazar payı düşük ballar güvenilmezdir.
3) pazar payı yüksek ballar besleyicidir.
4) o halde pazar payı düşük ballar besleyici değildir.
bir balın güvenilirlik ve besleyicilik özelliğini PAZAR PAYININ YÜKSEK OLMASINA BAĞLAMAK son derece sıkıntılı ve taraflı bir yorum olmuş.
iyi günler…
Ercüment Tunçalp
22 Şubat 2023 saat: 11:12
Serhat bey iyi günler,
Yazıda açıkça belirttiğim şekilde bu sıralama bana ait tercihler. Başka birisi için değişiklik gösterebilir. Ayrıca marka ismi vermek istemediğim için her evde de laboratuvar olmadığı için kendi tercihimi bir kolaylık olması açısından bu şekilde önerdim. Markalarını korumak için daha hassas davranmak zorunda olduklarını ifade etmeye çalıştım. Yoksa piyasada ne isimsiz kaliteli ballar var. Ancak yanlış anlaşılmaya karşı böyle bir düzeltme yapayım. Taraflı olsam ilk 4 sıraya markası belli olmayan çeşitleri koyar mıyım ?
Ham balın en kolay tedarik şekli olarak Anadolu’nun her yerine dağılmış arı çiftliklerini tavsiye eder miydim ?
Bu açıklamamın sizi rahatlatmış olmasını dilerim.
Selam ve sevgiler.
serhat özkal
22 Şubat 2023 saat: 14:02
Merhaba Ercüment Bey,
Sıralamanızın kişisel tercihiniz olması tabi ki açıkça belli yazınızdan.
Eleştiri konusu husus ise kişisel tercihinize değil, baldaki güvenilirlik ve besleyicilik hususunun, firmaların hali hazırdaki pazar payı ile bire-bir korele edilemeyecek, farklı ve bağımsız kriterler taşıyor olmasına dayanıyordu.
Yine de açıklama getirdiğiniz için teşekkür ederim.
İyi çalışmalar