Sosyal Medya Hesaplarımız

Mehmet Soyarıcı

Pazarlamacı giremez!..

Mehmet Soyarıcı
Abone Ol:

Belki de en talihsiz meslek grubudur, ‘Pazarlama’cılık… Bu kavram ile tanışıklığım, çocukluğumdan kalma hatıralarda sokak kapılarına yapıştırılan kağıtlardaki “Satıcı ve Pazarlamacı Giremez” ibarelerindendir. “Kimse bu satıcı ve pazarlamacılar, sanırım çok kötü insanlar ki girmeleri istenmiyor!” diye düşünüp durmuşumdur. Hatta lise yıllarında bu bilinç ile bu alanda lisans eğitimi almayı dahi istememiştim…

Peki; nedir bu pazarlama, kimdir pazarlamacılar, neden satıcılar ile birlikte anılırlar, perakende sektöründeki yerleri ve rolleri nedir?..

Bu alanın tüm dünyaca ‘guru’su olarak kabul edilen Philip Kotler’in tanımı ile pazarlama; “Müşteriler ile karlı ve sürdürülebilir ilişkiler kurma sanatıdır.” Bu basit tanımda dört önemli husus dikkat çeker; karlılık, sürdürülebilirlik, ilişki ve sanat. Pazarlamanın tanımı ve çalışma alanı, bize okullarda öğretilen 4P’lerden evrilerek bu noktalara kadar gelmiştir. 4P; ürün, fiyat, yer ve promosyon (product, price, place and promotion) kelimelerinin İngilizce baş harflerinden kısaltılmıştır. Yani pazarlamanın kabaca çalışma alanı bunlardır. Zamanla bunlara yeni P’ler (people=insanlar, process=proses, phycical environment=fiziksel çevre) eklenmiş ve faaliyet alanı genilemiştir. Pazarlamacı ise bu alanda çalışan kimselerdir. Ama “satış” işi bu alanın dışındadır. Satış, ilişkilerin ‘değerler değişimi’ ile paraya tahvil edilmesidir. Satış ve pazarlamanın birlikte anılması ise; pazarlama kavramının doğrudan pazarlama (direct marketing) ile başlaması ve bu süreci yürütenlerin ‘son vuruş’ dediğimiz satışı da yapmasından kaynaklanmaktadır.

Bu tariflere göre pazarlamacılardan beklenen işler son derece önemli, hatta hayatidir. O halde perakende sektöründe durum nedir, pazarlamanın yeri, üstlendiği fonksiyonlar nelerdir…

Maalesef bu sorulara pazarlamanın sektörde hak ettiği yerde olmadığı tespiti ile başlayacağım. Dünya genelinde (özellikle gelişmiş ülkelerde) pazarlamanın gelişimi ve önem kazanması, ‘sanayileşme’ ile paralel bir yol izlemiştir. Ne zaman ki talebin üzerinde bir arz durumu söz konusu olmuş, üreticiler rakiplerinden sıyrılmak için bu alana sığınarak çözüm aramışlardır. Bu çözüm kimi zaman alternatif pazarlara açılmak kimi zaman fiyat düşürmek ve/veya promosyon yapmak olmuştur. Nitelikler anlamında biribirine yakın (hatta aynı) ürün ve hizmetleri farklılaştırmak ancak “pazarlama” ile mümkündür.

Perakende sektöründe bu kavram ya tam olarak anlaşılamamış ya da yanlış anlaşılmış olsa gerek ki pazarlama çalışanlarının yeri, görevi ve sorumlulukları şirketten şirkete çok ciddi farklılıklar göstermektedir. Çoğu perakendecide pazarlama bölümünün sorumluluğu; dergi&insert, reklam, mağaza içi yönlendirmelerin hazırlanmasından ibarettir. Ne fiyata, ne yeni ürüne ve mevcut portföye veya görsel sunuma dair bir sorumlulukları, katkıları yoktur; daha ötesi bu konularda onlardan herhangi bir şey de beklenmez…

Perakendecilerin önemli bir kısmında, pazarlama işi satınalma departmanı/yetkilileri tarafından yürütülür. Aslında buna, ‘pazarlama işinin bir kısmı (fiyatlandırma, yeni ürün)’ demek daha doğru olur, nitekim asli vazife satınalmadır. Bir kısım perakendecilerde de satınalma işi yapı olarak “kategori yönetimi”nin içinde ele alınır ve pazarlama işinin yine bir kısım fonksiyonları bu grup çalışanlarına bırakılır. Öyle ya da böyle pazarlamanın bu şekilde ele alınması nedeniyle “pazarlama yönetimi” tam olarak uygulanamaz. Netice; sorumluluk ve yetkilerin farklı gruplarda olmasından dolayı (pazarlama anlamında) eksik ya da kötü yönetimdir…

Artan rekabet ortamında fark yaratmak, tercih edilebilir olmak ve sadakat yaratmak tüm perakendecilerin en önemli çıkmazıdır. Bunu başarmak için asli vazifesi satınalma olan sözde ‘satınalma ve pazarlama’ departmanlarının elindeki yegane araç “fiyat”tır. Bu arkadaşlar sürekli fiyat’la oynayarak müşteri çekmeye çalışırlar. Ama bilinmez ki gelen bu müşteriler ne ile gelirlerse, onunla da giderler… Yani bir bakmışsınız bir başkasının daha düşük fiyatına, promosyonuna sizi terketmişler. Sitem mi edeceğiz?.. Market enflasyonun ve rekabetin bu denli yüksek olduğu bir ortamda başka türlüsü beklenebilir mi?..

Perakendeciler, içinde bulundukları rekabet ve kar edememe sarmalından ancak pazarlama ile çıkabilirler. “Para, mal alınırken kazanılır!” söylemi tabii ki geçerliliğini koruyor. Ancak, alım gücü günümüz ticaretinde büyük ölçüde ‘ölçek’ ile paralellik gösteriyor. Üretici firmalar alım yapan perakendecinin gücüne, alım potansiyeline ve ona olan maliyetine göre insentifler veriyor. Her şeyin fazlasıyla ölçülebildiği bilgi çağında alımdan ziyade satış ve pazarlamaya odaklanmak çok daha rasyonel bir yaklaşım olur kanaatindeyim. Bunu sağlamak için; önce söz konusu pazarlama departmanına gerçekten bu işi bilen uzman ve yöneticiler almak ve onlara pazarlamanın gerçek anlamı çerçevesinde yetki ve sorumluluk vermek gerekir. Uzmanların seçiminde; adayın perakende sektörünü bilmesi, bu sektörde tecrübeli olmasından daha ziyade pazarlama alanındaki altyapısı (eğitim, kariyer, yer aldığı projeler ve yapılar) değerlendirilmelidir. Portföye girecek yeni ürün tercihinden, mağaza yerine; kar marjlarından, kategorilerin mağaza yerleşimine (lay-out) kadar bir çok farklı alanda pazarlamanın katkısı, görüşü alınmalıdır. Müşteriye sunulan ürün ve hizmetler, pazarlama bakış açısı ile değerlendirilmeli; yapılan tüm etkinlik ve promosyonlar perakendeci ana hedefleri doğrultusunda şekillendirilmelidir.

Özetle; perakende işinde alım, satış, lojistik ne kadar önemli ise tüm bunların bütünleyeni olan pazarlama da en az onlar kadar önemli, değerli ve gereklidir. Müşteriye sunulan değerin (ürün+hizmet) markalaşması ve sadakat yaratılması ancak pazarlamanın tam anlamı ile perakende sürecindeki yerini alması ile mümkün olacaktır. 

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Mehmet Soyarıcı

Müşteri ne ister…

Mehmet Soyarıcı

Geçenlerde sektörün önde gelen temsilcilerinden birisi olan BİM’e, yönetiminde bulunduğum tekstil üreticisi bir firma adına, gündemde olan “bez” market çantası, masa örtüsü, minder, vb bazı ürünleri pazarlamaya gittim. Özlemişim; ürün tanıtmayı, üretimi anlatmayı, müzakere/pazarlık etmeyi… Masanın her iki tarafında (hem satınalmacı hem de satıcı/pazarlamacı) yıllarca çalışmış birisi olarak her görüşme, benim için çoğu zaman çok özel fikirlerin, aydınlanmaların olduğunu buluşmalar olmuştur. Hele ki bu buluşmalar, BİM gibi ‘ne istediği’ni, daha doğrusu müşterisinin ‘ne istediği’ni bilen ve sorumlu olduğu kategoriye hakim olan satınalma yöneticileri olunca…

Malum, “gıdacı” olarak anılan marketlerde “gıda dışı” (non food) gruplara hep üvey evlat muamelesi çekilir ve çoğunlukla diğer kategorilerde uzman olan bir arkadaşa ilave sorumluluk olarak verilir. Açıkçası uzmanlık da aranmaz. Yıllarca bunun ne kadar yanlış bir yaklaşım olduğunu anlatmaya çalıştım. Marketlerin bu kategorileri doğru yönettiklerinde; karlılıklarını ve sepet ortalamalarını arttırdıklarını, sadakat yarattıklarını ifade etmeye çalıştım.

Gıda dışı kategorilerin, ihtiyaçlar hiyerarşisi anlamında gıdalardan hatta kişisel bakım gruplarından sonra geldiği söylemek izahtan varestedir. Bu gruplarda müşteriyi ‘alım’a ikna etmek, perakendeci açısından da önemli bir sınavdır. Bazı perakendeciler bu sınavı, bu kategorilerdeki ürünleri “konsinye” (yani stok sorumluluğunun tedarikçinin üstünde olduğu çalışma şekli) almak suretiyle aşmaya çalışırlar. Ama bu yaklaşım da bir süre sonra söz konusu ürünlerinin, o perakendeciler (daha doğrusu müşterileri) için uygun olup olmadığına bakılmadığı, konsinye çalışma şeklini kabul eden her üreticinin tüm ürünlerinin rafa konulduğu ‘çöplüğe’ dönüşür. İşin sonu; verimsiz kullanılan alanlar, kafa karıştıran raflar, atıl stoklar sebebi ile kaderine terkedilmiş iş birliğine varır ki çoğunlukla hüsrandır.

BİM’in bu kategorilerdeki başarısı, tam da yukarıda ifade ettiğim sınavı ne denli doğru verdiğinin göstergesidir. BİM’de büyük ya da küçük ucuz ya da pahalı her ürün; ham maddesinden, üretim süreçlerine, üretim yerinden, nakliyesine ve ambalajına kadar son derece ciddi sorgulanmaktadır. Öyle bir sistem ve anlayış ki eksikler kaçmaz, gereksiz (müşterinin fiyatlamadığı) fazlalıklar da istenmez. Ne istediklerini çok iyi bilen, ince eleyip sık dokuyan kategori/satınalma yöneticileri hiç kuşkusuz bunda en büyük paya sahiptir.

Peki bu noktaya nasıl gelinir?

Tabii ki ‘daha fazla vade, daha fazla iskonto, daha fazla promosyon, daha fazla…’lar ile değil…

Anlayış farkı ile…

Sonu gelmeyen “daha”lar, kısır pazarlılara dönüştüğünde yapılan işin, üzerinde konuşulan ürünün motivasyonu kaybolur. Ne istediğini bilme (müşterisini tanıma, taleplerini doğru öngörme) motivasyonu doğru ürünü seçtirir ve doğru fiyata götürür. Satınalma yöneticilerinin iyi müzakereci, iyi pazarlıkçı olması kategoriyi doğru yönetilebilecekleri anlamına gelmez; uzmanlık şarttır.

Devamını Oku

Mehmet Soyarıcı

“Shop in shop” çözüm mü?

Mehmet Soyarıcı

‘Shop in shop’ yani; “mağaza içinde mağaza”…

‘Concession’ yani mağaza içi “imtiyazlı” alanlar…

‘Outsource’; dış kaynak kullanımı…

Tüm bunlar, perakende sektörünün; artan müşteri taleplerine cevap vermek, ciroyu (toplam ve ortalama sepet) arttırmak ve verimliliği yakalamak için başvurduğu çözümlerden bazıları… Hemen hemen aynı yaklaşım; eksik olan veya odaktaki işin (core business), kategorilerin veya ürün ve hizmet gruplarının dışındaki işleri, dışardan temin etmek.

Stratejik açıdan doğru temellere oturduğunda ve doğru kurgulandığında; son derece faydalı bir yaklaşım olarak yıllardır uygulanmakta olan bu model (dış kaynak kullanımı), perakende açısından da son derece önemli bir yönetim/planlama şeklidir. Perakende dışındaki sektörlerde firmalar “core business” dedikleri işlerin dışında hemen hemen her şeyi “outsource” edebilmektedirler. Önce güvenlik ve temizlikle başlayan bu anlayış depodan, nakliyeye bir çok bölüme sıçradı ve başarı ile işlere entegre oldu.

İşletme sermayesini aşağı çeken, şirketin iş gücü yükünü azaltan ve rekabetçi avantajına katkı sağlayan bu yöntem; sektörde öyle bir noktaya taşındı ki, bırakın bu faydalarını markalara zarar vermeye başladı…

Bir düşünün; sunduğunuz hangi hizmetleri veya reyonlarınızı, ürün gruplarınızı dışarıya verebilirsiniz…

Güvenlik mi, temizlik mi, ayakkabı reyonu mu, kırtasiye mi, şarküteri mi,…

Geriye ne kaldı?

Ne ile sadakat yaratacaksınız…

Diyelim ki verdiniz; iş bitti mi?

Kasa kimde?

Kalite ve fiyat seviyesi markanıza paralel mi?

Mağaza geneline adaptasyon…

Personel açısından; tavır, kılık&kıyafet, servis şekli…

Promosyonlara uyum; insert ve benzeri aktivitelere katkı, uygulamada aynı heyecanı hissetme…

Kısacası; bu reyonların işletilmesi veya hizmetlerin yerine getirilmesi, sizin bütünleşik marka değeriniz ile paralel mi?

Doğru uygulamaya önce odak işinizi tanımlamakla başlamalısınız.

Müşterileriniz sizi ne için tercih ediyor, hangi reyonlarınız veya hizmetleriniz ön planda? Tercih sebebi reyon veya hizmetlerin fiyat seviyesi rakiplerinize göre nerede? İkincisi; bunları bütünleyen reyon ve hizmetler neler? Bunların odak işe katkısı nedir? Üç; müşteri sadakatini ne ile yaratıyorsunuz veya yaratmayı planlıyorsunuz? Bütün bu sorular ve cevapları stratejik olarak “outsource” işini nasıl ele almanız gerektiğine ışık tutacaktır.

Devamını Oku

Mehmet Soyarıcı

Yaprak Dökümü…

Mehmet Soyarıcı

2017 yılı Aralık ayının başında son derece önemli olduğunu düşündüğüm bir etkinliğe katıldım: “Düşünceden Uygulamaya Yalın Dönüşüm”… Katılım yoğundu; birçok farklı sektörlerden başarılı Yalın Yönetim örnekleri paylaşıldı, uygulamalı çalışmalar yapıldı, eğitimler verildi… Paylaşılan örnek uygulamalar arasında perakende sektöründen maalesef tek bir firma dahi yoktu. Merak ettim bazı katılımcılara, konuşmacılara sordum; “Perakende sektöründe bildiğiniz örnek var mı?” diye… Maalesef aldığım cevap hep aynı oldu…

Herkesin malumu, iş hayatında ‘verimlilik’ arayışı her geçen gün daha fazla önem arz etmektedir. Yaptığınız iş ne olursa olsun; rekabet artmakta, kazançlar düşmektedir. Son derece çarpıcı, farklı ürünler veya iş modelleri dahi bu durumdan nasibini almaktadır.

Hal böyle iken, düşünmeden edemedim; perakende sektörü sorunlarının çözümünü nerelerde arıyor…

Bilindiği üzere 2017 yılı perakende açısından oldukça hareketli geçti. Hem ülkemiz, hem de tüm dünya genelinde kapanan perakende işletmeleri (mağazalar), finansal darboğaza girmiş firmalar, ülke ekonomilerini olumsuz yönde etkiledi. Her ne kadar tüketici güven endeksinde çok dramatik düşüşler görülmese de bir şeylerin doğru gitmediği ortada, yaprak dökümü devam ediyor! Buna rağmen perakende sektörünün; sorunlarına çözüm arayışında, hala klasik yaklaşımlara bel bağladığını düşünüyorum. Değişen tüketici ihtiyaç ve davranışları, gelişen teknoloji ve altyapı imkânlarına rağmen tedarikçiden daha fazla indirim almak, daha ucuza satmak, katkısına bakılmaksızın personelden tasarruf etmekle, zor günlerden çıkılacağı, sorunların aşılacağı düşüncesi hâkim…

Aynı şeyleri tekrar ederek farklı sonuçlar beklemek ne kadar anlamlı mı? Perakende sektörünün verimsizlik sorunu Yalın Yönetim felsefesi içinde ele alınamaz mı?  

‘Yalın Düşünce’nin kökleri; daha fazla insan için daha iyi ve herkesin ulaşabileceği (uygun fiyatlı) güvenilir otomobiller sunarak, topluma katkıda bulunacak kalıcı bir organizasyon yaratmak amacıyla yola çıkan Japon Toyota Motor Corporation’a dayanmaktadır. Bu felsefe ile daha büyük bir kitle hedeflenmiş, daha uygun fiyatlı ve güvenilir otomobiller üretilmiştir.   Bildiğiniz gibi (perakendede) yapılan işin aslı, “al-sat” gibi son derece basit bir sürece dayanmaktadır. Ama bu operasyonel süreçleri gereksiz işler ile daha da karmaşık hale getirmek her nedense marifetten sayılmaktadır. Mağaza yerleşiminden, ürün çeşidine, fiyatlandırmadan, promosyonlara varıncaya dek birçok konuda, temel amaç ve faaliyetten uzak yönetim anlayışının değişmesi, verimlilik açısından elzemdir. Yalın Yönetimin felsefi dayanağı, tam da budur.

Öte taraftan işin bu basitliği, zaman zaman cüretkârlığa sebep olmakta; mağaza sayısının artması, çeşitlilik ve büyüyen organizasyon ile sistemsizlik, verimsizliği getirmektedir. Yani ne “o”, ne de “öteki”; ne karmaşıklaştırmak ne de hafife almak doğru değildir.

Esas olan sistemli bir ‘yalın’lıktır.

Hırsı aklının önüne geçmiş, yer kapma bahanesi ile kontrolsüz büyüme hastalığına yakalanmış, EBITDA (amortisman eklenmiş vergi ve faiz öncesi kar) saplantılı perakende yönetimi anlayışı ne mutlu ki iflas etmiştir. Umarım bu tür anlayışlar yerini akla, mantığa ve bilime dayalı yalın yönetim anlayışlarına bırakır. Aksi takdirde yeni yılda dökülen yapraklardan ziyade çürüyen ağaçları konuşuyor olacağız…

Sağlıklı, huzurlu ve bol kazançlı yıllar dilerim.

Saygılarımla,

Devamını Oku

Mehmet Soyarıcı

Mehmet Soyarıcı

POPÜLER