Ercüment Tunçalp
Muz fiyatları üzerine
Uzun zamandan beri küresel anlamda en yüksek muz fiyatlarının bizim ülkemizde gerçekleştiğini ve bunun normal olmadığını yazıyorum. Ancak aşağıda belirttiğim şekilde zengin ülkelerin reyonlarında makul fiyatlar istikrarını korurken bizdeki artış devam ediyor. Fiyatlar 14 liradan başlıyor, 18 liraya kadar çıkıyor. Haftada bir iki gün indirim uygulayarak (semt pazarlarıyla rekabet için) 12 liraya kampanya yapan perakendecilerimiz de var, organik muzu 20-22 liradan başlayarak fiyatlandıranlar da…
Bir ulusal indirim marketimizde ithal muzun fiyatı 14,95 TL’dir. Bir ulusal gurme market zincirinde ithal muz fiyatı 16,95 TL, yerli muz fiyatı 17,50 TL’dir. Bir başka ulusal gurme market zincirinde organik muzun fiyatı 23.99 TL’dir. Bir ulusal süpermarket zincirinde ithal muz 14,99 TL, yerli muz 13,90 TL’dir. Yukardaki fiyatların sadece çok şubeli zincir mağazalara ait olduğunu hatırlatırım. Manav veya müstakil market fiyatları dikkate alınmamıştır.
Görüldüğü gibi pahalılığı sadece ithalat şartlarına bağlamak doğru değildir.
Zira biz aynı zamanda senede 500 bin ton muz üretimi yapan bir ülkeyiz. Üretici olan bir ülkenin bu avantajı tüketici lehine fiyatlara yansımaz mı?
Yansımıyor. Yukardaki fiyatların sadece gümrük vergisi uygulanan ithal muza ait olmadığı açıkça görülmektedir. Yerli muz bazı tezgahlarda 1-2 lira daha pahalı, bazı tezgahlarda da 1-2 lira daha ucuzdur.
Üretici olmayan, sadece ithal muz satan Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın zengin ülkeleri bizden çok daha ucuza vatandaşlarına muz yedirmekteler. Yaygın fiyatlar 1 dolar ve 1 euro civarındadır. Elbette ülkelere ve market zincirlerine göre de küçük farklar vardır. Takdim ediyorum.
Yurt dışı raf fiyatları:
- Almanya’da 1 euro olan normal fiyat, indirimde 89 cent oluyor. Yani 5,5 TL ile 6 TL karşılığıdır (kur 6,19). Organik muzun fiyatı 1,69 eurodur. 10,5 TL karşılığıdır. Bizde bu fiyata normal muz bulunmamaktadır.
- Hollanda’da yaygın fiyat 1 euro ve karşılığı da 6,20 TL’dir.
- İspanya’da 1,29 euro fiyatla satılmaktadır. Karşılığı 8 TL’dir.
- Polonya’da 4 zloty fiyatla satılmaktadır. Karşılığı 5,65 TL’dir (kur 1,41).
- Macaristan’da 1,20 euro olan normal fiyat, indirimde 1 euro olmaktadır.
- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde ithal muz 6,5- 8,95 TL arasında satılmaktadır.
- İsviçre’de 2,60 frank olan normal fiyat, indirimde 1,50 frank oluyor. Kendi ülkelerini pahalı bulan birçok İsviçre vatandaşının sınırdan geçerek toplu alışverişlerini Almanya’dan yaptıklarını hatırlatırım. Böyle bir piyasada bile muz fiyatları 8,5 – 14,90 TL aralığına denk gelmektedir (kur 5,73).
- ABD’de 99 cent- 1,20 dolar aralığında satılmaktadır. Karşılığı en fazla 6,80 TL’dir (kur 5,70).
- Kanada’da 1,50 Kanada dolarına satılmaktadır. 6,5 TL karşılığıdır (kur 4,28).
Mevcut durum bu olduğuna göre sebepleri üzerinde biraz durmak gerekir. Amacımız bu konuya dikkat çekerek hakkaniyetli bir orta yolun bulunmasına yardımcı olmaktır. İthal muza uygulanan yüzde 145,8 düzeyindeki gümrük vergisinin yerli üreticiyi koruma gayesi güttüğü bellidir. Ancak büyüme çağındaki çocuklarımızın beslenme hakkı ile de dengelenmelidir.
Yurt içinde üretilen bir ürünün fiyat çıtası bu kadar yukarda olabilir mi?
Elbette üretici kanadı bu verginin korunmasını istiyor. Haklı olduklarına emin değilim. Ancak muzun dağıtım kanalı paydaşlarından birisine, Mersin Yaş Sebze ve Meyve Hal’inde komisyonculuk yapan Remzi Koldaş’a kulak verebiliriz.
Koldaş, Ocak ayında yaptığı bir açıklamada; “Mersin Halinde Anamur muzunun satış fiyatının 6-6,5 lira arasında değiştiğini” iddia ederek, “herkesin muz yiyebilmesi için ithal muzda gümrük vergisinin kaldırılması gerektiğini” söyledi. Bu durumun Anamur muzunu etkileyip etkilemeyeceği ve Anamurlu üreticilerin tepki gösterip göstermeyecekleri yönündeki soruya Koldaş, “Kilosu 10 TL’de olsa Anamurlular buna karşı gelirler. 1 liraya 1 buçuk liraya mal olan muzu Anamurlular dalında 4 liraya, 5 liraya satıyor. Hâlâ fiyata az diyorlar. “Tüketici kaç liraya yiyecek muzu?” diye de soruyor (Kaynak: Güney Gazetesi).
Anamur Muz Üreticileri Birliği (MUZBİR) Başkanı Hasan Çatkaya’yı da dinleyelim:
“Ülkemizde yaklaşık 500 bin ton muz üretiyoruz. Gelecek yıl 700 bin tona ulaşırız. Ülkenin ihtiyacının tamamını yerli muz karşılar. İthal muzun ülkemize geliş macerası 2 ay, yerli muz ise direk tarladan tezgahadır” diyor.
(Kaynak: www.tamsayfa.net)
Başkan bu söylemiyle nelerin altını çizmiş oluyor?
- Muzda kendi kendimize yeterli olduğumuzun,
- Lojistik maliyette ithal muza göre çok avantajlı olduğumuzun…
Peki neyi söylemiyor?
‘Yüzde 150 vergi yükü olmayan ve rakibe göre lojistik giderde avantaj sağlayan yerli üretici sayesinde fiyatlar yarı yarıya düşer’ demiyor.
Başkan Hasan Çatkaya’nın Retail Türkiye Dergisi’ndeki röportajından bir bölümle devam edelim:
“Bizim de muz üreticileri olarak birlikte hareket etme mekanizmasını artıracak yapılar kurmamız gerekiyor. Büyük marketler muz istiyor ama veremiyoruz, neden?
Bahçemiz var, muzumuz var ama sarartmamız yok. Adama tıra yükleyip ürün veremiyoruz. Bundan sonra marketlere, 5 yıldızlı otellere gideceğiz. ‘Muzu bizden alacaksın, biz sana taze muz göndereceğiz. Muz deponda 10 gün değil, 2 gün duracak’ diyeceğiz” açıklamasında bulunuyor.
Başkan devam ediyor; “Yurt dışındaki muzun raf ömrünün nasıl uzatıldığını bilmiyoruz. Uzmanlarımızın çalışması gerekiyor. Muz yetiştiriciliği konusunda deneyimlerin bir araya getirilip tüm çiftçilere aktarılmasını hedefliyoruz” diyor.
Başkan’dan duyduklarımız esasında her şeyi anlatıyor.
Ülkemizde 1930’lu yıllardan itibaren muz ticari amaçla yetiştiriliyor.
Bu 90 yıllık sürede;
- Kooperatifleşmek için yeni yeni hareketleneceğiz!
- Üretim hızlı şekilde artıyor ama sarartma ünitelerimiz yok!
- Muzun raf ömrünü nasıl uzatacaklarını bilmiyorlar ve uzmanları üretici ülkelere gönderip, gelen bilgileri çiftçilerle henüz yeni paylaşacaklar!
- Marketlere taze muz göndermeye niyetlenmişler ama marketlerin en fazla 2 gün bekleyebilen muzu alamayacaklarını veya yüksek fireyi üstlenemeyeceklerini henüz öğrenememişler.
70’li yıllarda karpitle sarartılan yerli muzu alıp satardık. Eminönü’ndeki Sebze Meyve Hali’ne yakın yerlerde muz odaları vardı. Her gün o odalara girdik çıktık, tüketici olarak da yıllarca afiyetle yedik ve sonra da sağlığa zararlı yöntem olduğunu öğrendik. Şimdi etilen gazı kullanılıyormuş. Onun da ne kadar sağlıklı olduğunu daha sonraki senelerde öğreniriz herhalde!
1985 yılından itibaren ithal muzla tanıştık ve meyve tezgahlarının en gösterişli ürünü oldu. İthalatın başlamasına kadar Migros’un Meyve Sebze Pazarlama Müdürü olarak neler çektiğimi bir ben bilirim. Rakibi olmayan ve talebi karşılamakta zorlanan yerli muzu tok satıcı durumundaki komisyoncunun elinden almak, istediği fiyatı kabul etseniz de deveye hendek atlatmaktan daha zordu.
İthalat başladıktan sonra da yerli muzun krallığı bir müddet daha devam etti. Sonra da koltuğu ithal muza terketti. Her zaman yerli üretimi destekleyen bir kişi olarak itiraf etmeliyim ki; ithalatla birlikte iş hayatımda büyük bir rahatlama yaşadım. Tüketiciyi söylemeye gerek yok, o günlere kadar sadece fotoğraflarda gördüğü bir ürünle makul fiyat ödeyerek tanışmış oldu.
Elbette yerli muz üreticilerinin de sıkıntıları vardır. En önemlisi, dünyanın en büyük ihracatçısı Ekvador’da açık alanda kendiliğinden yetişen muzun, Türkiye’de çoğunlukla örtü altında yetiştirilmesinden kaynaklanan maliyet farkıdır. Ancak rekabette sağlanan avantajlar bu maliyetin çok üstündedir.
İkincisi, yurda kaçak yollardan giren ithal muzun ‘yerli ürün fiyatlarını düşürdüğü’ şikayetidir. Bu kaçağın tüketiciye düşük fiyat olarak yansımadığı çok net bellidir. Aradaki bu farkın kimlerin cebine girdiği ise benim de merak ettiğim bir konudur. Kaçak muzun rafa nasıl yansıdığını görmek isteyenler İran marketlerine bakabilirler. Muzun kilogram fiyatı 29.700 riyal, yani 4 TL karşılığıdır.
Sonuçta; dünyanın en pahalı muzunu yemeyi haketmiyoruz. Yerli muz, ancak üreticiden tüketiciye kadar uzanan dağıtım kanalında yer alan bütün paydaşların ortak hareketi ile hakettiği raf payına kavuşabilir. Rekabetçi fiyat oluşturulması halinde ithal muz kendiliğinden sahneden çekilir. Aksi takdirde kendi ülkesinde bile bu kadar pahalı olan bir ürünün ihracat şansı da olamaz.
Ercüment Tunçalp
Ekonomide aşırı iyimserlik!
Geleceğe dair en olumsuz şartları göz önünde bulundurup, tedbirleri buna göre almak kötümserlik değil, ayakta kalmanın ilk şartıdır. Hayalleri planlara yansıtmak ise çoğu zaman hüsran demektir. Bu gözle 10 ay önce yaptığım yıl sonuna dair yüzde 37’lik enflasyon tahminim tuttu. Elbette bilinen sebeplerle resmi enflasyon yerine İTO’nun yıllık yüzde 37,68 çıkan İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi’ni dikkate aldım. Şimdi de 2026 yılının ‘daha zor’ geçeceğine inanıyorum. Hal böyleyken, bir kısım yazar 2026’dan çok ümitli olduklarını, hatta uçuşa geçeceğimizi yazarken kalemlerinden bal damlıyor. Elbette moral veriyorlar ama bunun nasıl gerçekleşeceğini anlatmıyorlar…
Örneğin;
- Açlık sınırı altında kalan, yetersiz asgari ücret ile daha da zorlanacak çalışanların ve emeklilerin nasıl iyimser olacağını; yüksek kiralar için hangi tedbirlerin alınacağını,
- Yüksek enflasyonun birinci sebebi olan yapısal sorunların halli için bize ulaşmayan hangi müjdeyi duyduklarını,
- Kurun baskılanması devam ederse, ihracatcımızın fiyat rekabeti sorununu nasıl aşacağını, tersi durumda ise ithal hammadde ve ara malların maliyeti artacağından, bu ikilemden nasıl çıkılacağını açıklamıyorlar.
- Bir ülkeye sıcak para, yüksek faiz verilirse veya borsası çok kazandırırsa girer. Buna rağmen içerde faiz düşer ve eksi reel faiz oluşursa, para dövize, altına veya borsaya gider. Kur yükselince de bu enflasyona yansır.
- Reel sektörün 2025 Ekim sonu itibariyle net döviz pozisyon açığı (döviz yükümlülükleri ile döviz varlıkları arasındaki fark) 182,8 milyar dolardır ve artış eğilimi göstermektedir. Bu ihtiyacın da kur riski yarattığı açıktır.
Şirketlerin ayakta kalması için 2025’te yüzde yüze yakın artan iflasların ve konkordatoların nasıl engellenebileceği de bir başka sorundur.
- İsraf bitti mi, tasarruflar devreye girdi mi?
- Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıklamasına göre; Türkiye’nin dış borç stoku 2025 üçüncü çeyrek sonu itibariyle 564,9 milyar dolardır.
Dış borç yükü ise ‘Borç yükü= Borç stoku/GSYH’ hesabıyla ‘564,9/1538= %36,7’dir. Bu iyimser bir tablodur. Çünkü GSYH, TL’den dolara çevrilirken yıllık ortalama dolar kuru dikkate alınıyor. Oysa borç eldeki dolar veya güncel kurdan bulunacak dolar ile ödeniyor. Dolayısıyla GSYH görece daha yüksek, dış borç yükü de düşük çıkıyor.
- Ekonomi ile yakın ilişkisi olan siyasi ısınmanın sona ereceğine dair bir görüntü var mı? Bu iklim yumuşamadan ekonomide iyileşme beklenebilir mi?
- 2025 yılı içinde bir seçim ihtimali yoktu. Oysa 2026 ikinci yarısında ise muhtemelen önümüzde para politikasını, kamu harcamalarını ve buna bağlı olarak finansal koşulları değiştirebilecek bir seçim süreci ihtimali var.
- Henüz yılın başında; İran, Suriye ve hatta bütün dünyanın dengesini bozan Venezuela olaylarının olumsuz ekonomik sonuçları ihtimal dışı mı?
- Bir gazete, İpsos araştırma raporundan aktararak diyor ki; “2015’te yıl içinde 232 kere, yani haftada 4 kez (doğrusu 232/52= 4,46) market alışverişi yapıyorduk. 2025’te yıl içinde 248 kez marketin yolunu tuttuk. Yani artık haftada 5 kez (doğrusu 248/52= 4,76) markete uğruyoruz.”
Hassas bir çalışma ile ortaya çıkan her sonuç değerlidir ama yorum hatalı olursa beklenen fayda sağlanamaz. Yukarda parantez içinde gösterdiğim basit matematik işlemle, 10 yıl sonra haftada 1 gün fazla alışveriş yapıldığı söylemi çelişiyor. Yarım gün bile artış olmadığı ortadadır. Bu haber kısmı…
10 yıl önce tüketici, sadık olduğu marketin kapısından girip alışverişini bir defada bitiriyordu. Şimdi ise ‘fiyatlandırma kaosu’ nedeniyle en az 3 değişik markete uğramadan eve dönemiyor. Yani 2025 yılında artış değil, dramatik bir düşüş olduğu (en az iki alışverişi tek saymak gerekiyor) görülüyor ve fakat bunun değişeceğine dair de bir işaret bulunmuyor. Tersine gelir eşitsizliği artarken, satın alma gücündeki azalış bas bas bağırıyor…
Sonuç olarak; “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” Görüntüden ibaret olmayan her konu da tartışmaya açıktır ve istişare dışında doğruya ulaşmak mümkün değildir. Örneğin ilk bakışta enflasyon kademeli olarak düşüyor değil mi? Şapkayı havaya atmadan önce TÜFE’de gerileme varken, hangi göstergelerde tersine durum olduğuna da bakmalıyız. Yİ-ÜFE Kasım’da yıllık %27,23’ten, Aralık’ta %27.65’e yükselmiş. Bu artan maliyetlerin habercisidir ve bir müddet sonra raf fiyatlarına da yansıyacağını gösteren alarm sistemidir. Çekirdek enflasyon Kasım’da yıllık %30,27’den, Aralık’ta %31,08’e yükselmiş. TÜFE düşerken çekirdek enflasyonda artış görülüyorsa bu daha önemli soruna işarettir. Zira küresel gelişmelere bağlı kontrol dışı (enerji, tütün ve alkol gibi) kategoriler hesap dışı bırakıldığından, enflasyonun kalıcılığı hakkında daha doğru fikir verir ve profesyoneller tarafından özel olarak takip edilir. Artık süreklilik arz eden 50’nin altındaki PMI endeksi ve 100’ün altında kalmayı sürdüren TGE’den, tekrara düşmemek için bahsetmiyorum bile…
Peki, hiç mi olumlu bir şey yok? Elbette var ama yetersiz kalıyor…
Örneğin enflasyonla mücadelede kısmen başarı sağlanabilmesi, önümüzdeki aylar için yukarda saydığım riskleri barındırsa da olumlu gelişme sayılabilir.
CDS (kredi risk primi) değerinin son 6 senede 600’lerden 215’e düşmesi, sıkı para politikasının da katkısı ile ekonomide iyileşme olarak yorumlanabilir.
Ancak yeterli değildir. Fikir vermesi açısından; İsviçre ve Almanya’nın 10’un altındaki, Avustralya, İngiltere ve İspanya’nın 20’nin altındaki, ABD ve AB ülkelerinin 50’nin altındaki değerleriyle birlikte görmek daha açıklayıcı olur.
Böyle bir tablo, 2026’da feraha ermemize yeter mi?
Asgari ücret ve yüzde 20 fazlasına kadar ücret alanların toplam çalışanlara oranı yüzde 62,5 iken; emeklilerin toplam nüfusa oranı yüzde 18,5’dir. (DİSK AR)
Reel sektörün mal ve hizmet üreteceği müşteri profili de çoğunlukla budur.
Temenni kıvamında seslendirmek yerine; tane tane yukardaki ‘acaba’lara açıklık getirilse de bizler de bu sevince memnuniyetle ortak olabilsek…
Ercüment Tunçalp
Çikolata fiyatları neden düşmüyor?
Ülkemizde oldukça fazla küresel çikolata markası bulunduğundan, aşağıda belirteceğim şaşırtan beyanların nereden seslendirildiğinin pek önemi yoktur. Zira bizde de hemen benimsendiğini ve haklılığının tescil edildiğini hayretle izliyoruz…
Geçen yıl kakao fiyatları zirveyi görünce anında fiyatları artıranlar; bu yıl 65 yılın en sert düşüşünü takiben, “stoklarımız var, ucuz kakao ve çikolata market raflarına en erken 2026’nın ikinci yarısında yansıyabilir” diyorlar.
- Yani fiyatlar arttığı zaman depolarda ucuz maliyetli stok yok, fiyatlar düşünce elde pahalı stok var öyle mi?!
- Tüketiciye verilmek istenen; “2026’nın ilk 6 ayında fiyat düşüşü beklemeyin” mesajıdır.
- Bırakınız büyük markaları, küçük işletmelerin bile geçtiğimiz Ağustos ayında, yeni rekoltenin yüksekliği hakkında bilgileri oldu. Bunu göre göre şirketler ellerinde 11 aylık stok (5+6) tutmazlar…
İşte 5 Ağustos 2025 tarihli J.P. Morgan açıklamasından bir özet:
“Arz tarafında, Ekvador’da hava koşullarının iyileşmesi ve yeni dikilen kakao fidanlarının olgunlaşmasıyla birlikte kakao üretiminin 2025/2026 sezonunda artması bekleniyor. 2025’in ikinci yarısına bakıldığında, kakao stoklarının azalması nedeniyle (aynı fikirdeyim) öğütme işlemlerinin mevsimsel olarak düşük kalması muhtemel gözüküyor. Hava koşullarının iyileşmesiyle birlikte kakao üretiminin artması ve durumun fiyatlar üzerinde daha fazla aşağı yönlü baskı oluşturması bekleniyor” deniyordu…
Tekrar ediyorum, Ağustos ayında görünen manzara buydu…
Devam edelim…
- Deneyimli tüccar yeni sezonun rekoltesini görmeden stoğa yüklenmez. Nitekim zaten böyle bir acemiliğin olmadığını, işletmeye ucuz ürün girdiği halde fiyatın düşmediğini birçok kategoride gördük ve seslendirdik. Örneğin Kasım ayının ilk günlerinde; kakao, ayçiçeği yağı ve çam balında bir yıl önceye göre gerçekleşen rekolte artışının fiyatlara neden yansımadığını ve diğer ülkelerin döviz bazında bizden nasıl ucuz kalabildiklerini sormuştum, hâlâ cevap beklemekteyim…
- Kakao hasatı ülkelere göre küçük farklar gösterse de yılda iki hasat dönemi vardır. Birçok bölgede ana hasat Ekim ve Mart ayları arasında; ikinci hasat (orta hasat) ise Mayıs ve Ağustos arasında gerçekleşir.
- Nitekim Eylül ayına geldiğimizde; ABD’de faaliyet gösteren emtia borsası Intercontinental Exchange, “kakaonun ton fiyatının 2024 sonundan Eylül ayına kadar yüzde 40’ın üzerinde gerileyerek 7 bin doların altına indiğini” duyurdu.
- Aynı kaynak Kasım ayında da; “kakaonun ton fiyatının 2024 sonundan bu tarihe kadar yüzde 55’den fazla gerileyerek 5 bin 160 dolar seviyelerine indiğini” bildirdi.
- Aralık başında gördüğümüz manzara ise, 2024’ün sonunda 12.000 $/ton seviyelerine çıkan kakao fiyatının, 2025 sonunda 5.000 $/ton civarına indiğidir.
- Yani markalar kakao fiyatının düşeceğini bugün değil, 5 ay önce öğrendiler. Dolayısıyla 5 ayın üzerine tüketiciye “6 ay daha bekleyeceksin” mesajının haklılığı yoktur.
Buna rağmen önümüzdeki zaman diliminde oluşabilecek ‘bize özel’ senaryoya da bakalım.
- Bazı markalar marketlerde daha aktif olacaklar (yılbaşı aksiyonlarında görüldüğü gibi), indirimli ürünler “stoklarla sınırlı” olacak ve yine eski normal raf fiyatına dönülecektir. Zira artık o seviye kazanılmış haktır!
- Elbette indirimdeki çikolata fiyatları da hak ettiğinden daha pahalıdır. Normal raf fiyatı ise çok daha abartılıdır (Greedflasyon).
- Geçen yıl haklı olarak fiyatlar arttı. Ancak o durumda bile bazı markalar tarafından hissettirmeyecek miktarda gramajlar düşürüldü (Shrinkflasyon).
- Yetmedi, bazı ürünlerde içerik değiştirildi, örneğin kakao yağı yerine ucuz bitkisel yağlar kullanıldı (Skimpflasyon).
Sonuç olarak; normalde çikolata fiyatlarının 2025’in ikinci yarısında etap etap düşürülmesi gerekirken, bu yapılmayıp 6 ay daha süre istenmesinin mantığı yoktur. Kaldı ki küresel uygulamalardan ayrıldığımız husus, yüksek enflasyonun getirdiği fiyatlamadaki bozulmadır. Zira pazara hakim olan firmaların fiyatlarını arz ya da talep koşullarından bağımsız olarak belirleyebilmeleri, tam rekabet piyasasının gelişmesini de engellemektedir.
Şimdi de örneklerle Avrupa’dan nasıl ayrıştığımıza bakalım:
- Toblerone 3×100 gr çikolata Fransa’da 3.78 euro iken, Türkiye’de 14.22 euro (3×239.95= 719.85 TL) fiyata satılmaktadır. Ferrero Rocher 16’lı çikolata Almanya’da 1.99 euro iken, Türkiye’de 4.62 euro (233.95 TL) fiyata satılmaktadır.
- “Yukardaki ürünler ithal” diyecekler için yerli üretim ile devam edelim. Gebze’de fabrikası olan bir İsviçre markasının 90 gr çikolatası Almanya’da 1.04 euro iken, Türkiye’de 3.15 euro (159.95 TL) fiyata satılmaktadır. Bu marka nasıl oluyorda euro bazında 3 katı fiyatla raflarımızda yer alabiliyor?
Bitmedi. Avrupa’da Penny, Rewe, Edeka ve Kaufland 79 cente kadar bu ürünün fiyatlarını düşürdüler.
- Ülkemizde 1 euro’ya yerli 60 gr çikolata yokken, Avrupa’da 100 gramı 1 euro olan kaliteli çikolata bulmak nasıl mümkün olabiliyor?
- Elbette Avrupa’da da 4 euro’yu bulan lüks ürünler var ama konumuz o değil.
- Sonuç olarak; her fiyat yüksekliğinin maliyet kaynaklı olmadığını belirtmek istedim. Nitekim Avrupa’nın en pahalı iki ülkesinden biri olan Norveç’te yapılan bir alışverişin tutarı nadir de olsa bizden daha yüksek çıktı. Ancak bu ülkede bile 3 kalem ürün; kırmızı et, muz ve çikolata euro bazında oldukça farklı şekilde ucuz çıktı. İlk ikisini çok yazdım, çikolataya sıra biraz geç geldi.
Ercüment Tunçalp
2025 Nobel Ekonomi Ödülü ve ‘Yaratıcı yıkım’
Joel Makyr, Philippe Aghion, Peter Howitt adlı üç ekonomist, teknolojik yeniliklerin ekonomik büyümeyi nasıl şekillendirdiğine dair derinlemesine ve dönüştürücü çalışmaları nedeniyle Nobel Ödülü’ne layık görüldüler.
1992’de geliştirdikleri “Yaratıcı yıkım” modeli ile ekonomik büyüme teorilerinde çığır açtılar. Yaratıcı yıkım; yeni fikirlerin ve teknolojilerin, eski üretim yöntemlerini ve iş modellerini ortadan kaldırarak, yerlerine daha verimli ve yenilikçi alternatifler getirilmesi sürecini tanımlar. Bu modelde girişimciler ve firmalar daha iyi ürünler ve süreçler geliştirdikçe ekonomideki verimlilik artar. Ancak bu yenilik süreci aynı zamanda mevcut firmaların, teknolojilerin ve istihdam biçimlerinin devre dışı kalmasına da neden olur. Model ekonomik büyümenin yalnızca daha fazla üretmekle değil, daha yenilikçi ve verimli üretim yolları bulmakla mümkün olduğunu savunur. Ayrıca kamu politikalarının eğitim, Ar Ge destekleri ve rekabet düzenlemeleriyle bu süreci hızlandırabileceğine veya yavaşlatabileceğine vurgu yapar. (Forbes)
Dolayısıyla Nobel Ekonomi Ödülü çok değerli bir çalışmaya verilmiştir.
Çünkü;
- Kuru kuruya büyümenin önemli olmadığına dair vurgu vardır. Yani büyümenin sadece rakamsal veri olmadığı, katma değeri artırmadan ister ülke yönetiminde isterse şirket yönetiminde tek başına işe yaramayacağı belirtiliyor. Örneğin geleneksel büyüme modellerinde, “enflasyonla mücadelenin de kazanılacağı” söyleniyorsa, bunun da o kadar kolay olmadığı anlaşılıyor.
- Kamu politikalarının öncelikle eğitim ve Ar-Ge destekleri ile sürece olumlu ya da olumsuz etkisinin altı çizilmektedir. Ülkemiz yıldan yıla bu konularda ilerleme kaydetse de gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında Ar-Ge harcamaları hâlâ çok düşük seviyededir. Kaliteli insan kaynağımızı önce ülkede tutmak, sonra da özgür çalışma ortamı sağlayarak yaratıcılığı teşvik etmek gerekiyor.
- Verimlilik bu sürecin olmazsa olmazıdır. Çünkü bu olmadan maliyetlerin düşürülemeyeceği ve rekabetçi olunamayacağı çok açıktır. Verimsizlik son zamanlarda birçok ülkeden daha pahalı kalmamızın ana nedenleri arasındadır.
- Bu süreçte sürekli yaratıcılık yanında yıkımın da olağan sonuç olduğunun altı çizilmektedir. Teknolojik gelişmeye ve yaratıcılıkla desteklenen yatırıma önem vermeyen şirketlerin sistem dışında kalacağı hatırlatılmaktadır.
- Gerçek rekabetin eski üretim modellerini terketmekten geçtiği belirtilmektedir. Bu konuda devletin yönlendirici rolü önemsenmelidir.
‘Yaratıcı yıkım’ın temelleri çok eskiye dayanıyor. Her ne kadar çalışma övgüye değer olsa da hangi noktadan itibaren geliştirildiğini de bilmemiz gerekiyor. Avusturyalı Amerikan ekonomist Joseph Schumpeter’in (1883-1950) bir ekonomik inovasyon ve iş döngüsü teorisi olarak popülarize ettiği ekonomideki bir konsepttir. Teknolojik inovasyonun ekonomik büyüme konusundaki önemine vurgu yapan ilk kişidir. Schumpeter’e göre piyasada asıl önemli olan rekabet, aynı malları üreten firmalar arasındaki fiyat rekabeti değil, mevcut firmaların varlıklarını tehlikeye düşüren rekabettir. (Wikipedia)
Elbette ülkemizde sayıları az da olsa ikinci tercihi uygulayan şirketler vardır. Örneğin Migros’un perakende sektöründe hep ‘ilkleri uygulayan şirket’ özelliği tesadüf olmayıp, yukardaki anlayıştan kaynaklanmaktadır. Burada amaç pazar payı peşinde koşmak yerine, pazarın bütününü hedef almaktır. Yakında başka bir yazıda ölçek ekonomisinin şirketleri nasıl diri tuttuğunu ve buna ulaşmak üzere sağlıklı büyümenin nasıl sağlanacağını konu edeceğim.
Yaratıcı yıkım projesine göre sistem, daha iyisi geldiğinde mevcut şirketi feda edebilmelidir. Örneğin devlet dvd’ler ortaya çıktığında, dvd üreten firmalara karşı video kaset üreten firmaları korumaya çalışmamalıdır. Ya da polaroid fotoğraf makinasını üreten firmayı dijital fotoğraf makinası üreten firmalara karşı korumamalıdır. Daha iyisi geldiğinde önceki firmalar ortadan kalkabilmelidir. Ne kadar acımasız olduğu kabul görse de ancak yenilikçi yatırım politikaları ile şirketlerin ayakta kalabileceği anlatılmaktadır.
Burada devletin üstleneceği rol de ihmal edilmemiştir.
Yukarda ülkemizden başarılı bir örnek vermiştim. Küresel genişlikte de hem olumsuz hem de olumlu çok sayıda örnek bulunmaktadır. İşte bir tane de onlardan…
Bir zamanlar fotoğrafçılık denilince akla ilk gelen markalardan biri Kodak’tı.
Yıllar önce fotoğraflar film üzerine çekiliyor, sonrasında bastırılıyordu. Sonradan dijital fotoğrafçılık alanında gelişmeler yaşanırken, Kodak bu alana ilgisiz kaldı. Bunun sonucunda da 2012 yılında şirket iflas başvurusunda bulundu. Günümüzde ise artık marka bilinirliği iyice zayıfladı.
Sonuç olarak; yaratıcı yıkımın temelleri çok eskiye dayansa da 2025 Nobel Ödülü’nün bunu geliştirerek iş hayatına kazandıran bir çalışmaya verilmesi çok değerlidir.
Önceliğin büyümeye değil değişime verilmesi zaten kendiliğinden o hedefe götürecektir. Güney Kore, Japonya ve ABD modelleri incelenmeye değerdir.
Yıllardır benchmarking (kıyaslama) konusunun üzerinde çok fazla duruyorum. Belki bıktırıcı olmuş olabilir ama hedefin şirketi dinç tutmak ve ayakta kalmak olduğu düşünülürse; ülke içinde bulunamayan yenilikçi hareketleri diğer ülkelerde takip etmek, hatta bu sayede yaratıcı olabilmek de mümkündür. Zira üretici, tedarikçi, perakendeci ve çalışan açısından enkazın altında kalmamak gerekiyor. Devlet politikalarıyla da desteklenirse biz bunu başarırız…

Abdurrahman
28 Aralık 2021 saat: 13:59
İthal Muz 1 euro oldu diyelim:
Aralık 2021’de Euro 20 TL olduğu zaman ithal muz 20 TL olacaktı, ama o sıralar markette Anamur Muzu 8-10 TL’ye satılıyordu.
İthal muza yüklenen vergi ve aynı anda yerli muza sürekli artan teşviklerle, son 5 yılda muz üretimi 3 kat arttı.
Zamanla ithal muza ihtiyaç düşmüş olacağını ve muz üretimi tam kapasiteye ulaştığını gördüğümüzde, yerli muzu 1 Euro’nun hep daha altında fiyatlara yiyor olacağız.
Gelecekte en alt gelir grubunun da muza erişebilirliğini temin etmek istiyorsak, bu önlemler devam etmelidir.
Bir emsal olarak ABD’nin her daim zararına dahi olsa ölü petrol kuyularından üretim yaptığını unutmayalım.