Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Satın alma gücü böyle düşüyor

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Şubat enflasyonu yıllık olarak yüzde 15,61’e yükseldi. Bize göre herhangi bir sürpriz yoktur. 3-4 ay önceki öngörülerimiz arşivde duruyor. Enflasyonun düşüşe geçeceğine dair görüşler ise internet ortamında kolayca bulunabilir.

Beklenen enflasyon çok hassas bir konudur. Çünkü reel faiz buna göre hesaplanır. Ancak altı ay sonraki enflasyonu ne kadar düşük tahmin ederseniz o kadar yüksek reel faiz verdiğinizi ilan etmiş olursunuz. Sonra da vatandaş vade sonu geldiğinde eksi reel faiz aldığını görünce iş işten geçmiş olur.

TCMB yönetiminin değiştiği tarihe kadar uzunca bir süre reel faiz eksi idi. Yeni yönetimle birlikte politika faizinin artırılması sonucunda reel faiz artıya geçmişti. Ancak enflasyonun yükselme eğilimi ile birlikte tekrar eksi reel faize dönülmüş oldu.

Şu anda MB politika faizi yüzde 17 olup, buna göre reel faiz eksidir. Piyasada ayaküstü hesaplandığı şekilde Reel faiz = %17- %15,61 = %1,39 değildir.

Bu hesap, nominal faizden %5 stopaj kesintisinden sonra kalan net nominal faize göre yapılır. Net nominal faiz yüzde 16,15’e düşeceğinden, beklenen enflasyon da en az 1 puan fazlasıyla yüzde 16,61’e yükseleceğinden; Reel faiz = 16,15 – 16,61 = -%0,46 çıkar. İnce hesapla (başka bir formülle) küçük bir değişiklik olabilir ama sonuç pek fazla değişmez.

Eksi reel faiz, tasarruf sahibinin satın alma gücünü zayıflatır. İşte bunun için korunma iç güdüsü ile TL’den kaçış yaşanmıştır. Dolayısıyla 18 Marttaki PPK toplantısında faiz artışı beklemekteyim.

Tüketici, bir taraftan yüksek enflasyon ve devamlı artan fiyatlardan olumsuz etkilenirken, diğer taraftan da tasarruflarının erimesi endişesini taşımaktadır.

Evet stopaj oranlarının düşürülmesi ve faiz oranlarının enflasyona göre ayarlanması olumlu bir gelişmedir ama yukarda anlattığım sebeplerden dolayı dolarizasyonun önlenmesine yetmemektedir.

Çünkü ekonomi yönetimindeki değişikliğin ardından, 675 baz puanlık faiz artışı ile birlikte dolar 7,52’den 6,95’e kadar düşmüştü. Şimdi 7,65’i geçmiştir. Evet ABD tahvil getirilerinin yeniden yükselmesi küresel piyasalarda baskı unsuru olmaya devam ediyor ama TL en sert kayıpların yaşandığı birkaç para biriminden biri oluyor. Yani sebep küresel iken, sonucu bize özel olabiliyor.

İşte önemli sorun budur. Zira beklenen enflasyonu da olumsuz etkiliyor.

Enflasyonu düşük seviyede yaşayan batı ülkelerinde ise; 2 sene boyunca değişmeyen fiyatları ve 2 sene arayla aynı alışverişi aynı fiş tutarı ile gerçekleştirenleri canlı örneklerle çok anlattık. İşte satın alma gücü budur.

TCMB’nın, geçtiğimiz günlerde bankalara gönderdiği bir yazışmada; “Bankanızdan yapılacak nakit çekilişlerinde küçük kupürlü banknot talebinin artırılması, hane halkının doğrudan nakde ulaşım kanallarından olan ATM’lerde 200 TL’lik kupürlere yer verilmemesi, bankamız politikalarına katkı sağlayacaktır” deniyor. Evet gelir seviyesine göre bu bir kolaylıktır. Ancak satın alma gücüne ve enflasyonla mücadeleye katkı yapacağını beklemek fazla iyimserlik olur.

Bir bankacı bu konuda demiş ki; “Bir ülkede kupürler ne kadar büyürse satın alma gücü o kadar düşer.” Hiç ilgisi yoktur. Paranın birim değeri aynı, fiyatlar seviyesi aynı, tüketici geliri aynı kaldıktan sonra hiçbir değişiklik olmaz.

Ama başka bir şey olur!

Göz yanılması ile tüketici motivasyonunda fark oluşabilir. Buna dayanarak da böyle bir algı yönetimi tercih edilmiş olabilir. Evet vatandaşın satın alma gücü düştü, çünkü reel geliri azaldı. Yoksa cüzdanındaki 1.000 TL parası, 5 adet 200 TL’den veya 20 adet 50 TL’den oluşsa, yapacağı alışverişin miktarı değişmez, sadece cüzdanın şişkinliği değişir. Bu durumdan tüketici psikolojisinin ne kadar etkileneceğine ise tıp uzmanları karar verebilirler.

Tüketiciyi korumak adına gösterilen çabalar olumlu olsa da bu konuda yeterli bir ilerleme kaydedilemiyor. Spekülatif piyasa yapısı, stokçuluk ve oligopol yapı ile mücadele kazanılmadan enflasyon tek haneli rakamlara inemez.

Kur artışları hak ettiği ölçüde enflasyona yansısa öpüp başımıza koyalım. Daha yüksek oranda yansıdığı yetmiyormuş gibi kur düştüğünde de fiyatlar geri gelmiyor. Stoktaki ‘eski mala yeni fiyat’ sıradan bir uygulamadır ve bazı çevrelerin iştahını da en fazla kabartan budur.

Geçmiş yazılarımda da belirttiğim gibi enflasyon sadece faiz silahı ile düşürülemez. Zira MB’nın elindeki araçlar talep enflasyonuna çare olsa bile maliyet enflasyonu için daha fazlasına ihtiyaç vardır. Bunu bir milli mücadele olarak kabullenmek ve bütün engelleri en fazla katılımla aşmak zorundayız.

Bir de yapısal reformların küresel standartlar da dikkate alınarak ve daha fazla gecikmeden açıklanması gerekiyor. Güven artışıyla, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarından gelecek kaynağın tarımsal üretime, sanayileşmeye ve teknolojik gelişmeye katkısı sağlanabilecektir.

Bu geciktiği için orta gelir tuzağına düşmüş bulunuyoruz.

Orta gelir tuzağı; bir ülkede kişi başına gelir düzeyinin belirli bir noktadan ileriye gidememesi, patinaj yapması demektir. Eğer biz bu durumda olsaydık bile, yine de halimize şükredebilirdik…

Oysa dolar bazında 13 yıl önceki gelirin de altına düşmüşüz.

2007 yılında kişi başı gelirimiz 9.656 dolardı, 2013 yılında 12.480 dolara çıktı. Orada kalamadık ve kademe kademe düşerek 2020 yılında 8.599 dolara kadar geriledik. Oysa 2023 hedefimiz 25.000 dolardı.

Dünyada kişi başı gelir artarken, tersini yaşamak yoksullaşmak demektir.

Perakende sektörü şimdilik bu durumdaki tüketiciye satış yapmaktadır. O ne kadar iyi tanınırsa planlar da o kadar gerçekçi hazırlanabilecektir.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyonun kazananları…

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyondan ek kâr sağlayanları sık sık gündeme getiriyoruz ve istatistiki verilerle de bunu destekliyoruz. Bu arada gelirini reel olarak enflasyon kadar artıramayan kesimin kaybını da Gini katsayılarını takip ederek kıyaslamalı şekilde aktarıyoruz. Sabit gelirlinin enflasyondan nasıl korunacağına dair de fikirler üretmeye çalışıyoruz. Kısaca, en az beş yıldır enflasyon hız kesmediği için servet dağılımındaki bozulmanın daha da artacağından bahsetmekteyiz. Dolayısıyla yüksek enflasyonun kaybedenleri bellidir…

Buradan hareketle geçen bu sürede nereden nereye geldiğimizi; dışardan bakan bir kuruluşun raporundan daha iyi anlama imkanı bulabiliriz.

Araştırmayı yapan Knight Frank, 1896 yılında kurulan ve merkezi Londra’da bulunan, 70’den fazla ülkede faaliyeti olan 130 yıllık bir gayrimenkul danışmanlık grubudur.

“Knight Frank 2026 Servet Raporu”na göre, Türkiye ultra zengin artış hızında Avrupa ikincisi çıkmış. Yani enflasyon oranında Avrupa birincisi, zengin yaratmada Avrupa ikincisi olmuşuz. Esasında bu iki özellik yan yana geldikten sonra başka bir söze gerek kalmasa da raporun bize ait kısmına göz atalım…

Raporda, Türkiye’nin 30 milyon dolar üzeri serveti olanların sayısında son beş yılda en hızlı artışın gerçekleştiği birkaç ülke arasına girdiği açıklanıyor.

Euronews’in haberinde, rapordaki en dikkat çekici verilerden biri Türkiye’ye ait 2021-2026 yılları arasındaki beş yıllık süreci kapsayan verilere göre; Türkiye yüzde 94’lük zengin artış hızıyla Polonya’nın (yüzde 109) ardından Avrupa’da ultra zengin nüfusu en hızlı büyüyen ikinci ülke olmuş. Bu dönemde Türkiye’de asgari net serveti 30 milyon dolar olanlar grubuna 2 bin 34 kişi daha katılmış. Dolayısıyla bana “enflasyonun kazananı mı olur?” şeklinde eleştirel soru yöneltenlere bu tabloyu ithaf ediyorum…

Esasında bunu anlamak için iktisatçı olmaya da gerek yoktur. Zira basit bir mantık yürütmeyle kazanan da kaybeden de apaçık ortadadır. Yüksek enflasyon her ay fiyatlar genel seviyesini artırırken, 12 ay boyunca asgari ücreti değişmeyen (diğer sabit gelirliler de öyle), yani harcaması artarken geliri sabit kalan vatandaş kaybeden taraftadır…

Diğer tarafta ise;

  • Kendi ürününe fiyat belirleme özgürlüğü olanlar ve kâr marjını artırma imkanı bulanlar,
  • Yüksek mevduat hesabından faiz geliri sağlayanlar,
  • Kur Korumalı Mevduat (KKM) sayesinde, enflasyon ortamında kaybetme ihtimali bulunmayan ama kazanma ihtimali daha yüksek olanlar,
  • Genellikle enflasyon üzerinde değer kazanan; gayrimenkul, altın ve benzeri fiziksel varlıklara sahip olanlar,
  • Ürünü veya hammaddeyi eski fiyattan stoklayıp, enflasyon desteği ile yüksek fiyattan satanlar,
  • Sabit faizle borç alıp (örneğin konut kredisi) enflasyonun erittiği para değeri sayesinde borcunu azaltanlar…

Yukarda belirttiğim kazançlar, piyasa şartlarının sağladığı avantajlardır.

Bir de bu kadarıyla yetinmeyip, fırsatçı enflasyonu yaratanlar, kayıt dışına kayarak kendilerine vergi tasarrufu (!) sağlayanları da görmek mümkündür.

“Konkordato sayıları yıldan yıla bu kadar hızlı artarken, bu tespitler biraz iddialı olmuyor mu?” denebilir. Benim sorum da “Konkordato ilan eden veya şirketi iflas eden bir iş adamının lüks konutunu ve pahalı arabasını terk ettiğini hiç  gördünüz mü?” olur. Cevap bellidir; fakir şirketin zengin patronu safrayı attıktan sonra yaşam kalitesinde kayıp yaşamadığı gibi neşesi de hiç eksilmez.

Batı ülkelerinde ise, konkordato talebi kabul gören iş adamının ilk etapta mal varlığına el konur ve borçlarını devlet üstlenir. Şirket sahibi de asgari ücretle maaşa bağlanır. Süreç sonunda borçlar kapanmışsa el konan mallar iade edilir.

Böylece bizdeki gibi her konkordato ilan edenin onlarca mağdur alacaklısı da olmaz. Burada adil olmayan bir husus yok herhalde…

Sonuç olarak; dar gelirli vatandaş yüksek enflasyonu yaratmadığı halde bunun faturasını ödüyor. Fiyatını kendi belirleyen de hem enflasyon yaratıyor hem de bunun üzerinden ek kazanç sağlayabiliyor.

Elbette topluma karşı sorumluluk sahibi iş insanlarının sayısı da az değildir. Sadece kâr elde etmeyi değil, çevreye, çalışanlara ve topluma değer katmayı hedefleyenleri de bu bakımdan tenzih ediyorum.

Onların da hayat pahalılığının sürekli arttığını (hem de döviz bazında) ve büyük halk kesiminin hayat standardını düşürdüğünü kabul ettiklerini biliyorum.

Satın alma gücü paritesi hesaplamalarında küresel standart ve referans ülkesi olan ABD’de, aynı perakendeciden (Costco) iki yıl ara ile yapılan iki alışveriş (2019-2021) tutarının değişmediğini gösterdik. Bununla da yetinmedik, yerli markalarımızın bile ABD’de dolar bazında ülkemizden daha ucuza satıldığını yerinden aktardık. Dolayısıyla ABD tüketicisinin artan geliri ve değişmeyen harcaması ile refahını sürekli artırdığı gerçekken; onu sabit bir nirengi noktası yapıp, bizi de sanal olarak ona yaklaştırmaları yanlışını da göstermiş olduk.

Bu durum sürdülebilir değildir. Vatanını milletini seven herkesin enflasyonla mücadeleye destek olması gerekir.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün referans alacağımız iki önemli sözü ile bitirelim; “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır” ve “Hiçbir millet yoktur ki, ahlâk esaslarına dayanmadan yükselebilsin.”

Not: Savaş nedeniyle son aylarda artan petrol fiyatları konumuzun dışındadır.
Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Satın alma gücü paritesinin çelişkileri

Ercüment Tunçalp

Bu konuda yıllardır SAGP’nin tüketici satın alma gücünü yansıtmadığını örneklerle açıklıyorum. Tamamının görülebilmesi için de yazının sonuna diğer yazılarımın linklerini ilave ediyorum…

OECD’nin “Vergi ücretleri 2026” raporuna göre, yıllık ortalama maaşlar Türkiye’de 18.590 Euro ile İsviçre’de 107.487 Euro arasında değişiyor. 22’si Avrupa Birliği (AB) üyesi olan toplam 27 Avrupa ülkesini kapsayan verilerde; İsviçre’nin arkasında İzlanda 85.950 Euro, Lüksemburg 77.844 Euro, Danimarka 71.961 Euro, Hollanda 69.028 Euro, Norveç 68.420 Euro, Almanya 66.700 Euro, İngiltere 65.340 Euro şeklinde sıralanıyorlar. Slovakya, 19.590 Euro ile AB içindeki en düşük yıllık maaşa sahip ülke konumunda…

Türkiye nominal bazda sonuncu sıradayken, nasıl oluyorsa SAGP devreye girdiğinde 54.700 dolara yükselen (yaklaşık 3 kat) yıllık brüt ücretle 9 basamak birden yükselerek 18. sıraya yerleşiyor. Yani satın alma gücümüz artıyor!

Peki dolar ve euro bazında en yüksek raf fiyatları bizdeyken, en düşük ücretlerin de bizde olduğu açıklanmışken; SAGP bizi hangi araçla uçuruyor acaba?

İşte çelişki tam da burada oluşuyor. Belki de bizdeki fiyatların yarısını alıyorlar.

Elbette bu işin şaka tarafı ama inanın mantıklı bir açıklamasını bulamıyorum.

Şimdi en güncel ve canlı örneği veriyorum…

Önce yukardaki raporda yer alan; ortalama yıllık maaşın İngiltere’de 65.340 Euro, Türkiye’de 18.590 Euro olduğunu kenara not edelim. Yani biri diğerinin 3,5 katıdır. Ancak SAGP’nin sihirli eli değince, İngiltere ortalama yıllık maaşı 63.690 euro’ya inerken, Türkiye’deki yıllık ortalama maaş 54.700 euro’ya çıkıyor. Yani biz İngiltere’yi satın alma gücü olarak neredeyse yakalıyoruz!

Bunca zaman harcayarak, fiyat seviyelerimizi dolar ve euro bazında diğer ülkelerle kıyaslamışken (şimdilik 38 ülke), tam kendimden şüpheye düşecekken; geçen ay içinde Türkiye’de yaşayan bir İngiliz gazeteci de İngiltere–Türkiye arasında market fiyatlarını kıyaslamış. Sonuç, sterlin bazında Türkiye fiyatları yüzde 63 fazla çıkmış. Tam 6 yıl önce benim yaptığım kıyaslamada ise bizdeki alışveriş yüzde 48 fazla çıkmıştı. Yani bu durumun istikrar kazandığı bellidir. O zaman sormak hakkımız değil mi;“Bu fiyatları nereden alıyorsunuz ?” diye…

Denebilir ki; “Sen sadece gıda başta olmak üzere temel ihtiyaç maddelerini kıyaslıyorsun. Oysa SAGP hesabında daha geniş bir liste var.”

Evet, doğrudur ama ben ağırlıkları en fazla olan ürünleri esas aldığım için oranlar en çok 1-2 puan değişir, fiyatlar genel seviyesindeki şaşırtan durum değişmez.

Kaldı ki, yaptığım kıyaslamalarda satın alma gücümüz sadece Moldova’dan yüksek çıkmıştır. Fiyatlardaki yüksekliğimiz devam etse de, gelir farkından durum lehimize dönmüştür.

Neticede, yukardaki örnekte; bizim vatandaşımızın geliri İngiliz tüketiciye göre yüzde 71 daha az, harcaması da yüzde 63 daha fazlayken, SAGP mucitlerinin (IMF, Dünya Bankası gibi) hesabına göre satın alma gücünün eşitlenmesine yüzde 15 fark kalmıştır. Ne kadar inandırıcı değil mi?

Bitmedi, şimdi daha ilginç kısma geliyoruz…

Güya Türkiye, ‘satın alma gücü paritesi’ne göre yıllık brüt ücrette 54.700 dolar seviyesine yükselince; Polonya’yı, Yunanistan’ı, Macaristan’ı ve Portekiz’i satın alma gücü olarak geride bırakmış oluyor!

Şimdi kendi araştırma sonuçlarımı açıklıyorum…

  • Polonya vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 12 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 5,5 defa yapabilmektedir.
  • Yunanistan vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 13 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 5 defa yapabilmektedir.
  • Macaristan vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 10 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 3 defa yapabilmektedir.
  • Portekiz vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 4 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 1,6 defa yapabilmektedir.

Görüldüğü gibi geride bıraktığımız söylenen ülkelerle aramızda 2-3 katı aşan, bizim aleyhimize satın alma gücü farkı vardır. Nasıl ölçerseniz ölçün; bu farkın kısa zamanda kapanması ve bizim öne geçmemiz hiç mümkün değildir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilan ettiği üzere; yurt dışında kesilen kurbanlık hayvan başına talep edilen para 7.000 TL iken, yurt içinde talep edilen para 18.000 TL’dir (Onur Çanakçı). Bu şekilde, bir resmi kurum tarafından yurt dışında 7.000 TL olan etin, Türkiye’deki karşılığının 18.000 TL olduğu tescil edilmiş oluyor. Bizim et spekülatörleri ise hâlâ gayretlerini sürdürüyor…

Yaklaşık 1.300 dolarlık kişi başı gelire sahip Tanzanya’da, sadece Türkiye’den gelen emekli maaşı ile yaşayan vatandaşımız (bi belgeselci), “Burada asgari ücret 100 dolar. Türkiye’deki 500 doların 2.000 dolar olması gerekiyor ki, buradaki rahatlıkta bir geçim mümkün olabilsin” diyor.

“Sığır ve kuzu eti 150 lira, Tanzanya halkı et yiyor, bana bile gına geldi et yemekten, burada ekmek yenmiyor” diye de devam ediyor.

“Gelirken arabamı (Dacia marka) 600 bin liraya sattım, buradaki arabamı (4×4 Toyoto) 5.000 dolara (225 bin TL) aldım. Oturduğum bahçe içindeki 200 metrekare evin aylık kirası 150 dolar (6.750 TL) “ diye bitiriyor.

İşte bu da hayatın içinden…

Sonuç olarak; kişi başı gelirde 10 katına sahip olmamıza rağmen, bizdeki gelir dağılımı eşitsizliği bu fakir Afrika ülkesini bile bizim emeklimiz için daha cazip hale getiriyor…

Daha ne olsun?


Ekler:

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (38) İspanya

Ercüment Tunçalp

İspanya Avrupa’nın güney batısında yer alan ve Kuzey Afrika’da bazı topraklara sahip olan bir ülkedir. Sınır komşuları, kuzeyde Fransa ve Andorra, doğu ve güneyde Akdeniz ve Cebelitarık, batıda ise Portekiz ve Atlas Okyanusu’dur. Başkenti ve en büyük şehri Madrid’dir.

Yüzölçümü 506.030 kilometre karedir. Nüfusu 48 milyondur.

IMF verilerine göre İspanya, 2025 yılı itibariyle tahmini olarak 1,9 trilyon dolarlık GSYİH’si ile 190 ülke arasında dünyanın 12. büyük ekonomisidir.

38.040 dolarlık kişi başı geliri ile de 34. sırada yer almaktadır.

  • Turizm geleneksel olarak ülkenin en önemli sektörlerinden biridir. İspanya, Dünya’da Fransa’dan sonra en fazla ziyaret edilen ikinci ülkedir. 2025 yılında 97 milyon turist ağırlamıştır. Turizm geliri 135 milyar Euro’dur (159 milyar dolar).

Türkiye’nin ağırladığı turist sayısı 64 milyon olup, turizm geliri 65 milyar dolardır. Yani turist sayısı bizden yüzde 52 fazla iken, turizm geliri yüzde 145 fazladır. Nedeni, İspanya turizm sektörü, nicelik (miktar) üzerine değil, nitelik (kalite) üzerine yoğunlaşmıştır.

  • İspanya’da maaşlar genellikle 12 ay değil, 14 taksit (yaz ve noel dönemlerinde çift maaş) şeklinde ödenir. 14 aylık tutarın 12 aya bölünmesi ile bulunan asgari ücretin brütü yaklaşık 1.400 euro ve neti yaklaşık 1.125 euro’dur. Bizim asgari ücretimiz de 538 euro

Ancak daha önemli fark; İspanya’da asgari ücretle çalışan oranının, toplam çalışanlar içinde yaklaşık yüzde 5 seviyesinde olmasıdır. AB içindeki en düşük oranlar arasında yer alır. Biz ise yüzde 48 oranımızla Avrupa ülkeleri arasında asgari ücretle çalışma oranı en yüksek ülke konumundayız. Yani yüzde 5 ile yüzde 48’i kıyaslayacağız. Bunun da dikkate alınması iyi olur.

  • Yıllık tüketici enflasyonu 2025 yılında yüzde 2,4 çıkmıştır.
  • İspanya’nın market zincirleri; Mercadona (lider ve orta fiyat seviyesi), Carrefour, Lidl (discount), Aldi (discount), Dia (discount), El Corte Ingles (lüks), Eroski, Esclat, Alkompo, Mas’tır (bakkal zinciri).

Şimdi de alışveriş kıyaslamamıza geçelim…

  • Alışverişin tarihi: 10 Nisan 2026.
  • Alışverişi yapan Mert Filizoğlu ve eşine teşekkürler…
  • Alışverişin yapıldığı yer bir semt marketidir (tahminen Eroski). Bizdeki fiyatlar ise iki büyük zincirimizden alınmıştır.
  • Güncel euro kuru 52,16 TL’dir.
  • İspanya alışverişi 154,07 euro tutmuştur. Aynı alışveriş ülkemizde 198,49 euro (10.356 TL) çıkmıştır. Bu şekilde bizdeki alışverişin toplamı döviz bazında yüzde 29 daha fazladır.
  • 45 ürünlük listenin 21 çeşidinde biz ucuzuz. Ancak bunların 13’ü meyve sebze çeşidi olup; pahalı olan ürünlerdeki farkımız bizdeki alışveriş tutarını şişirmiştir.

Bira (%136), yumuşatıcı (%71), pirinç (%107), ton balığı (%213), Antep fıstığı (%198), beyaz peynir (%173), yoğurt (%84), hamburger köfte (%124), dana eti (%55), yeşil biber (%65), muz (%155) bizde daha pahalı olan ürünlerdir.

  • İspanya vatandaşının geliri yüzde 109 fazlayken, bizim vatandaşımızın harcaması da yüzde 29 daha fazladır. Satın alma gücünde iki tarafı birbirinden uzaklaştıran bu sonuçtur.
  • İspanya vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ayda 7,3 defa yapabilirken, bizim vatandaşımız aylık geliri ile aynı alışverişi 1 ayda 2,7 defa tekrarlayabilmektedir. Başka bir ifade ile İspanya vatandaşı gelirinin yüzde 14’ünü bu alışverişe harcarken, bizim vatandaşımız aynı alışverişe gelirinin yüzde 37’sini ayırmak zorundadır.

Sonuç olarak; SAGP ile kişi başı gelirlerin birbirine yaklaşması aldatıcıdır. Zira gerçek gelir ile fiyat seviyesi yan yana gelmeden satın alma gücü anlaşılamaz.

 

NOT: “Batı ülkelerinde 1 saatlik net asgari ücret ile neler alınabilir ve aynı ürünler bizim ülkemizde kaç saatlik çalışmayla elde edilebilir” kıyaslamalarına devam ediyoruz. Bu defa İsviçre’yi konu edeceğiz. İsviçre Avrupa’nın en pahalı ülkesidir ama herhalde bizden sonra!

Bu ülkede federal asgari ücret bulunmaz. Ücretler genellikle sendikalar arasında müzakere edilen sözleşmelerle belirlenir. Minimum saatlik ücretten giderek 25 Fr x 160 saat= 4.000 Fr aylık ücret 2026 için dikkate alınabilir.

İsviçre’de 1 saatlik ücret ile 15 çeşit ürün alınmış ve alışveriş tutarı 24,54 Fr çıkmıştır. Bu ürünler: muz 2 adet 0,40 Fr, üzüm 500 gr 1,75 Fr, çilek 250 gr 2,39 Fr, enerji içeceği 250 ml 0,39 Fr, piliç kanat 550 gr 2,75 Fr, cips 193 gr 1,00 Fr, bio yoğurt 1 kg 1,29 Fr, çikolatalı puding 500 gr 1,75 Fr, makarna 500 gr 1,19 Fr, meyveli çay 50’li 0,95 Fr, ekmek büyük adet 2,00 Fr, kruvasan adet 1,25 Fr, ton balık 140 gr 1,95 Fr, buzlu çay 1,5 lt 0,59 Fr, İsviçre peyniri 400 gr 4,89 Fr tutmuştur (ismailleisviçre hesabından). Güncel kur 1 Fr= 58,45 TL’dir.

Bizdeki aynı alışveriş 1.812 TL (31 Fr) tutmuştur. Muz 43 TL, üzüm 290 TL, çilek 90 TL, enerji içeceği (Redbull) 70 TL, kanat (Gedik) 172 TL, cips (Ruffles) 75 TL, yoğurt (Sütaş) 102 TL, puding (Eker) 104 TL, makarna (Pastavilla) 46 TL, meyveli çay (Lipton) 150 TL, ekmek büyük 60 TL, kruvasan 60 TL, ton balığı (Dardanel) 150 TL, buzlu çay (Fuse tea) 70 TL, kaşar peynir taze (Tahsildaroğlu) 330 TL’dir. Türkiye’de 2026 yılı aylık net asgari ücret 28.075 TL(480 Fr) olup, aylık 160 saat hesabıyla saatlik ücret olarak 175,5 TL’yi dikkate aldık. Bunun da karşılığı 3 Fr’dir. Bizim asgari ücretle çalışanımız 1 saatlik ücreti ile sadece 1,4 kg muz alabilir. Üstelik muz kg fiyatı ülkemizde 2.20 Fr (129 TL) iken, İsviçre’de 1,19 Frank’tır.

Sonuçta, İsviçre’de 1 saatlik gelir ile yapılan alışveriş, Türkiye’de 10 saatlik gelir ile yapılabilmektedir. Bunun da nedeni; geliri 8 kat fazla olan İsviçrelinin, harcamasının da yüzde 21 daha az olmasıdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER