Ercüment Tunçalp
Daha az sat, daha çok kazan!
Bugünkü konumuz lokanta ve otel kategorisidir. Yaz sezonunda gördük ki; Bodrum, Çeşme başta olmak üzere bazı fırsatçı işletmeler elleriyle yerli ve yabancı turisti Yunanistan’a teslim etmişlerdir. Fiyat kıyaslamaları dolar bazında olduğu için bunun tek başına yüksek enflasyonla izah edilemeyeceğini en baştan belirtmekte yarar vardır. Başlıktaki yanlış strateji rekabet gücünü azalttığı gibi enflasyonu tırmandırmakta, turizm sektörünün geleceğini de riske atmaktadır.
Çünkü;
- Sadece fiyat farkı bile iki katıdır. Yunanistan’ın ana kara ve adalarında kişi başı yemek fiyatı (içki dahil) 23-28 euro arasındadır. Deniz mahsulü çeşitler de bu fiyata dahildir. Biz de ise bu ürünler daha çok fiyatı şişirmek için kullanılır. Bu sene aileleri ile adalarda kısa tatiller yapan 7-8 arkadaşımdan aldığım bilgidir.
- Yunanistan’da “şu restoranda kazıklandım” sözünü pek duyamazsınız. Çünkü fiyat istikrarı vardır ve müziksiz olmak kaydıyla işletmeler arasında kişibaşına fiyat en fazla 5 euro fark edebilir.
- Bizde ise “tutturabildiğine” diye bir tarife vardır. En yakın örnek olarak yabancı turistten 2 bardak nar suyu için alınan 1200 TL’yi not edebiliriz. Karşılığı 33 euro olup, daha karın doyurmaya sıra gelmeden iştah kaçıran bir harcamadır. “Bodrum’da bir restoranda 5 kişi için 640 dolar, Çeşme’de 5 top dondurma için 30 dolar hesap gelmesi” haberleri (Bloomberg) bile Ege’nin diğer kıyısı ile farkın bazen 4 kata kadar çıkabileceğini de ortaya koyuyor.
Sakın bu fiyatlardan fazlası da olmaz demeyiniz. Bunları da ikiye katlayan vicdansızlara rastlamak mümkündür.
- Sadece fiyat farkı mı?
Hizmet ve kalite farkı da var. Kendi deneyimlerimi de ilave edecek olursam; mutfak kalitesi, temizlik, servis hızı hep şaşırtmıştır. Kaldı ki sadece bana denk gelmediğini de çevreden öğrenmekteyim.
- Türkiye Seyahat Acentaları Birliği’nden (TÜRSAB) Kıvanç Meriç’in Euronews haber sitesine verdiği röportajda; “bu yıl Yunanistan’ın Sisam adasını yaklaşık 150 bin Türk turistin ziyaret edeceğini, önceki yıl bu rakamın yaklaşık 40 bin olduğunu” belirtti. Bu sadece Sisam rakamı…
- Taksici uyanıklığında da, restoran soygunculuğunda da her gün değişik şeyler duyuyoruz. Yerli turist gelen hesap pusulasında su fiyatının 68 lira olduğunu görünce soruyor; “fiyat tarifesi içeriğinde 34 lira gözükürken neden hesap pusulasında daha yüksek?” diye soruyor. Cevap, “bardağa suyu garson doldurursa fiyat 2 katına çıkıyor” oluyor. Yaratıcılıkta sınır tanımıyoruz!
Buna rağmen ‘kazıklanmaya devam edelim’ önerileri de hiç eksik olmuyor…
‘Ele verir talkını (telkini), kendi yutar salkımı’ atasözüne çok uygun düşen şöhretli bir hukukçu televizyon yorumcumuz diyor ki; “Yorgo Usta’da yemek yersen cari açık olur. Sen gel Hasan Usta’da ye. Güçlü Türkiye olsun.” Ne demek hocam emrin olur. Ucuz yemeği bırakıp, kendimizi Hasan Usta’ya teslim ederiz. Bir taraftan onu zengin ederken diğer taraftan cari açığımızı azaltırız. Sonra da aile bütçemizde vereceğimiz açığa aldırış etmeden yola devam ederiz!
Eğer bu fırsatçıların sadece kendi dükkanları boş kalacak olsa, ‘kendileri edip, kendileri buldukları’ için “oh olsun” bile diyebiliriz. Ancak dürüst sektör üyeleri de olumsuz etkileneceğinden ve döviz açığı yaratacağından ülkemiz adına da endişelenmek gerekiyor. Çünkü kazıklanan turistler acaba bizim ülkemize tekrar gelirler mi? Bu yaşadıklarını dostları ile de paylaşmazlar mı? Sonraki tercihlerini bizim lehimize kullanırlar mı?
Henüz yabancı medyada yer alan sayısız örnekleri dikkate almıyorum bile…
10 milyon nüfuslu Yunanistan’a 33 milyon turistin nasıl gittiğine şaşırmak bir yana, o ülke vatandaşının bundan daha fazla turisti istemediği de bir başka gerçektir. Allah herkese böyle “yeter” dedirtecek birer ticarethane nasip etsin!
Çok değil, 4-5 sene önceye kadar Ayvalık ve Edirne akın akın alışverişe gelen Yunan vatandaşları ile dolardı. Şimdi trafik neden tersine işlemeye başladı?
Elbette ana sebep yönetim hatalarından kaynaklanan yüksek maliyet enflasyonudur. Ancak bu fırsatçıları da yok mu sayalım?
Bunlar yüksek enflasyon istediklerini elbette beyan etmezler. Ancak icraatları ve talepleri ile o yolu açarlar. Maalesef bunlarla mücadele yetersizdir. Para cezası ile ne fiyat fırsatçıları ne de kalite istismarcıları engellenemez. Üstelik para cezalarının tamamı maliyete eklenip tüketicinin önüne şişen fatura olarak gelir ki, bu da tekrar tekrar enflasyonu coşturur…
Ruhsat iptali, kapatma, taklit tağşişi kamuoyuna açıklama olmadan (son 2,5 yıldır açıklanmıyor), bir arpa boyu yol gitmek mümkün değildir.
Sonuç olarak; bu olumsuz tablo durup dururken karşımıza çıkmadı.
Herhalde anlaşılmıştır; konumuz zengin müşteriye hizmet veren ve kalite-fiyat uyumu olan Bodrum-Çeşme işletmeleri değildir. Onlardan dünyanın her yerinde var ve çıtası da hayli yüksektir. Bahse konu olan sıradan (hatta daha da alt sınıf) işletmelerin işi soygunculuğa vardırmalarıdır.
Küresel arenada dolar bazında pahalılaşmamızın ana nedeni bellidir, enflasyonun düşmesine karşı verilen mücadeledir. Uzun zamandan beri kategori adı vererek açıklıyorum. En son halkın en temel ihtiyaç maddeleri olan ekmek ve simit konularında yazdım. Mesleğin ağa babaları üretim hacmi düşse de birim kârlılığın artmasını istiyorlar. İşin bu kısmı kontrol altına alınamazsa enflasyon asla kalıcı olarak düşürülemez. Zira enflasyonla mücadele edenden daha çok bu mücadeleye karşı direnen bir enflasyon lobisi gerçeğimiz vardır.
Bir ülkede gelirini kendi belirleyenler için enflasyon sorun değildir, hatta keyfi fiyat artışları için gerekçe bile yaratır. Sabit gelirliler için ise aynı enflasyon satın alma gücü düşüşü ve refah kaybı getirir. Böyle bir müşteri grubunu kaybetmenin göze alınması asla sürdürülebilir değildir. Zira bugün var olanların sayısı yarın bütün işletmelere yetmeyebilir. Yani aynı silah bugün onu elinde tutanlara da dönebilir.
Ercüment Tunçalp
Gıda etiketleri yenilenirken…
Türk Gıda Kodeksi Etiketleme Yönetmeliği yeniden ele alındı ve tüketiciyi yanıltan hususlarda birçok değişiklik yapıldı. Ancak çok geç kalındığı için bütün eksiklerin bir defada giderilmesi mümkün gözükmüyor. İşte bunun için ihtiyaca ne kadar yeteceği de bu yazının konusu oluyor.
- Ambalaj üzerindeki “doğal” ifadesinin yanlış olduğunu yıllardır yazıyorum. Bu ifade, tek şartla haklılık kazanabilir. “Tabiatta bulunduğu şekilde”, yani doğal özelliğini kaybetmeyen ürün için kullanılabilir.
Ancak duyuyorum ki; sadece “hiçbir katkı veya ilave bileşen içermemesi” ürünü doğal sayacaktır. Buna katılmam mümkün değildir. Örneğin ısıl işlemden geçen bir ürün, az ya da çok bu özelliğini kaybeder. Bu ürünün bal olduğunu varsayarsak; işlenmiş bal ile ham veya karakovan balını nasıl ayıracağız?
Pastörize süt ile inek memesinden sağılmış çiğ sütü nasıl ayıracağız?
- “Yüzde 100 doğal” ifadesi daha da anlamsızdır. Çünkü bir ürün ya doğaldır ya da değildir. Kaldı ki, mesela “yüzde 15 doğal” olan bir ürün var mıdır?
Yıllardır bu tuhaf yaratıcılığa neden izin verildiği anlaşılır olmamakla beraber artık nihayete ermesi olumlu değişikliktir.
- “Gerçek” ifadesi de fark yaratacak bir özellik olamaz. Zira gerçek olmayan ürünün taklit-tağşiş listesinde yer alması gerekir. Elbette rakiplere karşı etik dışı yoldan avantaj sağlamaya yöneliktir. Zarar gören markaların yıllardır buna kayıtsız kalması ve mücadele vermemesi ise oldukça şaşırtıcıdır.
- “Ev yapımı” ne demektir, neden artık bu ifade kullanılamayacaktır?
Eğer ürün reçel ise “pancar şekeri kullanıldığı, koruyucu madde kullanılmadığı” zaten tercih nedeni olacak özelliklerdir. Annemizin yaptığı reçelde glikoz şurubu bulunmaz. Rafa gönderilecek ürün ise korumasız bırakılamaz. Ev yapımı reçelde meyve oranı yoğun olur (%45-65 değil). Kıvam artırıcı kullanılmaz, kaynatma süresine göre kendiliğinden kıvamlı hale gelir. Yani 2 özelliği öne çıkartıp, zaten yukardaki ifade bu kadar kolay kullanılamazdı. Değişiklik olumludur…
- İçinde meyve olmayan ve sadece aroma içeren ambalajlara şimdiye kadar gönül rahatlığıyla meyve görselleri konabiliyordu. Artık konamayacak…
Ancak yeni ambalajlarda yaratıcı fikirlere çok ihtiyaç olacak!
- “Köy tipi” ve “Çiftlikten” tanımları da yıllardır yaygın kullanılan ifadelerdir. Amaç bellidir. Ürünün sanayici tarafından değil, ilk elden ve güvenilir şekilde tüketiciye ulaştırılacağını çağrıştırmak içindir. Örneğin, ülkemizde “çiftliğimizden sofranıza” sloganı ile et ve et ürününün fahiş sayılacak fiyata (ilk elden nasıl oluyorsa) satılmasını eleştirmiştik. Ancak daha sonra öğrendik ki; ürünler de çiftlik yerine başka bir şehirde fason üretiliyordu.
- Bu vesileyle ambalaj üzerine ‘üretici işletmenin adı’nı yazmak yerine, tüketici için hiçbir şey ifade etmeyen ‘rakamlar grubu’na yer verilmesi mutlaka değiştirilmelidir. Ürünün çıktığı işletmenin adı ve adresi açık olarak yazılmalıdır. Hem de rahat okunabilir ölçülerde…
Elbette zorunlu olmadığı halde bu açıklamayı yapan firmalar vardır. Peki o zaman bunu saklamak isteyenin amacı belli olmuyor mu?
- Ürün içeriğinde yer alan “Eser miktarda içerebilir” açıklaması, “önemsenmeyecek kadar az miktarda” anlamının, yasak savma kabilinden bulunmuş en kısa ifadesidir ve aksine çok önemsenmelidir. Olumlu değişikliktir.
- Yine yıllardır tüketici “Meyve suyu” aldığını zannederken, “Aromalı içecek” içtiğinin farkında değildi. İlkine izin verilmeyerek, doğru yol bulunmuştur…
- Günlerce raflarda bekleyen meyve suyu ambalajında “taze sıkılmış” ifadesi rahatça kullanılabiliyordu. Artık kullanılamayacak. Zira tek şart, örneğin portakalın gözünüzün önünde sıkılmasıdır. Bu hem taze hem de katkısız olduğunun delilidir.
- “Günlük” ifadesi 15 gün ömrü olan ürün ambalajında kullanılmamalıydı. Nitekim 1 gün 24 saat olduğu için böyle bir sınırın getirilmesi olumludur.
- Peynir sütten yapılır. Normalde ambalaja “süt” kullanıldığını yazmak bile fazlalıktır. Ancak maalesef ülkemizde margarin, nişasta veya bitkisel yağ kaynaklı sözde “Erzincan tulum peyniri” üretilmektedir. Bu ilimiz dışında yapılan bu üretimin, hem adını aldığı bölgeye hem de tüketiciye büyük haksızlık olduğunu da sürekli yazdım. İnşallah bu kötü alışkanlık yeni değişiklikle önlenir de bu ürüne de süt dahil olur. Bu tağşişli ürün laboratuvara girmeden bile kendini belli eder. Çünkü en önemli özelliği, ufalanabilir olması ve kendine özgü pütürlü yüzeyidir. Sahtesi ise parlak, pürüzsüz görünümdedir ve ağızda sakız olduğunu hissettirir.
- Yeni yönetmelikte katılmadığım bir diğer husus; “Palm yağı içermez” ve “Glikoz şurubu içermez” ifadelerine kısıtlama getirilmesidir. Eğer bu bilgiler içerikle uyumluysa gerçek bilgidir ve tüketici için çok değerlidir. Yani kısıtlamak yerine teşvik edilmelidir. Kaldı ki bahse konu olan iki girdi kaleminin sağlık riskleri taşıdığı da bilimsel gerçekliktir.
- Yıllarca ambalaja “tamamen katkısız” yazdıktan sonra hemen alt satırlarda katkı çeşitleri sıralanan örnekleri çok gördük. Yukardaki örneğin tam tersi olup, tüketiciyi yanıltmanın en bariz şeklidir. Dolayısıyla haksız kazançların yanında, yukardaki şekilde olumlu özelliğini belirtenin de biraz avantajı olsun!
Sonuç olarak; yukardaki değişiklikler birçok işletme tarafından beğenilmeyecek. Zira amaç daha fazla kazanmak olduğundan, buna sınır getirilmesi ve tüketicinin aydınlatılması onlar için isabetli görülmeyecek…
Düşünebiliyor musunuz; birçok Türk markası yurt dışında döviz bazında daha ucuza satılmasına rağmen, oralardaki içeriklerde de fazlalık vardır. Bunların tamamı şeffaf hale geleceğinden, tüketici de tercihini buna göre yapacaktır.
Gıda Dedektifi hesabı sahibi Musa Özsoy, yıllardır “Etiket okuryazarlığı” konusunda önemli hizmetler vermiş, karınca duası gibi küçük yazılan içerikleri gün yüzüne çıkarmıştır. Bunu yaparken, sadece ambalajlardaki gerçek görseller üzerinden, “neyin ne ifade ettiğini” açıklamıştır. Buna rağmen bazı çevrelerden (ürünlerinde olmayan özelliği varmış gibi gösterenlerden) büyük baskı görmüş ama yılmamıştır. Kamu denetimine sağladığı destek ile o da her türlü övgüyü hak ediyor.
Ercüment Tunçalp
Gıdadaki gizli tehdit: pestisit
İnsan hayatında tehlikelere karşı korunmanın önceliği vardır. Farkında olduğunuz risklere karşı önlem alırsınız. Ya göremedikleriniz?
İşte bunların en başında gelen pestisit, tarımda ürün verimini artırmak amacıyla kullanılan kimyasallardır. Böcek, mantar, kemirgen öldürücüdür. Başka?
Kontrolsüz kullanımı uzun vadede insan hayatını da tehdit eder. Kronik hastalıklara ve kanser oluşumuna kapı aralar…
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın pestisit denetimi yaptığını, ancak analiz sonuçlarını açıklamadığını duyuyorum. Olumsuz analiz sonuçlarındaki oranın yüksek olduğunu da tahmin ediyorum. Bu tahminimi oluşturan husus; ihracata hazırlanan ürünlerin daha hassas denetime tabi olmasına rağmen, AB’nin Gıda ve Yem için Hızlı Uyarı Sistemi (RASFF) tarafından duyurulan bize ait olumsuzlukların fazlalığıdır. Peki bu bizi nereye götürür?
Yurt dışına gönderilen ürünlerde bu risk göze alınıyorsa, iç pazarı tahmin etmenin hiç de zor olmadığına…
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) gerekçesi ile “verilerin ticari sır” veya “iç/dış ticarette olumsuz etki yaratabileceği” endişesiyle sonuç açıklamadığını duyuyoruz. Oysa bu durumda hiç değilse problemin boyutunu bilmek ve zararlı ürünün imha oranını öğrenmek, en doğal tüketici hakkıdır.
Elbette dünyada pestisit analiz sonuçlarını açıklamayan ülkeler vardır. Bunlar denetim mekanizmaları zayıf ülkelerdir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) ise düzenli şekilde bu sonuçları açıklamaktadır. Benim görüşüm; ürününe güvenen ile güvenmeyen arasındaki farktır bu…
Bize gelince; Avrupa’ya ihraç ettiğimiz ürünlerin olumsuz sonuçlarını zaten dış kaynaklardan öğreniyoruz. Ve bu şekilde 2025 yılında en çok bildirim (uyarı) alan ilk 2 ülke arasında olduğumuzu da biliyoruz. Uyarı sistemi sayesinde bizden ithalat yapmayan ülkeler bile bu kötü şöhretimizi öğreniyorlar. Dolayısıyla ilgili Bakanlığın açıklama yapmaması yurt dışına yönelik bir tedbir olamaz. İç piyasada ise açıklama yapılması durumunda arz problemi yaşanması güçlü ihtimaldir.
İki yıl önce bu konuyu, “Gıda güvencesi ile gıda güvenliği ayrışıyor” başlıklı makalemde konu etmiştim. Burada bir özetini takdim edeyim…
Önce ‘karın doyurmak için bulduğunla yetineceksin (Gıda güvencesi), sonra imkanların geliştikçe sağlıklı beslenmeyi düşüneceksin (Gıda güvenliği)’ şeklinde bir ifadeyi kolay anlaşılabilir olması bakımından tercih ediyorum. İşte bazı gelişmekte olan ülkelerde ikincisine sıra gelememesini de buna bağlıyorum.
Bunun için sadece pestisit konusu değil, taklit tağşiş sonuçlarının açıklanması da zaman zaman ihmale uğramıştı. Nitekim Tarım ve Orman Bakanlığı 1 Mart 2022 tarihinden itibaren tam 31 ay müddetle analiz sonuçlarının duyurusuna ara vermişti. 2 Ekim 2024 tarihinde uygulama tekrar devreye girince, bu gelişmeyi 7 Ekim 2024 tarihli, “Tağşiş yapan firmaların keyfi kaçtı” başlıklı yazımda değerlendirmiştim. Ara verilen 31 aylık zaman dilimindeki diğer yazılarımın linklerini de bu yazının sonuna ekliyorum…
Eğer amaç gerçekten üzüm yemek ise, taklit tağşiş olaylarından daha fazla bu konuda yönlendirici ve ısrarcı olmak durumundayız. Zira taklit tağşiş ile pestisit arasında benzerlik olsa da ikincisinde riskler çok daha fazladır.
Her ikisi de insan sağlığı için önemli tehdittir. Her ikisi de tüketiciyi aldatmaktır.
Her ikisini gerçekleştiren de kendi çıkarını tüketici sağlığına tercih etmektedir.
“Taklit tağşiş bilerek, ilaç kalıntısında limit aşımı ise hatadan kaynaklanmaktadır” görüşünün benim açımdan geçerliliği yoktur. Zira hileyi yapan da hata olduğunu söylemektedir. Ayrıca pestisit limit aşımında; tarımsal üretimin artırılması, ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken sürenin ticari amaçla beklenmemesi, bilerek yapıldığının kanıtıdır. Daha ucuza mal etmek için ruhsatsız veya o üründe kullanımı yasaklanmış ilaç kullanmanın da masum görülebilmesi mümkün değildir.
Çoğunlukla pestisitin sonuçları taklit tağşişten daha ağırdır. Zira insan sağlığına zarar vermeyen hile vardır (yağ oranının düşük olması, dana eti yerine kanatlı kullanımı gibi) ama limit aşımında pestisitin kanserojen etkisi, hormonal bozukluklar, nörolojik hastalıklar yaratabileceği bilimsel gerçektir.
Gıda kategorilerinin çoğunda güvenli markaları seçerek korunmak mümkünken; meyve-sebzede marka olmaması ve pestisitin görünmez bir tehlike olması tüketiciyi savunmasız bırakmaktadır.
Pestisitin insan sağlığı dışında çevreye verdiği zararın sınırı yoktur. Havaya, suya, toprağa karışması; arılar, kuşlar ve birçok canlı için tehdit oluşturuyor.
Büyük perakende zincirlerin hepsinde Kalite Kontrol Departmanı vardır. Denetimi yapsalar ve sorunlu ürünleri geri çevirseler bile (ben hiç duymadım), üretici ismini açıklamazlar. Bu konuda Bakanlık ile ters düşmeyi göze alamazlar. Bunun için de perakendeciyi eleştiremeyiz. Ancak bu marketlerin merkez deposundan veya şubesinden alınacak numunelerin olumsuz sonuç vermesi onları da sorumlu tutar.
Sonuç olarak; pestisitten korunmak o kadar kolay değildir. Her çeşit meyve sebzeyi karbonatlı /sirkeli suda bekletmek, yıkamak veya fırçalamak hem pratik değildir hem de kesin çözümü garanti etmez. Zira ürünün çeşidine, kalıntının türüne göre ayrı işlem gerekir ki; örneğin çekirdeğe kadar nüfuz eden pestisiti arındıracak bir yöntem henüz bulunmamıştır.
Çözüm; çiftçilerin hızlandırılmış eğitimden geçirilmesi ve yönlendirici rolü üstlenecek uzmanların (Ziraat Müh. / Gıda Müh.) yetki ve sorumluluklarının artırılmasıdır.
Mevcut şartlarda bir diğer çözüm, sivil toplum kuruluşlarının marketlerden alacakları numuneleri analiz ettirerek sonuçları kamuoyuyla paylaşmalarıdır. Halk sağlığı açısından bundan daha büyük hizmet olamaz…
Sorunlu ürünün kaynağına ulaşmak zor olmayacağından, halk sağlığını tehdit edenin ortaya çıkarılması, diğer girişimler için caydırıcı olabilir.
Konuyla ilgili diğer makalelerim:
- Taklit ve tağşiş sıradanlaştı (5 Temmuz 2022),
- Taklit ve tağşiş ne durumda? (18 Ekim 2022),
- Hileli gıda ihracatı önlenmelidir (15 Kasım 2022),
- Hileli ürünler listesinin önemi (3 Ocak 2023),
- Gıda güvenliği sözde kalmamalı (22 Haziran 2023)
- Gıda hilelerinde ölçü kaçtı (3 Ekim 2023),
- Gıda dedektifi (29 Ekim 2023),
- Ambalajın içi daha önemlidir (5 Mart 2024),
- Gıda hileleri önlenemiyor (1 Aralık 2024),
- İhracattan dönen ürünlere ne oluyor? (25 Şubat 2025).
Ercüment Tunçalp
Beklenti ve fırsat zamları!
Bundan bir ay önce savaş başlarken bir hareketlenme oldu. “İğneden ipliğe her şeye zam gelecek” diyen felaket tellalları düğmeye bastı. O günlerde savaşın bahane edildiğini, motorine gelecek 10 liralık artışın, Antalya-İstanbul arası nakliyede yakıt maliyetini kilogram başına 11 kuruş artıracağını belirtmiştim. Eşel mobil sisteminin devreye girmesiyle de uluslararası enerji fiyat gelişmelerinin enflasyona yansıması sınırlandı. Kaldı ki eşel mobil sistemi devre dışı kalsa ve motorinde 30 lira fiyat artışı baz alınsa bile (henüz o seviyeye ulaşmadı), ürüne yansıması 50 kuruşu geçmez.
- Dolayısıyla uzun vadede savaşın olumsuz etkileri olabilir ama bu acele nedir?
- Savaşın başladığı 28 Şubat 2026 tarihindeki motorin fiyatı 60,35 TL, bir ay sonra 31 Mart 2026 tarihindeki fiyatı 74,87 TL. Yani bütün koparılan fırtına bu artış üzerine. Eğer bizim gibi savaştan dolaylı etkilenen AB ülkelerinde de ürün fiyatlarına yansıma aynı olursa bütün söylediklerimi geri alacağım.
Elbette bu kıyaslamayı da 3 ay sonra yaparız. Hem de euro bazında…
- İşte TCMB blog sayfasında yer alan konuyla ilgili en taze bilgi…
“Brend petrol fiyatında yüzde 10’luk bir artışın tüketici enflasyonunu 12 ay sonunda (hemen değil), doğrudan ve dolaylı etkiler (yani gübre ve etkilediği bütün ürünler dahil) kanalıyla nihai olarak 1 puan artırdığına” işaret ediliyor. Toplam etki ise 24 ay içerisinde yaklaşık 1,2 puan olarak hesaplanıyor.
- Bu kadar da değil, Mart 2026 – Şubat 2027 arasında Brend petrol fiyatının 70 ila 90 ABD doları arasında değiştiği alternatif senaryo da ele alınmış.
“Ortalama Brend petrol fiyatının 70 ABD doları olduğu ve eşel mobil sisteminin olmadığı durumda, ürün fiyatlarına geçişkenlik yıllık enflasyon tahminini 1,9 puan yukarı yönlü etkiler. Eşel mobil uygulanması durumunda ise enflasyondaki doğrudan ve dolaylı artışların 1,3 puan daha düşük, yani bir başka ifadeyle yüzde 0,6 olarak gerçekleşmesini sağlar” deniyor. Bizim gibi enflasyonu yüzde 30’lar seviyesinde yaşayan ülkede iki puanın sözü mü olur?
Elbette beklentileri bozan haklı nedenler de var ama bunların ekseriyetinin savaşla ilgisi olmayıp, piyasa bu beklentileri önceden satın almıştı zaten…
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in gördükleri ile bizim gördüklerimiz arasında fark vardır. Şimşek diyor ki; “Türkiye krizleri fırsata çevirecek, dezenflasyon ve yapısal reformlar önceliğimiz olacak.”
Ben de diyorum ki; hangi dezenflasyon? Dokuz aydır yüzde 31-33’lerde takılı kalan yıllık TÜFE’ye rağmen vitrine konan dezenflasyon mu?
Yapısal reformlarla tanışacağımız günleri ise sabırsızlıkla bekliyoruz…
Gelelim daha önemli sorunlara…
Esas tehdit kur riskinin artmasıdır. Türkiye’nin dış borç stoku 520 milyar dolara ulaşmıştır. Bu borç ödemeleri için dövize ihtiyaç vardır. Yeni olan gelişme, ihracatın gerilemesi ve ithalatın artmasıdır. Bu da dış ticaret açığını, dövize ihtiyacı ve kurları artıracaktır.
Ticari kredi ve mevduat faizlerinin yükseldiğini izliyoruz. TCMB’nin politika faizini yüzde 37’de sabit tuttuktan sonra örtülü artırım yapması da 22 Nisan’da faiz artırımına gideceğine işarettir.
Kredi risk primi (CDS) 200 baz puana düşmüşken, tekrar 300 baz puanı görmüştür. Bu da borçlanma maliyetini artıracaktır. Yani görüldüğü gibi fiyatları tırmandırırken(!) gerekçe boldur ama henüz yansımalarını görmeden hareketlenmek için erkendir. İtirazımız da bunadır…
Yoksa gıda fiyatları dünyada düşerken bizde artmasına; döviz kuru yatay seyrederken ithal girdi maliyetinden şikayet edilmesine alışkınız.
Sonuçta; biz savaşa girmesek bile savaşa girenlerden fazla etkilenmiş oluyoruz. Nedeni gayet açıktır, Gıda fiyat denetimleri hem sayıca hem de ceza tutarı olarak yetersizdir. Örneğin Türkiye Gazetesi’nin haberinde; “Bir zincir marketin, sadece bir ay önce kilosunu 40 TL’den aldığı domatesi tam 5 katı fiyata, 199 TL’ye sattığı tespit edildiği için skandalın adresi olan markete 1,8 milyon TL ceza kesildi” deniyor. Şimdi “rekor” olarak duyurulan bu cezanın ne kadar yetersiz kaldığına bakalım…
Market, bir zincirin halkası olduğuna göre olay tek şube ile sınırlı kalamaz. Ayrıca domates perakendecilerin en çok sattığı birinci üründür. Miktarı alt sınırdan 20 ton olarak dikkate alalım. ‘159 TL (kâr)X20.000 kg= 3.180.000 TL’ hesabıyla; bir seferlik ve tek üründeki bu kazancın yarısı cezaya gidiyor. Böyle bir para cezası fahiş fiyata ilaç olamaz, prim gibi gelir…
Ürünlerin hal çıkış ve market fiyatları herkese açıktır. Yani brüt kâr marjlarını hesaplamak hiç de zor değildir. Bazı reyonlarda rastladığım fahiş fiyatlar tüm zamanların en yüksek kârını sağlıyor. Ve dünya ile farkımızı da açıklamış oluyor. Dolayısıyla tüketicilere şimdi daha fazla sorumluluk düşüyor. Yapacakları şey, aşırı artış gördükleri etiketlerin fotoğrafını çekerek Ticaret Bakanlığı’na iletmektir. Yoksa, vatandaşların temel ihtiyaçlara erişimini zorlaştırarak güven duygusunu zedeleyen bu durumun kapsama alanı giderek genişleyecektir.
Görüleceği üzere dar bir pencereden bakmıyoruz. Yapışkan hale gelen enflasyonu da, içinde barındırdığı fırsatçı enflasyonunu da birbirinden ayırarak inceliyoruz. Yoksa bir ülkede küçük bir azınlık kendi tedbirini alırken, elinde bu imkanı olmayan sabit gelirli çoğunluğun yükü daha da artacaktır.
Reis Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Reis’in Bloomberg HT’ye yaptığı açıklamanın özeti: “Enflasyonla mücadele sadece hükümetin değil, aynı zamanda iş insanının da asli görevidir. Bu ülkede hep birlikte var oluyoruz ve bu ülke de para kazanıyoruz.”
İşte bizim söylediğimiz de budur…
