Ercüment Tunçalp
Private Label imdada yetişti
Başlıktaki söz bana ait değil, Nielsen araştırmalarından çıkan sonuçtur. Önce böyle bir çalışmaya imza attıkları için kutluyorum. En az 10 senedir yazıyorum; “Enflasyonla mücadelenin en önemli ilacı private label ürünlerdir.” diye…
Dolayısıyla rakamlarla desteklendiği için de kişisel olarak mutlu oldum.
Araştırma sonuçlarına geçmeden önce kısa bir bilgilendirme yapmakta yarar vardır.
Private Label, perakendeciye ait özel markadır. Market Markası da denebilir. Yazının devamında kısaca PL olarak belirteceğim. Bu çalışmanın en önemli özelliği; ürün maliyetini düşürürken kaliteyi piyasa standardında tutmasıdır. Önemli bir hatırlatma yapayım; tanınmış markaların fason ürettirdikleri ürünler ile karıştırılmamalıdır. Oradaki uygulamanın sonuçları bunun tam tersidir.
Örneğin, A marka sahibi kendi üretmesi gereken reçeli B marka sahibi üreticiye imal ettirir. Tüketici de B marka ürünü daha ucuza almak varken, ambalajı değişmiş aynı ürünü A marka olarak daha yüksek fiyata almış olur.
Peki tüketici almasın!
Farkında olursa almaz. Ancak etiket üzerinde fason olarak üretenin adını görmezse ve karınca duası gibi küçük rakamlarla sadece üreticinin kod numarasına bakarak olayı çözemezse bilgilenmesi mümkün olmaz.
Bu kadarla kalsa iyi…
Bazı küresel markaların, “Private Label ürünlere sınırlama getirilmesi” konusunda çaba sarf ettiklerini de duymaktayız. Oysa yeni perakende yasasında tüketici aleyhine olacak bu değişiklik yerine, fason üretime sınır getirilmesi daha uygun olur. Ayrıca ambalaj etiketinde görünür ve büyük puntolarla gerçek üreticinin adı ve adresi de yer almalıdır. Çünkü tüketici yararı bunu gerektirmektedir.
NielsenIQ Perakende Paneli verilerine göre; Private Label cirosu, 2021 yılının 9 aylık döneminde 2020 yılının aynı dönemine göre yüzde 30 artış gösterirken, sigara ve alkol hariç toplam Hızlı Tüketim Ürünleri (HTÜ) pazarındaki ciro payı yüzde 22’ye yükselmiş.
Yılın 9 aylık döneminde, 2020 yılının aynı dönemine kıyasla sigara ve alkol hariç HTÜ toplam ciro değişimi de yüzde 26 olarak açıklandı. Yani PL ürünler bu dönemde yüzde 30 ile HTÜ pazarının toplamından daha yüksek bir büyüme göstermiş oldu. Türkiye 2020 yılındaki yüzde 21’lik PL payı ile de dünya genelinde 19. sırada yer buldu.
“Bir yıl önceye göre daha fazla market markalı ürün alıyorum.” diyenlerin oranı 2020 yılında yüzde 12 iken, 2021 yılında bu oran yüzde 24’e ulaşmış bulunuyor. Tüketicinin market markalı ürün alma sebeplerinin başında eskiden beri ‘Adı bilinen markalardan daha ucuz olması’ geliyordu. Yeni olan ve güven yaratarak tercih sayısında artış sağlayan ise “kalitenin artması” ve “ödenen paraya değer kalitede bulunması” geliyor.
Yine NielsenIQ verilerine bakıldığında; 17 ülkeyi kapsayan Avrupa genelinde PL markaların toplam HTÜ pazarı cirosundaki payının yüzde 32’ye yükseldiği görülmektedir. İngiltere ve İsviçre yüzde 42’lik payları ile başı çekiyorlar. Arkalarından İspanya yüzde 39, Almanya yüzde 34, Hollanda yüzde 33 PL payları ile sıralanıyorlar.
Peki ülkemiz henüz PL payında bu ülkelerin yarı seviyesinde iken acaba bu ihtiyaç nereden doğmuştur?
Üstelik satın alma gücü o ülkelerle kıyaslanamayacak kadar düşük kalan bizim tüketicimiz PL şartlarına daha uygun bir kitledir. Buradan hareketle bu baskının ne kadar yersiz olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Peki Avrupa’da da faaliyet gösteren markalar, o ülkelerde böyle bir girişimde bulunamazken, bizim ülkemizde nasıl gündemi belirleyebiliyorlar?
Çünkü netice alabileceklerine inanıyorlar!
Diğer taraftan da rakip gördükleri Private Label ürünler karşısında pazar payı kaybediyorlar. Ancak “Tüketici ne isterse o olur.” kuralını unutuyorlar.
Elbette Türkiye’de BİM, Almanya’da Aldi, İngiltere’de Tesco, İsviçre’de Migros, İspanya’da Mercadona ve Hollanda’da Ahold Delhaize ülke ortalamalarının çok üstünde PL pazar paylarına sahipler. Bu yüksek PL paylarına rağmen, İsviçre hariç bütün ülkelerde yıllık artışlar devam ediyor.
O ülkelerde PL’ye getirilmeyen sınırlama, enflasyonun en yüksek oranda yaşandığı ülkemizde aklımızdan bile geçirilmemelidir. Zira enflasyonla mücadeledeki etkinliği, üzerinde mutabakat sağlanan bir gerçektir.
Bu konuya enerji harcarken atlanmaması gereken daha önemli bir konu ise yüksek enflasyonun katkı yaptığı ‘artan gıda hileleri’dir. Ancak denetimlerin ne seviyede olduğunu bilemiyoruz. Çünkü 15 aydır (17/09/2020 tarihinden beri) ilgili bakanlığın taklit ve tağşiş listelerini görmüyoruz. Yılda en az 2-3 kere yayınlanması gereken taklit ve tağşiş listelerine 15 ay ara verilmesi hilekârların cesaretini artırmaktadır. Bu arada “hileli ürünlerde kasıt olup olmadığına karar verecek bir komisyon kurulacağını” duymaktayız. Kasıt olmadan yapılan hilenin nasıl bir şey olduğunu ben bilmiyorum.
Çünkü;
- Tulum peynir üretim yerine nişasta ve bitkisel yağ hata sonucu giremez.
- Peynir yapımında kullanılmak ve işlem yapılmak üzere, üretim hattına piyasadan toplanmış küflü ve bozulan peynirler dalgınlıkla sokulamaz.
- Yüzde 100 dana eti kullanıldığı belirtilen et ürününe tavuk, domuz, at, eşek eti ve sakatat yanlışlıkla giremez.
- Doğal balın içine mısır ve glikoz şurupları hata sonucu dahil olamaz.
- Sızma zeytinyağı üretim hattına ayçiçeği, kanola ve fındık yağı gibi daha düşük fiyatlı yağlar yanlışlık sonucu sokulamaz.
Ancak bütün bu hileleri yapan hilekârların her zaman ortak savunması, “Hata sonucu tek partide gerçekleşti.” şeklinde olur. Bu bakımdan zaman kaybetmeden bu şirketlerin sistem dışına çıkartılması daha uygundur.
Sonuçta; en önemli ihtiyaç tanınmış marka ile PL arasındaki rekabete yeni düzen getirmek değil, halk sağlığına zararlı ürünlerin engellenmesidir.
Ercüment Tunçalp
Yüksek enflasyonun kazananları…
Yüksek enflasyondan ek kâr sağlayanları sık sık gündeme getiriyoruz ve istatistiki verilerle de bunu destekliyoruz. Bu arada gelirini reel olarak enflasyon kadar artıramayan kesimin kaybını da Gini katsayılarını takip ederek kıyaslamalı şekilde aktarıyoruz. Sabit gelirlinin enflasyondan nasıl korunacağına dair de fikirler üretmeye çalışıyoruz. Kısaca, en az beş yıldır enflasyon hız kesmediği için servet dağılımındaki bozulmanın daha da artacağından bahsetmekteyiz. Dolayısıyla yüksek enflasyonun kaybedenleri bellidir…
Buradan hareketle geçen bu sürede nereden nereye geldiğimizi; dışardan bakan bir kuruluşun raporundan daha iyi anlama imkanı bulabiliriz.
Araştırmayı yapan Knight Frank, 1896 yılında kurulan ve merkezi Londra’da bulunan, 70’den fazla ülkede faaliyeti olan 130 yıllık bir gayrimenkul danışmanlık grubudur.
“Knight Frank 2026 Servet Raporu”na göre, Türkiye ultra zengin artış hızında Avrupa ikincisi çıkmış. Yani enflasyon oranında Avrupa birincisi, zengin yaratmada Avrupa ikincisi olmuşuz. Esasında bu iki özellik yan yana geldikten sonra başka bir söze gerek kalmasa da raporun bize ait kısmına göz atalım…
Raporda, Türkiye’nin 30 milyon dolar üzeri serveti olanların sayısında son beş yılda en hızlı artışın gerçekleştiği birkaç ülke arasına girdiği açıklanıyor.
Euronews’in haberinde, rapordaki en dikkat çekici verilerden biri Türkiye’ye ait 2021-2026 yılları arasındaki beş yıllık süreci kapsayan verilere göre; Türkiye yüzde 94’lük zengin artış hızıyla Polonya’nın (yüzde 109) ardından Avrupa’da ultra zengin nüfusu en hızlı büyüyen ikinci ülke olmuş. Bu dönemde Türkiye’de asgari net serveti 30 milyon dolar olanlar grubuna 2 bin 34 kişi daha katılmış. Dolayısıyla bana “enflasyonun kazananı mı olur?” şeklinde eleştirel soru yöneltenlere bu tabloyu ithaf ediyorum…
Esasında bunu anlamak için iktisatçı olmaya da gerek yoktur. Zira basit bir mantık yürütmeyle kazanan da kaybeden de apaçık ortadadır. Yüksek enflasyon her ay fiyatlar genel seviyesini artırırken, 12 ay boyunca asgari ücreti değişmeyen (diğer sabit gelirliler de öyle), yani harcaması artarken geliri sabit kalan vatandaş kaybeden taraftadır…
Diğer tarafta ise;
- Kendi ürününe fiyat belirleme özgürlüğü olanlar ve kâr marjını artırma imkanı bulanlar,
- Yüksek mevduat hesabından faiz geliri sağlayanlar,
- Kur Korumalı Mevduat (KKM) sayesinde, enflasyon ortamında kaybetme ihtimali bulunmayan ama kazanma ihtimali daha yüksek olanlar,
- Genellikle enflasyon üzerinde değer kazanan; gayrimenkul, altın ve benzeri fiziksel varlıklara sahip olanlar,
- Ürünü veya hammaddeyi eski fiyattan stoklayıp, enflasyon desteği ile yüksek fiyattan satanlar,
- Sabit faizle borç alıp (örneğin konut kredisi) enflasyonun erittiği para değeri sayesinde borcunu azaltanlar…
Yukarda belirttiğim kazançlar, piyasa şartlarının sağladığı avantajlardır.
Bir de bu kadarıyla yetinmeyip, fırsatçı enflasyonu yaratanlar, kayıt dışına kayarak kendilerine vergi tasarrufu (!) sağlayanları da görmek mümkündür.
“Konkordato sayıları yıldan yıla bu kadar hızlı artarken, bu tespitler biraz iddialı olmuyor mu?” denebilir. Benim sorum da “Konkordato ilan eden veya şirketi iflas eden bir iş adamının lüks konutunu ve pahalı arabasını terk ettiğini hiç gördünüz mü?” olur. Cevap bellidir; fakir şirketin zengin patronu safrayı attıktan sonra yaşam kalitesinde kayıp yaşamadığı gibi neşesi de hiç eksilmez.
Batı ülkelerinde ise, konkordato talebi kabul gören iş adamının ilk etapta mal varlığına el konur ve borçlarını devlet üstlenir. Şirket sahibi de asgari ücretle maaşa bağlanır. Süreç sonunda borçlar kapanmışsa el konan mallar iade edilir.
Böylece bizdeki gibi her konkordato ilan edenin onlarca mağdur alacaklısı da olmaz. Burada adil olmayan bir husus yok herhalde…
Sonuç olarak; dar gelirli vatandaş yüksek enflasyonu yaratmadığı halde bunun faturasını ödüyor. Fiyatını kendi belirleyen de hem enflasyon yaratıyor hem de bunun üzerinden ek kazanç sağlayabiliyor.
Elbette topluma karşı sorumluluk sahibi iş insanlarının sayısı da az değildir. Sadece kâr elde etmeyi değil, çevreye, çalışanlara ve topluma değer katmayı hedefleyenleri de bu bakımdan tenzih ediyorum.
Onların da hayat pahalılığının sürekli arttığını (hem de döviz bazında) ve büyük halk kesiminin hayat standardını düşürdüğünü kabul ettiklerini biliyorum.
Satın alma gücü paritesi hesaplamalarında küresel standart ve referans ülkesi olan ABD’de, aynı perakendeciden (Costco) iki yıl ara ile yapılan iki alışveriş (2019-2021) tutarının değişmediğini gösterdik. Bununla da yetinmedik, yerli markalarımızın bile ABD’de dolar bazında ülkemizden daha ucuza satıldığını yerinden aktardık. Dolayısıyla ABD tüketicisinin artan geliri ve değişmeyen harcaması ile refahını sürekli artırdığı gerçekken; onu sabit bir nirengi noktası yapıp, bizi de sanal olarak ona yaklaştırmaları yanlışını da göstermiş olduk.
Bu durum sürdülebilir değildir. Vatanını milletini seven herkesin enflasyonla mücadeleye destek olması gerekir.
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün referans alacağımız iki önemli sözü ile bitirelim; “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır” ve “Hiçbir millet yoktur ki, ahlâk esaslarına dayanmadan yükselebilsin.”
Not: Savaş nedeniyle son aylarda artan petrol fiyatları konumuzun dışındadır.
Ercüment Tunçalp
Satın alma gücü paritesinin çelişkileri
Bu konuda yıllardır SAGP’nin tüketici satın alma gücünü yansıtmadığını örneklerle açıklıyorum. Tamamının görülebilmesi için de yazının sonuna diğer yazılarımın linklerini ilave ediyorum…
OECD’nin “Vergi ücretleri 2026” raporuna göre, yıllık ortalama maaşlar Türkiye’de 18.590 Euro ile İsviçre’de 107.487 Euro arasında değişiyor. 22’si Avrupa Birliği (AB) üyesi olan toplam 27 Avrupa ülkesini kapsayan verilerde; İsviçre’nin arkasında İzlanda 85.950 Euro, Lüksemburg 77.844 Euro, Danimarka 71.961 Euro, Hollanda 69.028 Euro, Norveç 68.420 Euro, Almanya 66.700 Euro, İngiltere 65.340 Euro şeklinde sıralanıyorlar. Slovakya, 19.590 Euro ile AB içindeki en düşük yıllık maaşa sahip ülke konumunda…
Türkiye nominal bazda sonuncu sıradayken, nasıl oluyorsa SAGP devreye girdiğinde 54.700 dolara yükselen (yaklaşık 3 kat) yıllık brüt ücretle 9 basamak birden yükselerek 18. sıraya yerleşiyor. Yani satın alma gücümüz artıyor!
Peki dolar ve euro bazında en yüksek raf fiyatları bizdeyken, en düşük ücretlerin de bizde olduğu açıklanmışken; SAGP bizi hangi araçla uçuruyor acaba?
İşte çelişki tam da burada oluşuyor. Belki de bizdeki fiyatların yarısını alıyorlar.
Elbette bu işin şaka tarafı ama inanın mantıklı bir açıklamasını bulamıyorum.
Şimdi en güncel ve canlı örneği veriyorum…
Önce yukardaki raporda yer alan; ortalama yıllık maaşın İngiltere’de 65.340 Euro, Türkiye’de 18.590 Euro olduğunu kenara not edelim. Yani biri diğerinin 3,5 katıdır. Ancak SAGP’nin sihirli eli değince, İngiltere ortalama yıllık maaşı 63.690 euro’ya inerken, Türkiye’deki yıllık ortalama maaş 54.700 euro’ya çıkıyor. Yani biz İngiltere’yi satın alma gücü olarak neredeyse yakalıyoruz!
Bunca zaman harcayarak, fiyat seviyelerimizi dolar ve euro bazında diğer ülkelerle kıyaslamışken (şimdilik 38 ülke), tam kendimden şüpheye düşecekken; geçen ay içinde Türkiye’de yaşayan bir İngiliz gazeteci de İngiltere–Türkiye arasında market fiyatlarını kıyaslamış. Sonuç, sterlin bazında Türkiye fiyatları yüzde 63 fazla çıkmış. Tam 6 yıl önce benim yaptığım kıyaslamada ise bizdeki alışveriş yüzde 48 fazla çıkmıştı. Yani bu durumun istikrar kazandığı bellidir. O zaman sormak hakkımız değil mi;“Bu fiyatları nereden alıyorsunuz ?” diye…
Denebilir ki; “Sen sadece gıda başta olmak üzere temel ihtiyaç maddelerini kıyaslıyorsun. Oysa SAGP hesabında daha geniş bir liste var.”
Evet, doğrudur ama ben ağırlıkları en fazla olan ürünleri esas aldığım için oranlar en çok 1-2 puan değişir, fiyatlar genel seviyesindeki şaşırtan durum değişmez.
Kaldı ki, yaptığım kıyaslamalarda satın alma gücümüz sadece Moldova’dan yüksek çıkmıştır. Fiyatlardaki yüksekliğimiz devam etse de, gelir farkından durum lehimize dönmüştür.
Neticede, yukardaki örnekte; bizim vatandaşımızın geliri İngiliz tüketiciye göre yüzde 71 daha az, harcaması da yüzde 63 daha fazlayken, SAGP mucitlerinin (IMF, Dünya Bankası gibi) hesabına göre satın alma gücünün eşitlenmesine yüzde 15 fark kalmıştır. Ne kadar inandırıcı değil mi?
Bitmedi, şimdi daha ilginç kısma geliyoruz…
Güya Türkiye, ‘satın alma gücü paritesi’ne göre yıllık brüt ücrette 54.700 dolar seviyesine yükselince; Polonya’yı, Yunanistan’ı, Macaristan’ı ve Portekiz’i satın alma gücü olarak geride bırakmış oluyor!
Şimdi kendi araştırma sonuçlarımı açıklıyorum…
- Polonya vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 12 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 5,5 defa yapabilmektedir.
- Yunanistan vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 13 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 5 defa yapabilmektedir.
- Macaristan vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 10 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 3 defa yapabilmektedir.
- Portekiz vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 4 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 1,6 defa yapabilmektedir.
Görüldüğü gibi geride bıraktığımız söylenen ülkelerle aramızda 2-3 katı aşan, bizim aleyhimize satın alma gücü farkı vardır. Nasıl ölçerseniz ölçün; bu farkın kısa zamanda kapanması ve bizim öne geçmemiz hiç mümkün değildir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilan ettiği üzere; yurt dışında kesilen kurbanlık hayvan başına talep edilen para 7.000 TL iken, yurt içinde talep edilen para 18.000 TL’dir (Onur Çanakçı). Bu şekilde, bir resmi kurum tarafından yurt dışında 7.000 TL olan etin, Türkiye’deki karşılığının 18.000 TL olduğu tescil edilmiş oluyor. Bizim et spekülatörleri ise hâlâ gayretlerini sürdürüyor…
Yaklaşık 1.300 dolarlık kişi başı gelire sahip Tanzanya’da, sadece Türkiye’den gelen emekli maaşı ile yaşayan vatandaşımız (bi belgeselci), “Burada asgari ücret 100 dolar. Türkiye’deki 500 doların 2.000 dolar olması gerekiyor ki, buradaki rahatlıkta bir geçim mümkün olabilsin” diyor.
“Sığır ve kuzu eti 150 lira, Tanzanya halkı et yiyor, bana bile gına geldi et yemekten, burada ekmek yenmiyor” diye de devam ediyor.
“Gelirken arabamı (Dacia marka) 600 bin liraya sattım, buradaki arabamı (4×4 Toyoto) 5.000 dolara (225 bin TL) aldım. Oturduğum bahçe içindeki 200 metrekare evin aylık kirası 150 dolar (6.750 TL) “ diye bitiriyor.
İşte bu da hayatın içinden…
Sonuç olarak; kişi başı gelirde 10 katına sahip olmamıza rağmen, bizdeki gelir dağılımı eşitsizliği bu fakir Afrika ülkesini bile bizim emeklimiz için daha cazip hale getiriyor…
Daha ne olsun?
Ekler:
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (38) İspanya
İspanya Avrupa’nın güney batısında yer alan ve Kuzey Afrika’da bazı topraklara sahip olan bir ülkedir. Sınır komşuları, kuzeyde Fransa ve Andorra, doğu ve güneyde Akdeniz ve Cebelitarık, batıda ise Portekiz ve Atlas Okyanusu’dur. Başkenti ve en büyük şehri Madrid’dir.
Yüzölçümü 506.030 kilometre karedir. Nüfusu 48 milyondur.
IMF verilerine göre İspanya, 2025 yılı itibariyle tahmini olarak 1,9 trilyon dolarlık GSYİH’si ile 190 ülke arasında dünyanın 12. büyük ekonomisidir.
38.040 dolarlık kişi başı geliri ile de 34. sırada yer almaktadır.
- Turizm geleneksel olarak ülkenin en önemli sektörlerinden biridir. İspanya, Dünya’da Fransa’dan sonra en fazla ziyaret edilen ikinci ülkedir. 2025 yılında 97 milyon turist ağırlamıştır. Turizm geliri 135 milyar Euro’dur (159 milyar dolar).
Türkiye’nin ağırladığı turist sayısı 64 milyon olup, turizm geliri 65 milyar dolardır. Yani turist sayısı bizden yüzde 52 fazla iken, turizm geliri yüzde 145 fazladır. Nedeni, İspanya turizm sektörü, nicelik (miktar) üzerine değil, nitelik (kalite) üzerine yoğunlaşmıştır.
- İspanya’da maaşlar genellikle 12 ay değil, 14 taksit (yaz ve noel dönemlerinde çift maaş) şeklinde ödenir. 14 aylık tutarın 12 aya bölünmesi ile bulunan asgari ücretin brütü yaklaşık 1.400 euro ve neti yaklaşık 1.125 euro’dur. Bizim asgari ücretimiz de 538 euro…
Ancak daha önemli fark; İspanya’da asgari ücretle çalışan oranının, toplam çalışanlar içinde yaklaşık yüzde 5 seviyesinde olmasıdır. AB içindeki en düşük oranlar arasında yer alır. Biz ise yüzde 48 oranımızla Avrupa ülkeleri arasında asgari ücretle çalışma oranı en yüksek ülke konumundayız. Yani yüzde 5 ile yüzde 48’i kıyaslayacağız. Bunun da dikkate alınması iyi olur.
- Yıllık tüketici enflasyonu 2025 yılında yüzde 2,4 çıkmıştır.
- İspanya’nın market zincirleri; Mercadona (lider ve orta fiyat seviyesi), Carrefour, Lidl (discount), Aldi (discount), Dia (discount), El Corte Ingles (lüks), Eroski, Esclat, Alkompo, Mas’tır (bakkal zinciri).
Şimdi de alışveriş kıyaslamamıza geçelim…
- Alışverişin tarihi: 10 Nisan 2026.
- Alışverişi yapan Mert Filizoğlu ve eşine teşekkürler…
- Alışverişin yapıldığı yer bir semt marketidir (tahminen Eroski). Bizdeki fiyatlar ise iki büyük zincirimizden alınmıştır.
- Güncel euro kuru 52,16 TL’dir.
- İspanya alışverişi 154,07 euro tutmuştur. Aynı alışveriş ülkemizde 198,49 euro (10.356 TL) çıkmıştır. Bu şekilde bizdeki alışverişin toplamı döviz bazında yüzde 29 daha fazladır.
- 45 ürünlük listenin 21 çeşidinde biz ucuzuz. Ancak bunların 13’ü meyve sebze çeşidi olup; pahalı olan ürünlerdeki farkımız bizdeki alışveriş tutarını şişirmiştir.
Bira (%136), yumuşatıcı (%71), pirinç (%107), ton balığı (%213), Antep fıstığı (%198), beyaz peynir (%173), yoğurt (%84), hamburger köfte (%124), dana eti (%55), yeşil biber (%65), muz (%155) bizde daha pahalı olan ürünlerdir.
- İspanya vatandaşının geliri yüzde 109 fazlayken, bizim vatandaşımızın harcaması da yüzde 29 daha fazladır. Satın alma gücünde iki tarafı birbirinden uzaklaştıran bu sonuçtur.
- İspanya vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ayda 7,3 defa yapabilirken, bizim vatandaşımız aylık geliri ile aynı alışverişi 1 ayda 2,7 defa tekrarlayabilmektedir. Başka bir ifade ile İspanya vatandaşı gelirinin yüzde 14’ünü bu alışverişe harcarken, bizim vatandaşımız aynı alışverişe gelirinin yüzde 37’sini ayırmak zorundadır.
Sonuç olarak; SAGP ile kişi başı gelirlerin birbirine yaklaşması aldatıcıdır. Zira gerçek gelir ile fiyat seviyesi yan yana gelmeden satın alma gücü anlaşılamaz.
NOT: “Batı ülkelerinde 1 saatlik net asgari ücret ile neler alınabilir ve aynı ürünler bizim ülkemizde kaç saatlik çalışmayla elde edilebilir” kıyaslamalarına devam ediyoruz. Bu defa İsviçre’yi konu edeceğiz. İsviçre Avrupa’nın en pahalı ülkesidir ama herhalde bizden sonra!
Bu ülkede federal asgari ücret bulunmaz. Ücretler genellikle sendikalar arasında müzakere edilen sözleşmelerle belirlenir. Minimum saatlik ücretten giderek 25 Fr x 160 saat= 4.000 Fr aylık ücret 2026 için dikkate alınabilir.
İsviçre’de 1 saatlik ücret ile 15 çeşit ürün alınmış ve alışveriş tutarı 24,54 Fr çıkmıştır. Bu ürünler: muz 2 adet 0,40 Fr, üzüm 500 gr 1,75 Fr, çilek 250 gr 2,39 Fr, enerji içeceği 250 ml 0,39 Fr, piliç kanat 550 gr 2,75 Fr, cips 193 gr 1,00 Fr, bio yoğurt 1 kg 1,29 Fr, çikolatalı puding 500 gr 1,75 Fr, makarna 500 gr 1,19 Fr, meyveli çay 50’li 0,95 Fr, ekmek büyük adet 2,00 Fr, kruvasan adet 1,25 Fr, ton balık 140 gr 1,95 Fr, buzlu çay 1,5 lt 0,59 Fr, İsviçre peyniri 400 gr 4,89 Fr tutmuştur (ismailleisviçre hesabından). Güncel kur 1 Fr= 58,45 TL’dir.
Bizdeki aynı alışveriş 1.812 TL (31 Fr) tutmuştur. Muz 43 TL, üzüm 290 TL, çilek 90 TL, enerji içeceği (Redbull) 70 TL, kanat (Gedik) 172 TL, cips (Ruffles) 75 TL, yoğurt (Sütaş) 102 TL, puding (Eker) 104 TL, makarna (Pastavilla) 46 TL, meyveli çay (Lipton) 150 TL, ekmek büyük 60 TL, kruvasan 60 TL, ton balığı (Dardanel) 150 TL, buzlu çay (Fuse tea) 70 TL, kaşar peynir taze (Tahsildaroğlu) 330 TL’dir. Türkiye’de 2026 yılı aylık net asgari ücret 28.075 TL(480 Fr) olup, aylık 160 saat hesabıyla saatlik ücret olarak 175,5 TL’yi dikkate aldık. Bunun da karşılığı 3 Fr’dir. Bizim asgari ücretle çalışanımız 1 saatlik ücreti ile sadece 1,4 kg muz alabilir. Üstelik muz kg fiyatı ülkemizde 2.20 Fr (129 TL) iken, İsviçre’de 1,19 Frank’tır.
Sonuçta, İsviçre’de 1 saatlik gelir ile yapılan alışveriş, Türkiye’de 10 saatlik gelir ile yapılabilmektedir. Bunun da nedeni; geliri 8 kat fazla olan İsviçrelinin, harcamasının da yüzde 21 daha az olmasıdır.


necmi erol
15 Aralık 2021 saat: 09:16
ercüment bey merhaba
pl nin enflasyona çare olduğunu söyleyip sonrada pl ve markalı ürünlerin satış artış oranlarını karşılaştırmışsınız.
marketlerin satışta kar marjlarının bu iki kategoride farklı olduğunu biliyormuydunuz.
bizim ürün grubunda benim ürünümü yukardan aşağı 35-40 marjla satarken kendi pl ürününü 15-20 ile satarsa bu sonuç normal değilmi sizce.
ülkede korunması gereken sadece tüketicimi ?
üretici ve sanayici bu ülkenin kunta kintelerimi ?
pl denilen ve kutsallaştırılan kavram Türkiyenin üretici ve sanayicisinin no name olup köleleştirilmesi değilmi.
yurt içine üretim yapan kitleler neden sürekli olarak üretimden çekiliyor farkındamıyız..,
selamlar
Ercüment Tunçalp
23 Aralık 2021 saat: 12:23
Necmi bey yorumunuz için öncelikle teşekkür ederim. “PL ile markalı ürünler arasındaki kar marjlarının farklı olduğunu biliyor musunuz?” diye bir soru sormuşsunuz. Bildiğinizi zannediyorum; PL uygulamasını bütün esaslarıyla ülkemizde başlatan 3 kişiden biriyim. Elbette kar marjı farkı işin esasıdır ve bütün dünyada da böyledir. İsviçre Migros’ta başlatılmasının sebebi ise, burnundan kıl aldırmayan ve markalarını belli fiyatın altında sattırmayan sanayicilerdi. Sizin ürününüzü yukardan aşağı yüzde 40 marjla (halk dilinde yüzde 67 karla) satanları onlarca yazımda örnekler vererek eleştirmeye devam ediyorum. Siz fabrika satış mağazanızda ürünlerinizi yüzde 20 marjla satsanız sizi eleştirebilir miyiz? PL üretenler de sanayici değiller mi? Halinden son derece memnun olan yakın dostlarınızdan PL üreticileri olduğunu biliyorum.
Son olarak; ben bir yatırım yapacağım, Muratbey markasını rafa koyacağım ama yanına, yani kendi rafıma “Ercüment” markamı koyamayacağım. Peki perakendeci Kunta Kinte mi?
Selamlar…