Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

2020 nasıl geçecek?

Ercüment Tunçalp

Öncelikle yeni yıla perakende sektörü penceresinden baktığımızı hatırlatalım.

2018’in son çeyreğinde resesyona giren Türkiye ekonomisi; üç çeyrek sonra ilk defa pozitif gelen büyüme rakamı (yüzde 0,9) ile 2020 için bir nebze daha iyimser olmamızı sağlıyor. Ancak diğer resmi veriler iç talep daralmasında kalıcı bir düzelmeye işaret etmiyor.

Sebepleri yazının devamında tek tek açıklayacağım. Şirket bütçelerine son şekli verilirken bu hususların dikkate alınmasında fayda görüyorum.

Zira güçlü ihtimal; iç talep canlanmayınca cirolarda beklenen artışların gerçekleşemeyeceği ve hem üretici hem de perakendeci kanadında zorunlu olarak kâr marjlarının yetersiz kalacağıdır. Mağaza başına müşteri sayısı azalabilir. Aynı mağazalarda sepet hacmi (TL) enflasyon oranı kadar artmayabilir.

Ciroları iç talep yönünden en fazla etkileyecek husus yüksek işsizlik oranlarıdır.

TÜİK verilerine göre Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2019 yılı Ağustos döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 980 bin kişi artarak 4 milyon 65 bin kişiye ulaştı. İşsizlik oranı 2,9 puanlık artış ile yüzde 14 seviyesinde gerçekleşti. Daha önemlisi, tarım dışı işsizlik oranı 3,5 puanlık artışla yüzde 16,7’ye yükseldi. Genç nüfusta işsizlik oranı, 2005 yılından bu yana yüzde 27,4’lük oranla en yüksek seviyeye çıktı. Yaz mevsiminin tam ortasına denk gelen bu tabloda tarım ve turizmin olumlu katkısı görmezden gelinemez. Mevsim değişikliği ile birlikte Kasım ve Aralık aylarında işsizlikte yüzde 16’ların görülmesi şaşırtıcı olmaz.

TÜİK, Kasım ayına ilişkin tüketici güven endeksini açıkladı. Endeks, Ekim ayındaki 57’lik seviyeden bir miktar artış kaydederek 59,9’a yükselmiştir.

Tüketici güven endeksi sıfır ile 200 arasında değer almakta ve 100’ün altındaki değerler kötümserliğe, 100’ün üstündeki değerler ise iyimserliğe işaret etmektedir. İyimserlik sınırı 100 olduğuna göre tüketici güveninin hâlâ dip seviyelerde kaldığını söyleyebiliriz. 70’in altındaki her rakam ekonomide işlerin iyi gitmediğine işarettir. Yani bu seviyelerde 2-3 puan artış tüketici güveninin arttığını göstermez, güvensizlikte küçük bir azalış olduğuna işaret eder. Tüketicinin güven eksikliği, parayı rahatça kullanmasını engeller, harcamasını kısar, bu da işlerin yavaşlamasına sebep olur. Cirolar kira maliyetini karşılayamaz hale gelir, iyi lokasyona ulaşmak zorlaşır.

Dolayısıyla gelecek kaygısı geniş bir kesimde ‘mevcut işini kaybedebilme’ endişesi yaşatır ve kredi kartını daha tasarruflu kullanmaya iter. İnsanlar borca girmemeye özen gösterirler. Neticede, iç tüketimde harcamalar acil ihtiyaçlar düzeyini korur. Çeşitliliği azaltan ve öncelikle temel ürünlere yönelen tüketici tercihi, fiziki perakendeciler arasında en çok indirim marketlerine yarar.

E-ticaretin yükselişine rağmen, sektörde “pazar günü tatil olsun” istekleri yoğunlaşmıştır. Zannediliyor ki; en büyük cironun yapıldığı gün mağazalar kapalı olursa müşteri diğer günlere dağılır. Öyle olmaz. O ciroların en az yarısı e-ticaret kanallarına kayar ve bu yanlış talep fiziki perakendeciye ciro kaybettirir. Dolayısıyla yerel zincirler e-ticaretin ve indirim marketlerinin kıskacında daha da sıkıntı çekebilirler. En önemlisi, büyük tedarikçiler vurucu kampanyalarda, satış hacmi nedeniyle büyük perakendecilere yoğunlaşmışlardır. Bu da bir başka tehdittir. Yani ulusal ve yerel gruplarda dertler ortak değildir!

Elimde, başarılı bir yerel perakendecimizin yıl sonu için aldığı küçülme kararına dair bilgi notu var. Gerekçelerini o kadar isabetli açıklamışlar ki; örnek olması bakımından satırbaşları ile aktarmayı uygun buldum:

  • “Giderek vahşileşen ‘fiyat’ ve ‘ölçek’ odaklı rekabet ortamı,
  • Yeni iş modellerinin ve tüketici davranışlarının ‘aracılık’ hizmeti verenler üzerinde yarattığı baskı,
  • ‘Dışsal’ gelişmelerin faaliyet giderlerinde neden olduğu artış,
  • Fizikselden dijitale doğru yaşanan dönüşüm,
  • Ve yol haritasını zorunlu olarak dijitale kaydıran, ‘en büyük’ değil, ‘en iyi’ olma yeni hedefimiz…”

Böyle söylüyor 45 yıllık aile şirketinin temsilcileri. Bütün şirketlerin her yıl sonunda benzer analizleri yaparak gelecek planlarını şekillendirmeleri gerekir. Zira olumsuzlukları yaşadıktan sonra alınacak kararlar için çok geç kalınabilir.

Dışsal gelişmelerle devam edelim.

Bütçe açığı geçen yıla göre katlanmış, ilk 10 ayda 100 milyar TL açık vermişiz. 2018’in ilk 10 ayındaki açık 62,1 milyar liraydı. Bu yılın tamamında 80,6 milyar TL bütçe açığı hedeflenmişken, YEP 125 milyar TL olacağını açıkladı. Üstelik Merkez Bankası’nın 40 milyar TL’lik yedek akçesi aktarılmasaydı bu açık daha da fazla olacaktı. Doğal olarak bütün bunların karşılığı yeni vergilerdir.

Her tüketicinin ve her perakendecinin enflasyonu farklıdır. Ancak mutlaka TÜİK rakamlarını esas alacaksak, onda da doğru yere bakmamız gerekir.

Vatandaşın yaşadığı gerçeğe en yakın enflasyon; 12 ayın artış ortalamasının, bir önceki 12 ayın artış ortalaması ile kıyaslanmasından elde edilir. TÜİK açıklamalarına bakılınca; TÜFE’de 12 aylık ortalamaya göre, Eylül ayında yüzde 18,27, Ekim ayında yüzde 16,81, Kasım ayında ise yüzde 15,87 değişim yaşanmıştır. Baz etkisiyle Ekim’de tek haneye inen yüzde 8,55’lik enflasyon oranı geçiciydi. Nitekim Kasım ayının yüzde 10,56 çıkan TÜFE oranı ile tekrar çift haneler görülmüştür. Gıda perakendecilerine özel dikkat çekeceğim konu; Kasım ayında 12 aylık ortalamalara göre yüzde 15,87 olan değişim oranı, gıda ve alkolsüz içecekler grubunda yüzde 20,76, alkollü içecekler ve tütün grubunda yüzde 20,96 olarak gerçekleşmiştir. Büyüme hesaplarında referans alınması gereken oranlar bunlardır. Elbette en doğrusu her perakendecinin kendi enflasyonuna bakmasıdır ki, bu rakamlara yakın çıkması muhtemeldir.

Maaş zamlarında, 12 aylık ortalamalar dikkate alınmayacağından (fark en az 5 puan), tüketicinin satınalma gücü biraz daha azalacaktır. Sonuçta, yukardaki sebeplerle birebir aynı mağazalarda ciro artış oranlarının enflasyon oranını yakalaması zor gözüküyor.

Üçüncü çeyrekteki yüzde 0,9 büyüme ile ilk 9 ayda geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 0,9 küçülmüş olduk.

IMF, OECD, Dünya Bankası, Fitch gibi kuruluşlar 2020’de Türkiye ekonomisinin yüzde 3 civarında büyüyeceğini tahmin ediyorlar. Elbette bu yıldan daha yüksek bir büyümedir ama yeterli değildir. Zira yüzde 4-5’in altındaki büyüme işsizliği artırıyor, ekonomideki olumsuz gidişatı değiştirmeye yetmiyor. Ayrıca Türkiye’nin potansiyel büyümesi yüzde 5’tir zaten.

Görüldüğü gibi tahminlerimizi tamamen resmi rakamlara dayandırdık.

Bir de enflasyon oranları yüzde 0-1 arasında seyreden gelişmiş ülkelerin negatif faizini örnek göstererek ülkemize para yağacağını söyleyenler var ki, bizim negatif reel faizimizi görmezden gelmeye devam ediyorlar. Hatta 2 puana yakın stopaj kesintisine ve 300 baz puanı aşan Türkiye CDS’ine rağmen faizlerin daha da düşmesi gerektiğini savunuyorlar. Şaka gibidir, keşke her sorun sadece faizi indirerek çözülebilseydi!

Faizi düşürerek enflasyonun düşürülemeyeceğini şu son sahnede bile yaşayarak gördük. Daha önce de yılın ilk 6 ayında, uzun süre sabit kalan yüksek oranlı faize rağmen enflasyonun gerilediğini izlemiştik.

Yeni yılda şirketlerimiz için risksiz bir iş ortamı, ülkemiz için de mevcut şartlarımızı dikkate alan ve ekonominin kurallarına uyan bir yönetim sistemi temenni ediyorum.

Devamını Oku
Advertisement
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ercüment Tunçalp

Çekirdek enflasyon üzerine…

Ercüment Tunçalp

Bu yazı Eylül ayı faiz kararından 2 gün önce yayımlanmış olacaktır. Konumuz o alınacak karara referans olacağı açıklanan çekirdek enflasyondur. Doğuracağı netice 2 ihtimallidir. Politika faizi ya sabit bırakılacak ya da indirilecektir.

Çünkü;

Temmuz ayı enflasyon oranı yüzde 18.75 olarak açıklandığında MB söylemi, “Biz enflasyon oranı altında faiz uygulamayacağız” şeklindeydi. Ancak yüzde 19’luk faiz, yüzde 19.25’lik Ağustos enflasyonunun altında kalınca söylem değişti ve “manşet enflasyona değil, çekirdek enflasyona bakacağız” halini aldı. Yani Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun politika faizini artıramayacağı belli olunca, manşet enflasyon (ana enflasyon) yerine alt endekslerden biri olan Çekirdek-C serisi (enerji, gıda, alkolsüz içecek, alkollü içecek, tütün, altın hariç TÜFE) yüzde 16.8 oranı ile yeni kriter olarak benimsendi.

Ve piyasalar çekirdekle ilgilenmeyeceğini, gerçek veriler üzerinden hareket edeceğini de hemen belli etti ve döviz kuru sessizliğini bozdu.

Önce çekirdek enflasyonun ne olduğuna bakalım:

TÜFE Endeksi’ni oluşturan mal ve hizmet sepetinden bazı ürünlerin çıkartılarak, geriye kalan ürünlerle fiyatlar genel seviyesindeki değişikliklerin hesaplanması çekirdek enflasyon olarak adlandırılıyor. Gıda ve enerji gibi MB tarafından doğrudan kontrol edilemeyen kalemlerin manşet enflasyondan çıkarılmasıyla elde ediliyor.

Çekirdek enflasyonun hesaplanma nedeni; içinde mevsimsellik özelliği gösteren, hava koşullarına bağlı olarak fiyatları arz ve talebe bağlı olmadan daha fazla dalgalanan ürünlerin sepetten çıkartılarak duruma bir de böyle bakılmasını sağlamaktır.

Evet çekirdek enflasyon şeklinde, MB elinde özel bir gösterge olduğunu kabul ediyoruz. Yani faydalı bir araçtır. Enflasyon seviyesinin ileride nasıl bir değişim göstereceği konusunda yol gösterici veriler sunabilir. Hatta daha doğru ve gerçekçi politikalar oluşturmak adına bu aracı kullanmak zorunlu da olabilir.

Ama hepsi bu kadar!

Vitrine koyup nirengi noktası gibi göstermek ve TÜFE’nin yerine geçerli kılmak ise yanlıştır. Üstelik yıllardır bütün hedefleri TÜFE için açıklayıp, sonra da başka bir yere odaklanmak güvensizlik yaratır. Ve de en önemlisi gerçek yaşananları yansıtmaz.

Çünkü, birincisi mevsimlik hava değişimlerinin sonuçları da vatandaşın yaşadığı gerçeklerdir. İkincisi yüksek bulunduğu için terkedilen yüzde 19.25’lik TÜFE bile halkın yaşadığı gerçek enflasyonun çok altındadır. Zira TÜFE sepetindeki ağırlığı yüzde 25.94 olan gıda ve alkolsüz içeceklerin, alt gelir grubu için gerçek ağırlığı yüzde 42’dir ve bu kategorinin enflasyonu da yüzde 29’dur.

Üstelik bu çekirdek enflasyon TÜFE sepetinin sadece yüzde 56’sını temsil ediyor. Bu durumda toplam ağırlığın yüzde 44’ünü faiz kararında dikkate almayan göstergeye bakarak tüketicinin yemekten içmekten vazgeçtiğini; elektrik, benzin, mazot ve doğalgazı hayatından çıkarttığını mı varsayacağız?

Enflasyon endeksini oluşturan ürün mal ve hizmet sepetinden ne kadar fazla ürün çıkartırsanız gerçeklerden o kadar uzaklaşırsınız. Hem de her zaman yukardaki gibi TÜFE’nin altında kalan oranlarla değil, üzerine çıkan sonuçlarla da karşılaşma olasılığınız vardır.

Biraz daha açalım…

Çekirdek enflasyonun 6 adet alt endeksi vardır. TÜİK, manşet enflasyonun daha dar kapsamlı bu göstergelerini A’dan F’ye kadar sıralamış…

  • A Endeksi: Mevsimlik ürünler hariç TÜFE,
  • B Endeksi: İşlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içecekler, tütün ve altın hariç TÜFE,
  • C Endeksi: Enerji, gıda, alkolsüz içecekler, alkollü içecekler, tütün ve altın hariç TÜFE,
  • D Endeksi: İşlenmemiş gıda, alkollü içecekler ve tütün ürünleri hariç TÜFE,
  • E Endeksi: Alkollü içecekler ve tütün hariç TÜFE,
  • F Endeksi: Yönetilen- yönlendirilen fiyatlar hariç TÜFE.

Elbette yukardaki her çekirdek enflasyon göstergesi C endeksi kadar faiz havuzuna su taşımıyor. Örneğin şaşırıp F tanımlısını seçseniz, yüzde 20.60’lık oranla TÜFE’yi de geçtiğini görmeniz mümkündür!

O zaman sormak gerekiyor; yarın diğer serilere de sıra gelir mi ve gelirse tercih neye göre şekillenir?

“Enflasyon Ağustos’ta düşecek” diyenlere karşı, düşmeyeceğini aylar önce söylemiştim. Bu görüşlerim aşağıdaki yazılarımda görülebilir. Şimdi de aynı görüşü önümüzdeki aylar için ifade ediyorum. Zira tersi matematiğe aykırıdır.

Zira Ağustos ayındaki yüzde 45.52’lik ÜFE buharlaşacak mı?

Hiç değilse bir kısmı TÜFE’ye yansımayacak mı?

Reel faiz hesabı beklenen enflasyon dikkate alınarak yapıldığına göre; MB’nın şimdilik saklı tuttuğu görüş benimle aynı paralelde olmasaydı, boşu boşuna TÜFE yerine tartışmaya açık olan çekirdek enflasyon öne çıkartılır mıydı?

“Üç ay sonra beklediğimiz enflasyon yüzde 16’dır” denerek politika faizi rahatça 1 puan indirilebilirdi. Yine indirilebilir ama gerekçe sağlam olmadığı için yıpratıcı yan tesirlerine de hazırlıklı olmak gerekir.

Neticede; tüketicinin satın alma gücünü de reel faizi de belirleyen manşet enflasyondur. Buna göre oluşan negatif reel faiz, paranın dövize, altına ve borsaya yönelmesine neden olur. Yani bundan böyle artık genel enflasyon düzeyinin değil, çekirdek enflasyonun baz alınması belki faizlerin düşmesi için zemin hazırlayabilir ama bu inandırıcı olmayan gerekçe ile doları ikna etmek mümkün olmadığı için döviz kurları alır başını gider.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Anlaşmalı fiyatlandırma mümkün değildir!

Ercüment Tunçalp

Son günlerde çok fazla konuşulduğu için konuya dahil olmuş bulunuyorum. Söylenti, temel gıda ürünlerinde zincir marketlerin ortak fiyat belirledikleri şeklindedir.

Kırkbeş yıldır gıda sektörünün içindeyim. Yaklaşık 25 yıl boyunca da direkt olarak fiyatlandırma yaptım veya denetledim. Hâlâ bu yazılara alt yapı teşkil etmesi için yurt içinde fiyat araştırmaları yapıyorum. Yurt dışındaki fiyatları da yakından takip ediyorum.

Sonradan söyleyeceğimi en başından söyleyeyim; böyle bir müşterek hareket mümkün değildir. Zira ortada aşırı rekabetçi bir piyasa vardır ve gerek birbirlerinden pazar payı kapmaya çalışan tedarikçiler tarafında, gerekse azalan müşteriyi tekrar kazanmaya çalışan perakendeciler tarafında büyük mücadeleler verilmektedir.

Kaldı ki, ben durum tespiti olarak tam da söylenenin aksini iddia ediyorum ve perakende satış noktalarına göre fiyat oynaklığının çok fazla olduğunu söylüyorum, örneklerle de ortaya koyuyorum.

Bu görüşümü yılın başında “Gezen ve araştıran tüketici kazanıyor” başlığı ile ortaya koymuştum. Pahalılıktan haklı olarak şikayet eden tüketiciye de düşen görevler olduğunu belirtmiştim.

O yazımı okuyanlar da görecekler ki; benim de tüketici olarak yüksek fiyatlarından şikayetçi olduğum satış noktaları vardır. Ancak araştıran tüketicinin o satış noktalarından ayağını çekmesiyle fiyatların düşeceğini bilmesi gerektiğine de inanıyorum. Üstelik pazardaki düşük fiyatın nerede olduğunun bulunması bugünün dijital ortamında o kadar da zor değildir.

Peki bu yanılgıya neden düşülmüş olabilir?

  • Sadece bizde değil, bütün dünyada temel gıda kategorilerindeki pazar payı yüksek markalarda fiyat istikrarı vardır. Buna bakarak “anlaşıyorlar” sonucu çıkmaz. Çünkü bu markaların tedarikçileri perakendeciye göre şartlarını fazla esnetmedikleri için, perakendeciler de ağır rekabet şartlarında güçlü markanın yüksek fiyatıyla dikkat çekmek istemediklerinden, zorunlu olarak aynı seviyede fiyatların oluşması mümkün olabiliyor. Ancak bu durum pazarın genelini yansıtmıyor. Yani fiyat oynaklığı en az kategori lideri markalarda rastlanan bir durum oluyor. Hatta bu markaların dönemsel indirimlerde bile belli bir fiyat disiplini korunuyor.
  • Yumurta konusu da çok seslendirildiği için açıklık getirmekte fayda vardır. Esasında borsası olan bu üründe fiyatın aynı günler içindeki benzerliğine değil, aşırı farklılaşmasına şaşırmak gerekir.

Örneğin merkezi Ankara’da bulunan YUM-BİR, yumurta sektörünü Ulusal ve Uluslararası platformlarda temsil eden sektörün bir nirengi noktasıdır. Bünyesinde yumurta üretiminin yoğun olduğu il ve ilçelerde kurulmuş 12 Birlik ve 400 civarında üyesi bulunmaktadır. Arz ve talep durumuna göre (yuriçi/yurtdışı) haftalık fiyatları yayınlar (kalibraja ve renge göre). Yani bir nevi borsadır. Ülke genelindeki toptancı ve perakendeci de bu fiyatları yakından takip eder. Elbette en büyük alıcıların talep yönlü etkisini de dışarda tutamayız. Standardın dışına çıkıldıkça da (gezen ve organik gibi) o fiyatlar esas alınarak farklar oluşur. Haliyle bunların fiyatları arasında da paralellik vardır. Yani bu sebeple de buradan yola çıkarak “aralarında anlaşıyorlar” sonucuna ulaşılamaz. Zaten birliğin amacı da spekülasyonların engellenmesi ve istikrarın sağlanmasıdır.

  • Son zamanlarda tüketicinin en büyük şikayetlerinden biri de kuruyemiş fiyatlarındaki artışlardır. Evet ben de yaptığım araştırmalarda hem market raflarında hem de bazı kuruyemiş dükkanlarında fiyatların artışını izledim.

Halkımızın en temel tüketim kategorilerinden olduğu için iki canlı örnekle konuya açıklık getireyim. Olumsuz örnekleri isim vererek açıklamak tercihim değildir. Ancak piyasa düzenleyici rolleri adına çok şubeli ihtisas mağaza zincirleri olan Tatbak ve Makbul örneklerini sürekli indirim formatının öncüleri olarak öne çıkartmak gerekiyor. Çünkü çok uygun fiyatları yanında kalite standartlarını da muhafaza etmeleri, tam da satın alma gücü sürekli düşen Türk tüketicisine en uygun konsept olarak öne çıkıyor.

Her iki zincirin ana kategorileri yanında ayrıştıkları alt kategorileri sayesinde de birbirlerini tamamladıkları bile söylenebilir. Bu şekliyle de birbirlerine komşu şubeleri bile sorun yaratmamaktadır.

Bunu biraz açalım.

Tatbak kuruyemişin yanında; kuru pasta, yaş pasta, sütlü tatlı, şerbetli tatlı, dondurma ve donuk ürünlerde,

Makbul kuruyemişin yanında; bakliyat, baharat, kuru meyve ve şekerlemede fark yaratıyorlar. Ortak özellikleri ise uygun fiyatlar…

Ne kadar uygun olduklarına bakalım mı?

Fenerbahçe semtinde çoğu zaman acil alışverişleri yaptığım bir kuruyemişçi var. Her zaman aldığım 400 gramlık karışıma (4 çeşit ve 100’er gram) 39 lira öderken, birebir aynı karışıma yukarda adı geçen zincirlerde 21 lira ödemiş bulunuyorum.

Farka bakar mısınız?

Uzakta da olsa aynı ürünü yarı fiyatına almak için yorulmaya değmez mi?

“Kalitesi aynı değildir” diyenler çıkabilir, doğrudur ama kimin lehine olduğunu da söyleyeyim; ucuz ürünlerin lehine…

Bunu müşteri gözüyle söylemiyorum, yıllarca kalite kontrolü eşliğinde toptan alım yapan ve bu iş kolunda onlarca hipermarketin bünyesinde işletici firma çalıştırmış ve denetlemiş bir kişinin görüşü olarak belirtiyorum.

Sonuçta;

Kıt bulunan ürünler haricinde, fiyatlara tüketicinin de yön verme gücü vardır. Ülkemizde her üründe ‘en ucuz’ olan bir perakendeci yoktur. Bu durumda da alışverişi bölmekten başka çare olmadığı açıktır.

Esasında anlaşmalı fiyatlandırma olsaydı tüketici çaresiz kalabilirdi. Ne iyi ki böyle bir şey yoktur ve aile bütçesinden büyük tasarruflar yapmak mümkündür. Yeter ki planlı alışverişlerin temel kategorilerinde bilgisayar başında biraz zaman harcanabilsin.

Peki buna değmez mi?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yüksek büyüme tüketici için ne ifade ediyor?

Ercüment Tunçalp

Türkiye ekonomisi bu yıl ikinci çeyrekte yüzde 21.7 büyüyerek, 1999 yılından bu yana açıklanan yeni serideki en yüksek büyüme oranına ulaştı. Ancak pandemi sebebiyle ekonomide tam kapanma önlemlerinin uygulandığı geçen yıl ikinci çeyrekte Türkiye’nin yüzde 10.4 küçüldüğünü de unutmayalım. Yani bugünkü performansın içinde geçen yılki çift haneli küçülmenin de baz etkisi var. Yılın tamamında ise muhtemelen yüzde 8 gibi bir büyüme oranı ile karşılaşacağız. Ancak yıllardır ortalama yüzde 5 büyüyoruz zaten…

Evet yine de dönemsel olarak yüksek oranlı bir büyümedir ama vatandaşın refahına ve alım gücüne ne kadar yansıdığına da iyi bakmak gerekir.

O zaman bu büyümenin tüketici için ne ifade ettiğine bakalım.

Bunu TÜİK’in son açıkladığı Ağustos ayı tüketici güven endeksinden izliyoruz. Haziran ayından itibaren 3.5 puanlık güven azalışı ile Ağustos ayında endeks değeri 78.2’ye inmiş bulunuyor. Dramatik olan 100’ün altındaki her değer güvensizliğe işaret etmesine rağmen, yakın tarihte anket sorularında ve hesaplama şeklinde yapılan değişiklik olmasaydı endeks 20 puan civarında daha eksik değer alacaktı. Detay bilgiyi bir sene önceki “Tüketici güven endeksi nasıl değişti?” başlıklı yazımda bulabilirsiniz.

Kişi başı milli gelirin dolar bazında 14 sene önceki seviyenin altında olduğunu da unutmayalım…

Vatandaş ekonomik konulara fazla kafa yormasa da bu durumu gazete sayfalarından takip ediyor. Üstelik 5 milyon mültecinin payı henüz ayrılmamışken. Yani kişi başına gelir hem 2020 yılında son 14 yılın en düşük seviyesi olan 8.599 dolara inmiş hem de bu bile sadece kağıt üstünde kalmıştır!

Çünkü kişi başına gelirin tahminen 500 doları da Suriyelilere gitmiş olmalıdır.

Kaldı ki; kişi başına gelir, iki çeyrektir artıyor olmasına rağmen 9.120 dolar ile yine de 2007 yılının gerisindedir.

Hepsi bu kadar da değil…

Tüketime dayalı büyümenin ancak borçlanma ile sağlandığını tüketici yaşayarak öğrendi. Eh refahının artmadığını, tersine sürekli azaldığını da görüyor. Yani bir tarafta büyük oranda krediler yoluyla gerçekleşen büyüme, diğer tarafta işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımındaki bozulma…

Ekonomideki büyüme sokağa yansımadığı gibi yüksek enflasyon sebebiyle cebi küçülen tüketiciye bunu anlatmak da gitgide zorlaşıyor.

Dünya Bankası’nın Nisan sonunda yayınladığı Türkiye Ekonomik İzleme Raporu’na göre Türkiye’de son iki yılda mutlak yoksul sayısının 3.2 milyon artarak 10 milyon 171 kişiye yükseldiğini, böylelikle 2018’de nüfusa oranla yüzde 8.5 olan mutlak yoksul sayısının 2020’de yüzde 12.2’ye çıktığını açıkladı. Yani açıkça görülüyor ki; büyüme işsizliği azaltamıyor, gelir dağılımını düzeltemiyor, yoksulluğa çare olamıyor.

Peki yüksek büyümenin nimetlerinden kim yararlanıyor?

Gelir dağılımının bozulduğu bir ortamdaki büyüme; halkın büyük kısmına yansımıyorsa, küçük bir mutlu azınlığın zenginleşmesine katkı yaptığı açıktır. Kısaca, emeğin büyümedeki payı azalırken sermayenin kârı artıyor, yüksek enflasyonla da hormonlu büyüme gerçekleşiyor.

TÜİK verilerine göre de yoksul ve orta gelir gruplarının kaybettiği gelir, en zengin yüzde 20’lik gruba gitmiş görünüyor. Bu grubun toplam gelirden aldığı pay 2005 yılında yüzde 44.4 iken, 2019 yılında 3.1 puan artarak yüzde 47.5’e ulaşmış bulunuyor. Yani gelirin yarısı bu mutlu azınlığa ayrılınca, toplumun yüzde 80’i de gelirin diğer yarısı ile yetinmek zorunda kalıyor. Ayrıca mevcut durumu koruma garantisi de bulunmuyor. Hatta ülke geliri büyüdükçe, çoğunluk diliminin küçüleceğini de ben söylemiyorum, devletin resmi istatistik sonuçları söylüyor.

Bir başka görüntü de dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının yüzde 67 olmasıdır. Yani zengin ve fakirin aynı oranda ödedikleri ÖTV-KDV gibi dolaylı vergilerin hakimiyeti sürmektedir. Büyüme gerçekleştikçe reel geliri küçülen kesimlerin, vergi sisteminin gelir dağılımını bozucu etkisi altında kalmaları kaçınılmazdır.

Orta gelir grubuna geçtiğimizde;

Politika faizini (% 19) geçmiş olan enflasyon oranı (% 19.25) gündemdeyken; bankada tasarrufu olan mevduat sahibi eksi reel faiz sebebiyle kayıptayken, üstelik enflasyon da artış eğilimini sürdürürken ‘faizlerin düşmesi’ konuşuluyorsa, büyüme haberleri ilgi çekici olamaz.

Bir başka kesim için ‘dolarizasyon’ tek seçenek olmuş zaten. Eğer faiz enflasyona göre şekillenmiyorsa, döviz kuru kendini mevcut duruma göre ayarlayacağından, bu tercihi seçenlerin de bir nevi sigortası yerine geçmiştir.

Hatırlatmakta yarar var; pandemi sebebiyle küresel ortamdaki 1-2 puanlık enflasyon artışlarının bizdeki yüksek ve kronik enflasyonla en küçük bir benzerliği yoktur. Henüz geçtiğimiz ay “Enflasyon ve doğru teşhisin önemi” başlığı ile ayrıntılı olarak yazdığım için tekrara düşmek istemedim.

Sonuç olarak;

Yüksek büyüme ile yüksek enflasyon birlikte gerçekleşiyor. Acaba tüketici alım gücünü ve refah seviyesini düşüren yüksek enflasyonu görmezden gelerek tabeladaki büyüme oranına odaklanabilir mi?

Dolayısıyla sermaye sahipleri şunu çok iyi bilmeliler ki; sadece işletmelerinin mali performansını artırmakla sürdürülebilir mutluluk yaşayamazlar. Zaten reel geliri sürekli azalan bir tüketici grubuna hizmet ettiklerini bilerek, imkanlarının bir kısmını onlarla paylaşmayı strateji olarak benimsemelidirler.

Hani hepimiz aynı gemideyiz ya…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER