Ercüment Tunçalp
Son tüketim tarihi ve dezenformasyon
Son zamanlarda piyasada, son tüketim tarihi (STT) ile tavsiye edilen tüketim tarihini (TETT) aynı potada eriten dezenformasyon çabaları vardır. İşte bu yazının konusu, kafa karışıklığı yaratan bu tehlikeye dikkat çekmek üzerinedir.
Söylentiler, “Son tüketim tarihi geçen ürünlerin indirimli satıldığı ve halk sağlığının düşünülmediği” yönündedir. Elbette böyle değildir…
Bilgi eksikliğini gidermek kolaydır. Ancak bilerek yapılanla da mücadele etmek gerekir. Beni takip edenler çok iyi bilirler ki; taklit tağşiş ve pestisit konuları üzerinde çok dururum ve de tüketicinin aldatılması konularına da açıklık getiririm. STT konusunda marketlerde büyük sorun olduğuna da dikkat çekerim.
Ancak burada Tarım ve Orman Bakanlığı ile israfı önlemenin peşine düşen ve AB uygulamalarını referans alan bir girişimci grubuna yapılan haksızlığa da karşı durmak gerekiyor. Zira yapılan uygulama tüketici lehinedir…
“Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun” kapsamında, tarihi geçmiş olan ürün “ayıplı mal” sayılır ve satışı yasaktır. Uygulamada bu ürünleri satan işletmelere idari para ve kapatma cezaları verilir.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yürürlükteki Türk Gıda Kodeksi doğrultusunda TETT ve STT ayrımı çok net bir şekilde yapılmıştır. AB standartları dahilinde olan ve dünya genelinde uygulanan bir sistemi şehir efsanesine çevirmek en azından fırsatçılıktır. Bazı siyasilerin de bu konuyu kullanışlı bularak; ilgili Bakanlık ile “Yenir” mağazalar zincirine yüklenmeleri büyük haksızlıktır. Bu konuya son bölümde tekrar döneceğiz. Sektör içinden STT kontrolü konusunda sıkıntı çeken bazı çevrelerin, tüketiciyi rahatlatmak üzere “Bakın buna Bakanlık’ta izin veriyor” algı çabasını da bir kenara koyalım.
Bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi TETT’si geçen ürünler sağlık riski oluşturmayıp, sadece tat, aroma ve renk kaybına uğramış dayanıklı ürünlerdir. Örneğin, çay, kahve, şeker, uzun ömürlü içecekler, tuz, kara biber, pul biber, kekik ve diğer baharatlar, çikolata, cips, kuru yemişler, pirinç, mercimek, kuru fasulye, un, irmik, makarna, sıvı yağlar, salça ve turşular bu tip ürünlerdir.
Şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne…
Türk Gıda Kodeksi Etiketleme Yönetmeliği’ne göre mikrobiyolojik açıdan hızla bozulan ve kısa sürede insan sağlığı için tehlike oluşturabilecek gıdalara TETT etiketi konamaz. Bu ürünlerde STT zorunluluğu vardır. Bunlar da örneğin, kırmızı et ve tavuk başta olmak üzere bütün et ürünleri, süt, yoğurt, peynir ve diğer süt ürünleri, balık ve diğer su ürünleri, yumurtalar ve çabuk bozulma riski olan tüm ürünlerdir.
Bütün dünyada son tüketim tarihi henüz geçmemiş ancak tarihi yaklaşan ürünler ayrı bir bölümde uyarı afişi (dikkat çekecek şekilde kırmızı veya turuncu renklerde) ile birlikte indirimli satılabilir. Bizim bazı zincirlerde, AB ülkelerinde ve ABD’de görüldüğü gibi…
STT’nin geçmesi cezai uygulamayı gerektirse de bunun sağlık problemi yaratması durumu ayrıca katlamalı cezayı gündeme getirebilir. Zira STT güvenlik sınırıdır ve aşılma tehlikesi göze alınamaz.
Peki uygulamada durum nasıldır?
Üzülerek belirtmeliyim ki, her girdiğim markette onlarca tarihi geçmiş ürün buluyorum. Savunma şekli ise “çalışan azlığı” oluyor. İşte esas dikkat edilmesi gereken tablo budur. Hatta Avrupa’yı referans gösterenler bile var. Hani AB bünyesindeki kalite kontrol disiplinini bilmesem ben de şüpheye düşeceğim!
Almanya’da Kaufland Market, raflarında tarihi geçmiş ürün bulana 2,5 euro tutarında çek veriyor. Bu şekilde denetim görevinde tüketiciden yardım alıyor. Tahmin ediyorum ki; bunu mutlaka sorumlusuna ödetiyor. Vatandaşlarımızdan bazıları da STT’si geçmiş ürün avına çıkıyorlar ve ürünü bularak çeki alıyorlar.
Bizde de israf savaşçısı olarak tanıtılan Yenir Market’in uygulamalarında;
STT’si yaklaşan, TETT’si yaklaşan veya geçen gıda (sadece yukarda saydığım kategorilerde) ve daha çok gıda dışı ürünler ile ambalajında hasar bulunan, tedarikçinin stok fazlası veya delist ettiği ürünler için indirim geçerli oluyor. Yani birçoğunda da tarih problemi yoktur. Dolayısıyla bu satış noktasını “Dar gelirliyi imha edilmesi gereken ürünlere mecbur ediyorlar” söylemi gerçek dışıdır. Kaldı ki; orta ve üst gelir grubunun da bu zincirden alabileceği ürünler vardır. Üstelik normal bir marketten STT’si yakın veya tarihi geçmiş ürünü alma riski varken, bu markette böyle bir risk yoktur. Örneğin 10 gün içinde tüketilen bir ürünü (STT’si 15 gün sonra ise) yarı fiyatına kim almak istemez ki?
Sonuç olarak; Avrupa’nın en yüksek enflasyonunun bizde olduğu; yaptığımız kıyaslamalarla en yüksek fiyat seviyelerine sahip olduğumuz ve düşük asgari ücreti de hesaba katınca, Moldova’dan sonra satın alma gücü en düşük ikinci ülke olarak öne çıktığımız çok paylaştığımız gerçeklerdir.
Ancak buradan hareketle, zengin ülkelerde bile başarı sağlamış bir israfı önleme projesini bunun arkasına bağlamak hem siyaseten hem de ekonomik açıdan doğru değildir. Zira Yenir Market modelinin, tüketici satın alma gücünü olumlu etkileme rolü vardır. Keşke yüzlerce şubeye ulaşabilse…
Kaldı ki, tüketiciye yansımayan benzer uygulama en az 30 senedir spot piyasa oluşumuyla devam ediyor. Bunun aslı anlık ve nakit satıştır. Fiyatlandırma o günkü arz talep dengesine ve yukarda saydığımız ürün özelliklerine göre değişir.
“Arka kapı satışı” en bilinen yoludur. Marka sahiplerinin stok fazlası ürünlerini ana bayilerine ve zincir marketlere uygulanan liste fiyatlarından daha düşük fiyatla piyasaya sürmeleridir. Bazen bu toplu satışlar büyük bir market zinciri üzerinden de yapılabilir. Bundan tüketicinin haberi bile olmaz, nimetlerinden de faydalanamaz. Üretici stok fazlasından kurtulduğu gibi nakit akışını da güçlendirir, alıcılar ise peşin alımda kaybettiklerini tüketiciye aktarırken fazlasıyla kâra ilave edebilir. Bu son uygulamada ise perakendeci ile tüketici birlikte kazanmaktalar. Daha ne olsun?
Ercüment Tunçalp
Fiş almayan müşteriler!
Çok rastladığım bir olaydır ve sizler de mutlaka şahit olmuşsunuzdur…
Kasiyer tahsilatı yaptıktan sonra müşteriye alışveriş fişini uzattığında arada sırada aldığı cevap “fişi at kızım çöpe” olur. Veya duymazdan gelerek yürür gider…
Bir gün kasa önünde beklerken, arkamdaki beyefendi “Parayı sokaktan toplasam böyle davranmam” dedi. Son derece haklıydı ama sosyal medyada tam tersine “alışveriş fişi almıyorum, çünkü…” diye başlayan ancak en önemli gerçeğin yanından bile geçmeyen bir sürü ifadeye şahit oldum. Kağıt israfının önlenmesinden, çevre temizliğinden, kasa hızını artırma özelliğine kadar bolca görüş ortaya konarken, kimse cebinden düşen para ile ilgilenmiyordu!
Dolayısıyla bugün tüketiciye kaybettiren önemli bir durumdan bahsedeceğim.
Son zamanlarda, bilhassa ulusal zincirlerde personel giderinden tasarruf amaçlı eksik istihdam söz konusudur. Bu durum hizmetin aksamasına, alan yönetimi ve etiket değişikliği ihmaline, çalıntı oranının artışına neden olsa da esas riski yüklenen tüketici oluyor.
Son zamanlarda “etiket ile sistem arasındaki uyumsuzluk” aşırı artmıştır. Bir tüketici olarak marketlerden para iadesi almadığım hafta yoktur…
Bu konuda rekor eski Azerbaycan Ramstor Genel Müdürü Alparslan Uçur’a aittir. Bazen kasa ile etiket arasındaki farktan, bazen son kullanım tarihi aşımından, bazen de evde yaptığı kalite kontrol olumsuzluklarından alışveriş fişi sayesinde korunabilmektedir. Oldukça fazla yekun tuttuğu da kendi ifadesidir.
Tüketicinin yapması gereken; öncelikle fiyat avantajı görülen ürünlerde kasa fişi ile akılda kalan fiyatların karşılaştırılmasıdır. Emin olunmayan fiyatlarda tekrar rafa dönüp kesin kanaate ulaşılmalıdır. Hata bulunduğunda, etiket raftan alınarak fiş ile yan yana kasiyerin önüne konmalıdır.
Burada esas olan etiket fiyatıdır. Nedeni ve sonuçları tüketiciyi ilgilendirmez.
Örneğin Fiskobirlik fındık ezmesi normal fiyatı olan 370 TL’den 199 TL’ye inmişti ama kasada benden istenen ilk fiyattı. Elbette itiraz hakkımı kullanarak 171 TL’nin cebimde kalmasını sağladım. Peki bu hatalar hep tüketici aleyhine mi olur?
Evet çoğunlukla öyledir. Zira bu hatalar fiyat artışı durumunda söz konusudur. Ülkemizde kampanyalar hariç fiyat düşüşleri sık görülen bir şey değildir. Olsa bile tüketici etiket fiyatını yüksek bulursa ürünü almayabilir. Veya insert içinde düşük fiyatı gördü ama rafta yüksek fiyatla karşılaştı ise itiraz hakkı da vardır.
Elbette bütün bunlardan, “fişi çöpe at kızım” diyenlerin haberi olmaz ve de hatayı telafi etme imkanı kalmaz…
Kaldı ki, alışveriş sonrası fişini almayan müşteriler, Vergi Usul Kanunu kapsamında alışveriş tutarına bakılmaksızın 5.000 TL özel usulsüzlük cezası riskiyle karşı karşıyadır. Ayrıca 213 sayılı bu kanun çerçevesinde, satıcı da alıcının isteğine bakmadan o fişi ödeme kaydedici cihazdan (kasadan) çıkarmak ve müşteriye uzatmakla yükümlüdür. Bu kısımda sorun yoktur, zira eğitilen kasiyerler fişi müşteriye uzatırlar. Sorun daha çok müşteridedir…
Olayın başka boyutları da var. Fiş ürünün o mağazadan alındığına dair hukuki kanıttır. Fişi almayan kişinin kusurlu bir malı (tarihi geçmiş, tağşişli veya insan sağlığı için tehdit oluşturan) iade ve değişim hakkı olamaz. Biraz daha ileri gidiyorum, bir zehirlenme olayında hak iddia edemez.
İki ürün alırsınız kasadan dört adet olarak geçebilir. Sizden sonraki müşteri kasa bankosuna ürünlerini boşaltmaya başladığında sizin işleminiz devam ediyor olabilir. Kasiyer yanlışlıkla onun ürününü sizin fişinize yazabilir. Aldığınız avokado kasadan ananas olarak geçebilir. Elinizde fiş yoksa nasıl bileceksiniz?
En önemlisi birkaç market dolaşan tüketici için fiş, güvenlik kontrolünde herhangi bir ürünün önceki perakendeciden alındığını ispat için de gereklidir.
Yani haksız suçlamaların önüne geçilebilmesi için de yardımcı bir işlevi vardır.
En taze örneği verdiğimde, fişin piyasa kontrolünde ne kadar işe yaradığı da görülecektir. Konumuz, “Duru sıvı sabun ‘Zeytin Bahçesi-Mutluluk’ ifadesi ile 3 lt ambalajda satışa sunulan ve market raflarında yer bulan bir üründür. Bizi ilgilendiren kısmı, bu ürünün bir markette 415 TL’ye, başka bir markette 109 TL’ye (indirimde) satılmasıdır. Eğer elinizde fiş yoksa toplam alışveriş tutarınız içinden bunu nasıl süzeceksiniz? Buraya kadarı müşteriyi ilgilendiren kısmıdır.
Ayrıca fiyatlama özgürlüğünün bu kadar geniş olduğu ülkemizde; düşük olan fiyatın maliyet fiyatına yakın olduğunu kabul etsek bile (ki mümkün değildir), %271 kâr ilavesi ile de ilgilenecek olanlar çıkabilir…
Peki dünyadaki uygulama nasıldır?
Almanya, Fransa, İsveç, Portekiz gibi bazı ülkelerde fiş alma zorunluluğu yoktur. Bize biraz daha benzeyen İtalya’da market fişini almamak gibi bir durum söz konusu olamaz. İtalyan mali polisi marketlerden çıkan müşterileri durdurup fiş kontrolü yapabilirler. Eğer market kapısından çıkmış ve fişinizi polise ibraz edememişseniz hem siz hem de işletme ağır para cezalarıyla karşılaşabilir. Çekya ve Yunanistan’da da müşterinin fişi almayı reddetmek gibi bir seçeneği yoktur. Norveç ve Hollanda’da kasiyersiz sistemler yaygındır, bu bakımdan market fişini almak zorunludur. Örneğin Hollanda’da Albert Heijn gibi bazı zincirlerde self servis kasa bölgesinden çıkmak için kapıdaki turnikeye fişteki barkodu okutmak zorundasınız.
Sonuç olarak; görüldüğü gibi bu konuda hem devleti koruma hem de satıcıyı kontrol altında tutma öncelikleri vardır. Tüketicinin korunması ise daha çok onun kendi tercihine bırakılmıştır. İşte söylemek istediğim tam da budur. Yani ortada hatırı sayılır maddi kayıp söz konusudur ve kimse devletten daha zengin değildir. Elbette buna rağmen bireysel tercihlere de saygımız sürmektedir…
Ercüment Tunçalp
PMI verisi ne söylüyor?
Bu konuyu seçme nedenim; “Ekonomi iyiye gidiyor” şeklinde temeli olmayan söylemlerin rahatça gündeme gelebilmesidir. Yüzde 30’lara takılı kalan enflasyona rağmen “dezenflasyon süreci”nden bahsedilmesidir. Bu konuda çok yazdığım için bugün sıra Satınalma Yöneticileri Endeksi (PMI) verisindedir.
PMI ekonomide en fazla önem verilen ve takip edilen göstergelerin başında gelir. Her ayın ilk günü açıklanması bu veriyi öncü gösterge konumuna taşır. Yani bir nevi özel sektördeki hava durumunu bildirir…
İmalat ve hizmet sektörlerindeki ekonomik eğilimleri ölçer, özel sektör şirketlerindeki üst düzey yöneticilerin aylık anket verilerine dayanır.
- 50,0 eşik değerdir, genişlemeyi de daralmayı da ifade etmez.
- 50,0 üzeri ekonomik aktivitede artışa ve sektörde genişlemeye işaret eder.
- 50,0 altı ekonomik aktivitede düşüşe ve sektörde daralmaya işaret eder.
- İmalat Sanayi PMI endeksi hesaplanırken beş temel bileşene yer verilir. Yeni siparişler (%30), üretim (%25), istihdam (%20), tedarikçilerin teslim süreleri (%15), satın alınan ürün stoku (%10) şeklinde ankete yön verilir. Parantez içindeki oranlar dikkate alınan ağırlıklardır.
- Matematiksel formülü;
PMI= (Olumlu cevap oranı x 1)+(Değişmedi cevap oranı x 0,5)+(Olumsuz cevap oranı x 0) şeklindedir…
Olumsuz cevapların 0 ile çarpıldığı için formüle bir katkısı yoktur. Bu bakımdan sadeleştirelim…
PMI= İyiye gidiyor diyenlerin %’si+(Değişmedi diyenlerin %’si/2)
Yani iyileşme bildirenlerin yüzdesi ile değişmediğini bildirenlerin yarısı toplanır. Örneğin; bir ayda 100 satın alma yöneticisine “yeni siparişler” durumu sorulmuş olsun;
40 yönetici; “geçen aya göre iyi” dediyse %40,
30 yönetici “geçen aya göre değişmedi” dediyse %30,
30 yönetici “geçen aydan daha kötü” dediyse %30 dikkate alınır. Formülde yerine koyacak olursak; PMI= 40+(30/2)= 55 çıkar…
Bu şekilde elde edilen 5 ayrı bileşen skoru, önceden belirlenmiş sabit ağırlıklarla (yukarda belirttim) çarpılarak tek bir manşet PMI rakamına ulaşılır.
- Onu da ayrı bir örnekle açıklayayım. Yukarda “yeni siparişler”i bulmuştuk.
Şimdi de diğer alt endekslerin ağırlıklarını (parantez içindeki) ve örnek endeks puanlarını birlikte görelim.
Yeni siparişler (%30) için 55, üretim (%25) için 53, istihdam (%20) için 48, tedarikçi teslim süreleri (%15) için 50, stoklar (%10) için 45 alt endeks puanları bulunmuş olsun…
Ağırlıklarla çarpınca;
Yeni siparişler 55×0,30= 16,5
Üretim 53×0,25= 13,25
İstihdam 48×0,20= 9,6
Tedarikçi t. Süresi 50×0,15= 7,5
Stoklar 45×0,10= 4,5
PMI= 16,5+13,25+9,6+7,5+4,5= 51,35 çıkar.
Peki bunu nasıl okuruz?
Endeks 51,35 olarak büyümeye işaret etse de istihdamda 48,0 ve stoklardaki 45,0 puanları daralmaya dikkat çeker. Bunun da anlamı; talep artmasına rağmen üretim artışının stokları eriterek karşılandığı ve temkinli davranılması gerektiğini ifade eder.
PMI’lar, bir sektörün (imalat, hizmet, inşaat) durumuna ilişkin gerçek zamanlı tespitler sunar. Resmi veriler ise en az üç ay gecikmeli geldiğinden, PMI anlık fotoğraf yerine geçer. Zira daha sonraki istatistikleri öngörmek ve işletmelerin planlarını ve kararlarını etkileme işlevi bulunduğundan çok değerlidir.
Örneğin Mayıs ayı küresel İmalat PMI 52,6 seviyesiyle yaklaşık 5 ayın zirvesindedir. Küresel ortalamanın üzerindeki ülkeler: Tayvan, Hollanda, İrlanda, ABD, Hindistan, Güney Kore, Japonya, Birleşik Krallık, Yunanistan, İtalya, Kanada, Vietnam…
Eşik değer (50) üzerindeki ülkeler: Tayland, Çekya, Kolombiya, Avusturya, İspanya, Pakistan, Filipinler, Avustralya, Almanya…
Eşik değerin altındaki ülkeler: Türkiye, Meksika, Polonya, Myanmar, Brezilya, Kazakistan, Rusya, Romanya…
Dünyada durum buyken; ülkemizde İSO PMI verilerine göre imalat sanayinde 27 aydır süren zayıflama Haziran ayında 47,1’e gerileyerek derinleşmiştir.
Sonuç olarak; kulaktan dolma bilgilere dayanarak ekonomi hakkında fikir edinilemez. Geçenlerde yetkili bir ağızdan, “vatandaşı enflasyona ezdirmedik” cümlesini duyunca inanamadım. Zira matematik ve istatistik tersini söylüyordu. Çarşıda, pazarda gördüğümüz manzaralardan bahsetmiyorum bile…
Örneğin Haziran ayı itibariyle yıllık TÜFE %32,11 çıktı diye bunu alt ve orta gelir grubunun enflasyonu olarak göremeyiz. Zira bu gelir gruplarının harcamalarında gıda ve konutun ağırlığı %70 iken, TÜFE sepetindeki karşılığı %35,84’dür (gıda %24,44+konut %11,40). Üstelik Haziran ayında ortalama enflasyon %32,11 iken, gıda ve alkolsüz içecekler enflasyonu %35,45, konut enflasyonu %45,14 çıkmıştır. Dolayısıyla bu iki kategorinin enflasyonu hem ortalamasının çok üstündedir hem de sepet ağırlıkları yaklaşık 2 katıdır. Bu durumda sabit gelirli ve emeklinin enflasyon karşısındaki alım gücü kaybı en küçük bir tereddüde yer bırakmaz.
Son altı aydır %31-32 seviyesinde seyreden yıllık enflasyon oranları, “dezenflasyon sürecindeyiz” sözlerini tekzip etmiyor mu?
PMI verileri de daha kapsamlı şekilde geleceği tarif ettiğine göre geriye merak edilecek bir şey kalıyor mu?
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (42) Avusturya
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın en fakir ülkelerinden sayılan Avusturya, son 20 yılda dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer almayı başarmıştır. Coğrafi konumu da ticari yönden önemli güç kaynağı oluşturmaktadır. Orta Avrupa’da denize kıyısı olmayan bu ülkenin komşuları; Almanya, Çekya, Slovakya, Macaristan Slovenya, İtalya, İsviçre, Lihtenştayn’dır. Başkenti Viyana’dır. Yüzölçümü 83.879 kilometrekare (Ege Bölgesi kadar), nüfusu 9,2 milyondur (İzmir’in 2 katı kadar).
Denize kıyısı olmadığı halde Tuna nehrinden turistik açıdan olduğu kadar taşıma açısından da faydalanmaktadırlar. Zira Karadeniz’i Kuzey Denizi’ne bağlayan su yolu üzerinde bulunmaktalar. Ülkenin hemen hemen yarısı ormanlarla kaplı olup, büyük kısmı özel şahıslara aittir. Bu ülkenin Japonya’dan sonra çevre konusunda dünyanın en duyarlı ikinci ülkesi olduğu kabul edilmektedir.
- Kişi başı milli geliri 63.160 dolar, yani bizimkinin (18.040 dolar) 3,5 katı,
- Yıllık enflasyon %3,7, işsizlik %7,1.
- Viyana şehir merkezi hariç, 2+1 ev kiraları 1.100-1.500 Euro civarındadır. Yani 52-79 bin TL arasıdır. Satılık dairelerin metrekare fiyatları 6.200- 6.700 Euro civarındadır. Yani 90 metrekare bir dairenin fiyatı Avrupa’nın göbeğinde 29-32 milyon TL karşılığındadır.
- Avusturya’da devlet tarafından belirlenmiş tek yasal asgari ücret bulunmamaktadır. Minimum brüt maaş 1.800 Euro’dur. Yılda 14 defa ödendiği için 14×1.800/12= 2.100 Euro’dur. Bu maaşın neti yaklaşık 1.550 Euro civarındadır. Bizim 28.075 TL’lik (531 Euro) asgari ücreti de yanına koyalım.
Fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…
- Avusturya’da faaliyet gösteren küresel zincirler; Spar, Rewe, Billa, Penny, Hofer, Mpreis…
- Alışveriş yeri Spar mağazasıdır. Fiyatların alındığı tarih 24 Haziran 2026’dır.
- Güncel kur; 1 Euro= 52,84 TL’dir.
- 63 ürünün yer aldığı listede, Avusturya alışverişinin tutarı 391,24 Euro (20.673 TL), Türkiye tutarı 488,22 Euro (25.856 TL) çıkmıştır. Aynı alışverişe bizim tüketicimiz Euro bazında %25 daha fazla ödemektedir.
- Ülkemizdeki en güncel konu olan tavuk olayını bu fiyat listesi ile birleştirelim. Listede görüleceği üzere; bütün tavukta oldukça farklı şekilde biz ucuzuz. Spar 5,99 euro, bizde 2,55 Euro’dur. Sıra parça fiyatlarına gelince; örneğin kanat fiyatında onları geçiyoruz. Spar’da 6,49 Euro iken, bizde 8,14 Euro çıkıyor. Orada kanat fiyatı, bütün fiyatın %8 fazlası iken; bizde kanat fiyatı, bütün fiyatın %219 fazlasıdır. Bunun tek izahı vardır. Vitrine bütün piliçi uygun fiyata koyup, parçalardan fazlasını kazanmaktır. Yabancının o kadar aklı olmadığı için maalesef bunu düşünemiyor. Bu da bilinsin istedim!
- En dikkat çekici durum Fransız malı St Dalfour reçellerinde görülmektedir. Her iki ülkede de ithal ürün olmasına rağmen Euro bazında bizde %71 daha pahalıdır. İşte fahiş fiyat seviyesi dediğim budur. Zira piyasada ne kadar reçel olarak tanıtılsa da bizim anlayacağımız şekilde marmelat, markanın kendi tarifi ise “meyve ezmesi”dir.
- Türkiye’de “organik ürün” pahalı satılacak ürün olarak algılanıyor. Asgari %52 konvansiyonel ürünün üzerinde fiyat seviyesi görüyoruz. Dünyada böyle değildir, %26 fark eden örneği de Avusturya’da görmekteyiz.
- Bu bakımdan onların organik ürünlerinin karşısına, bizde muadili yoksa normal ürünü koyabiliyorum. Örneğin tereyağı bizde oradaki gibi organik değil. Fıstık ezmesi de bizde hem 50 gr eksik hem de oradaki gibi organik değildir.
- Mozerella ve sızma zeytinyağı bizde yerli üretim, oradakiler ithaldir.
- Yaban mersini çileği Avusturya’da 450 gr, bizdeki 290 gramdır.
- Fındık içi fiyatı Avusturya’da ambalajlı, bizdeki dökme fiyatıdır.
- Kuru incirde de 2 katı aşan fiyat farkına rağmen, oradaki ambalajlı ithal ürün, bizdeki dökme yerli üründür. Bütün bu özellikler eşitlenebilseydi aradaki fark birkaç puan daha açılabilirdi, dikkate alınmalıdır.
- Türk fındığı ile Türkiye’de üretilen Nutella’nın, Euro bazında iki ülkede fiyatları bu kadar birbirine yakın olmamalıydı…
- Milka çikolata bizde Euro bazında %52 pahalıdır. Benim aldığım fiyatlar her iki tarafta da normal raf fiyatlarıdır. Zira onlarda da zaman zaman daha düşük insert fiyatlarına rastlanabiliyor.
- Bu alışverişe bizim tüketicimiz Euro bazında %25 daha fazla öderken, alışverişi ucuza getiren Avusturya vatandaşının geliri de %192 fazladır.
Satın alma gücündeki farka gelirsek; bu alışverişi Avusturya vatandaşı aylık geliri ile ay içinde 4 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi aylık geliri ile 1 defa yapabilmektedir.
Bir başka ifade ile Avusturya vatandaşı bu alışverişe gelirinin %25’ini ayırırken, bizim vatandaşımız gelirinin %92’sini ayırmak zorundadır.
Sonuç olarak; liste toplamında %25 fazlalığımız varken, alkollü içkileri dışarda tutunca fazlalık oranı %21’e düşüyor. Listeyi alkolsüz olarak görmek isteyenlerin ara toplamı dikkate almaları önerilir.

Not: Ülkemizde fiyatların nasıl rahat artırılabildiğine en son örnek, çevre kirliliğini azaltmak amacıyla devreye sokulan “Depozitosu Olan Ambalajlar” (DOA) iade sisteminin sabote edilmesidir. Bazı içecek ve hazır su firmaları tarafından, iade edilecek şişe başına 1 TL depozito yansıtılması gerekirken, ürünlere 5 TL’yi bulan zamlar yapıldığı tespit edilmiştir. İşte yıllardır “fırsatçı enflasyonu” olarak ifade ettiğim bu tarz sadece şekil değiştirmiştir.
Bu defa yapılan, enflasyona katkı yanında; ancak tüketici motivasyonu yükselirse başarılı olması beklenen sistemin de hızını kesmeye dönüktür.
Para cezalarını da fazlasıyla tüketiciye yansıtan işletmelere karşı daha caydırıcı başka tedbirler devreye sokulmalıdır.
