Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Aksak rekabet piyasalarının oluşumu

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Serbest piyasa savunucularına göre tam rekabet piyasası koşulsuz ve sınırsız uygulanmalıdır. Yani “devletin ekonomiye müdahale etmediği, piyasanın kendi içinde bütün sorunları otomatik çözeceği bir dünya” hayal edilmektedir. Elbette ideal olan budur ama ülkemizde bu sistem işlememektedir. Aşağıda nedenlerini sunacağım.

Hiçbir ülkede tam rekabet piyasası durup dururken bozulmaz. Zira spekülatörlerin ve fırsatçıların cirit attığı; fahiş fiyat, yanıltıcı reklam, sahte indirimler, taklit ve tağşişin olduğu bir pazarda tam rekabet şartları işlemez.

Ayrıntılara bakalım:

  • Öncelikle piyasada fiyatları tek başlarına etkileyemeyecek kadar çok sayıda alıcı ve satıcının bulunması şarttır (atomisite koşulu). O durumda bile bazı satıcıların veya grupların güç birliği yapmayı akıllarından bile geçirmemeleri gerekir. Oysa en temel kategorilerden kırmızı et, sıvı yağ, unlu mamüller ve çikolata zaman zaman bu tip fırsatçı girişimlere açık olmakta ve bir türlü kırılamamaktadır. Yakın bir tarihte bu örnekleri izledik; Rekabet Kurumu devreye girerek gerekli cezaları kesti. Burada dikkat çekici husus, fiyatlandırmadaki amacın piyasaya uymak değil, piyasayı kendilerine uydurmak olduğu açıktır. Böylece kârın artırılması öncelikli hedef olmaktadır.

Bir müddet önce dünyanın en pahalı yeme içme fiyatlarının olduğu İstanbul Havalimanı’nı konu etmiştim. Oldukça da ilgi çekmişti.

Şimdi de İsviçre’den bir youtuber aynı konu ile ilgili görüş aktarıyor:

Avrupa’nın en pahalı ülkesi İsviçre’de havaalanında kahve 5 frank, şehir içinde de 5 frank. Vatandaşımız havaalanında kendisine servis yapan garsona soruyor; “Burası havaalanı, daha pahalı olması gerekmez mi ?” diye…

Aldığı cevap, “Siz burada mecburiyetten bulunuyorsunuz. Sizin bu mecburiyetinizi fırsata çevirmek ahlaksızca olurdu. O nedenle biz sokakla aynı fiyata satıyoruz” oluyor. Yani garson aradaki farkın sadece fiyat olmadığını, ticari etik sorunu olduğunu da ders gibi ortaya koyuyor.

  • Tam rekabet piyasasında, firmaların piyasaya rahatça girebilmesi mümkün olmalıdır (mobilite koşulu). Ülkemizde üreticiler için piyasalara giriş o kadar kolay değildir. Yanlış anlaşılmasın; kamunun sınırlandırmasından bahsetmiyorum. ”Pazar payı yeterliliği, uzun ödeme vadesi, yüksek raf bedeli” gibi ileri sürülen şartlar piyasalara girişi engellemektedir.
  • Diğer aksaklık, tam rekabet piyasasında alışverişe konu olan ürünlerin standart ve birbiriyle aynı olması (homojenlik koşulu) şartıdır. Zira tüketici ürünü alırken markalar arasında rahatça kıyaslama yapabilmelidir. Gözümüzde canlandıralım; çiçek balı alacaksınız, onlarca ayrı kaliteyi süzebilmeyi geçtim, hangisinin gerçek bal olduğunu bile anlamak kolay mı? Aynı durum et ve süt ürünlerinde de geçerlidir. İşte bunun için kalitesine güvenen fiyatı belirliyor, diğerleri de arkasına sıralanıyorlar. Fiyatlandırmadaki kaos da böyle oluşuyor ve tüketici içinden çıkamıyor.
  • Bir diğer aksaklık, alıcı ve satıcıların her bilgiye kolayca ulaşamadıkları (açıklık koşulu) durumdur. Bilgi edinmeyi de geçtim, yanıltma olması daha da risklidir. Örneğin Adana portakalını Finike portakalı olarak, Kars kaşar peynirini Trakya kaşar peyniri olarak, ABD menşeli cevizi yerli ceviz olarak satan birçok satıcı örneği vardır. İstenirse sadece bu konuya özel yüzlerce ürünü liste üzerinden; beyan edilen ile gerçeğini yan yana getirebiliriz.

Burada kategori lideri ve kaliteli bir kuruyemiş markasına ait en masum örneği vereceğim. Bu markanın karışık kuruyemiş fiyatları Migros’ta 180 gramı 333 TL, Boldy’de 122 gramı 226 TL’dir. Denebilir ki kalite ve birim fiyat aynı olduğuna göre sorun nedir? Carrefour’daki 364 TL’lik fiyatı dikkate almıyorum bile…

Birim fiyat ilk iki perakendecide aynıdır. Ancak küçük ambalaj ile büyük ambalajın birim fiyatı aynı olmamalıdır. Şimdi yanıltıcı ambalaj düzenlemesine geliyoruz. Büyük ambalaj üzerinde kalın bir kuşak var ve üzerinde “180 gram” açıklaması uzaktan bile okunabiliyor. Küçük ambalaj ön yüzünde ise bırakınız benzer açıklamaya yer vermeyi, arkada son tüketim tarihi devamında ancak gözlükle okunabilecek küçüklükte “122 gr” açıklaması var. Yasak savma kabilinden yapılan bu bilgilendirmenin açıklık ilkesine aykırılığı ortadadır.

Ambalaj bu fark dışında hemen hemen aynı (boyutu da dahil). Her gün bunları araştıran birisi olarak ben bile yanıltılmış bulunuyorum. Tüketici ne yapsın?

Sonuç olarak; tam rekabetten söz edilebilmesi için gereken yukardaki 4 şarttan; birinin, birkaçının veya tümünün aksaması sonucu oluşan piyasaya aksak (eksik) rekabet piyasası deniyor. Görüldüğü gibi bizde tamamı aksıyor.

Ayrıca işletmelerin aralarında anlaşarak fiyat belirlemesi tam rekabet piyasasına ne kadar aykırı ise hükümetlerin birçok kategoride fiyat ilan etmesi de o kadar mahsurludur. Zira tekel şartlarında bir ürünün piyasa fiyatı oluşamaz.

Turizm bölgelerimizde de lokantalar ve otellerde önlenemeyen fahiş fiyatlar var.

Şu gerçeği bilmemiz gerekiyor; çıkarcı çevreler hiçbir zaman yaptıkları işin sosyal sonuçları ile ilgilenmezler. Ben bunu trolle avlanmanın yasak olduğu veya belli bir boydan küçük balık avlamanın cezaya tabi olduğu av sahalarındaki sorumsuz balıkçılara benzetiyorum. “Cezası neyse öderiz, işimize bakarız” diyenlerin fazla olduğu toplumlarda tam rekabet koşulları işlemez.

Bazı görüşlere göre gelişen e-ticaret kanalı tam rekabetin oluşması için avantajdır. Katılıyorum ama o kanalın da ‘fiyat dışı rekabet’ sorunu vardır.

Homojenlik ve açıklık koşullarının gerçekleşemediği bir piyasadır. Bu e ticaret şirketlerinin kusuru olmayıp, fırsatçıların o kanalı da kendi amaçları doğrultusunda kullanma niyetlerinden kaynaklanmaktadır.

Maalesef aksak rekabet piyasasının kaybedenleri dar gelirli çalışan, esnaf ve emeklilerdir. Üst gelir grubuna haksız gelir ve servet transferinin gerçekleştiği, küçük bir azınlığın yararlandığı sistemdir. Yani sorun o kadar büyüktür…

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (28) Norveç

Ercüment Tunçalp

Bu hafta da dünyanın en zengin ülkelerinden Norveç ile kıyaslama yapacağız. Ülke Avrupa’da Kuzey Kutbu’na en yakın ülkelerden biridir. Avrupa ortalamasının üstünde yaşam standardına ve ekonomik gelişmişliğe sahip olduklarından Avrupa Birliği’ne girmek istememektedirler. Zira ülke kıyılarındaki petrol rezervlerinin zenginliği ile dünya ve Avrupa balıkçılık sektörünü ellerinde tutmaktalar. Yani AB’nin ısrarları işe yaramamaktadır.

Petrol endüstrisi ülke milli gelirinin dörtte birini oluşturmaktadır. Euro bazında AB ülkelerinin çoğundan daha yüksek perakende fiyatlara sahip olduğumuzdan; bu defa da Avrupa’nın bu en pahalı ülkesiyle kıyaslama yapmak istedik.

  • Norveç nüfusu 5,6 milyon olup, kişi başı geliri 90.424 dolardır. 2024 yılındaki bu gelir ile dünyada 4. sırada yer almaktalar.
  • Norveç’te sabit bir asgari ücret yoktur. Ortalama aylık ücret 56.250 Norveç kronu (NOK) olup, 4.750 euro karşılığıdır. Sendikalar güçlü oldukları için ücret belirlenmesinde büyük rol oynarlar. Ülkenin en önemli sorunu azalan ve yaşlanan nüfusudur. Bunun için de iş gücü eksikliği çekmekteler. Aşağıda saat başı ortalama ücret olan 250 NOK, kıyaslamalarımızda esas alınacaktır.
  • Perakende sektörüne bakacak olursak; nüfusu oldukça az olmasına rağmen müşteri başına satış yüksek olduğundan ulusal zincir sayısının hayli fazla olduğunu görürüz. Bu zincirler; Joker, Kiwi, Meny, 7-Eleven, Norvesen, Coop, YX, Rema 1000, SPAR, Bunnpris (indirim marketi) başlıcalarıdır.

Bizde de güncel bir konu olduğu için altını çizmeliyim. Pazar günü marketler kapalı olsa da önemli istisnalar vardır. Bakkalların tamamı açık olduğu gibi küçük marketler de bu istisnadan faydalanıyorlar. Örneğin yukarda saydıklarımızdan Bunnpris ve Joker açık kalan zincirlerdendir. Bakkalların bir kısmı gece geç saatlere kadar, bazıları da gece boyunca açık kalabilmekteler.

Şimdi bu zengin ülke ile kıyaslamalarımıza başlayalım…

  • Bu ülkede çalışan “Norveç’ten Jale” kullanıcı adlı youtuber, 1 saatlik geliri ile (250 NOK) aşağıdaki listede görünen ürünleri satın aldı.

Alışveriş tarihi: 26 Aralık 2025

Market adı: KIWI

Dikkate alınan kurlar: 1 Euro= 50.60 TL, 1 NOK= 4.28 TL’dir.

1Euro = 11.84 NOK’tur.

  • Norveç saatlik ücretin TL karşılığı, 250 NOKX4.28= 1.070 TL’dir.
  • Türkiye saatlik ücreti 28.075/30= 935.85 TL günlük/7.5 saat= 128.78 TL’dir.
  • Listenin birinci sütununda Norveç fiyatları NOK olarak, ikinci sütunda Norveç fiyatları TL’ye çevrilmiş şekilde, üçüncü sütunda ise Türkiye fiyatları yer almaktadır. Önemli bir nokta, fiyatlar etiket üzerinden alındığı için saatlik ücret olan 250 NOK ile tutmamaktadır. Zira alınan miktarları tam bilemediğimiz için (veya fiyatlarını dikkate aldığımız ama kasadan geçmemiş ürünler olabileceği için) birim fiyatlar üzerinden kıyaslamayı yaptık ve daha sonra Türkiye fiyatlarını da Norveç ile aradaki makasa göre revize ettik.

Listede Norveç fiyatları toplamı 458,10 NOK, karşılığı 1.960,52 TL, Türkiye fiyatları da 1.611,52 TL çıkmıştır. Bizim fiyatlarımız %17.80 daha ucuzdur.

250 NOK üzerinden endekslersek, Norveç alışveriş tutarı 1.070 TL ise, Türkiye tutarı 879,54 TL olacak ve aradaki fark yine %17,80 çıkacaktır.

  • Görüldüğü gibi bu zengin ülkede bile dana kıyma, ekmek, muz ve çikolata döviz bazında bizden ucuzdur.
  • Alışverişini %17.80 daha ucuza getiren vatandaşımızın geliri Norveç vatandaşından %88.32 eksiktir.
  • Norveçli bu küçük alışverişi 1 saatlik geliri ile 1 ay içinde 225 defa yapabilme imkanına sahipken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi yaklaşık 1 saatlik geliri ile 1 ay içinde ancak 32 defa yapabilmektedir.

Biraz daha anlaşılır hale getirelim; bizdeki her alışverişe karşılık Norveç’te 7 alışveriş mümkün olmaktadır.

  • Aylık gelirlere bakacak olursak: Norveç’te maaş 250 NOK (4750 euro) iken karşılığı 240.750 TL’dir. Ve bu ücret 2025 yılına aittir.

Türkiye’de yeni aylık gelir 28.075 TL (555 euro) olup, henüz vatandaşın eline geçmeyen 2026 yılına ait asgari ücrettir. Buna rağmen arada 8.5 kat fark vardır.

  • Eğer her iki tarafın da gelir ve fiyat seviyeleri benzerlik gösterseydi; bizdeki alışverişin tutarı 879,54 TL yerine 123,53 TL olmalıydı. Ya da 879,54 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın geliri 198.084 TL olmalıydı.

Sonuç olarak; bu sanal tablonun en küçük bir gerçekleşme olasılığı yoktur ama dış güçlerin bize yutturmaya çalıştıkları ve satın alma gücü paritesine göre artırdıkları gelirimizin tuhaflığını ortaya koyması bakımından doğru bir örnektir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ekonomide aşırı iyimserlik!

Ercüment Tunçalp

Geleceğe dair en olumsuz şartları göz önünde bulundurup, tedbirleri buna göre almak kötümserlik değil, ayakta kalmanın ilk şartıdır. Hayalleri planlara yansıtmak ise çoğu zaman hüsran demektir. Bu gözle 10 ay önce yaptığım yıl sonuna dair yüzde 37’lik enflasyon tahminim tuttu. Elbette bilinen sebeplerle resmi enflasyon yerine İTO’nun yıllık yüzde 37,68 çıkan İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi’ni dikkate aldım. Şimdi de 2026 yılının ‘daha zor’ geçeceğine inanıyorum. Hal böyleyken, bir kısım yazar 2026’dan çok ümitli olduklarını, hatta uçuşa geçeceğimizi yazarken kalemlerinden bal damlıyor. Elbette moral veriyorlar ama bunun nasıl gerçekleşeceğini anlatmıyorlar…

Örneğin;

  • Açlık sınırı altında kalan, yetersiz asgari ücret ile daha da zorlanacak çalışanların ve emeklilerin nasıl iyimser olacağını; yüksek kiralar için hangi tedbirlerin alınacağını,
  • Yüksek enflasyonun birinci sebebi olan yapısal sorunların halli için bize ulaşmayan hangi müjdeyi duyduklarını,
  • Kurun baskılanması devam ederse, ihracatcımızın fiyat rekabeti sorununu nasıl aşacağını, tersi durumda ise ithal hammadde ve ara malların maliyeti artacağından, bu ikilemden nasıl çıkılacağını açıklamıyorlar.
  • Bir ülkeye sıcak para, yüksek faiz verilirse veya borsası çok kazandırırsa girer. Buna rağmen içerde faiz düşer ve eksi reel faiz oluşursa, para dövize, altına veya borsaya gider. Kur yükselince de bu enflasyona yansır.
  • Reel sektörün 2025 Ekim sonu itibariyle net döviz pozisyon açığı (döviz yükümlülükleri ile döviz varlıkları arasındaki fark) 182,8 milyar dolardır ve artış eğilimi göstermektedir. Bu ihtiyacın da kur riski yarattığı açıktır.

Şirketlerin ayakta kalması için 2025’te yüzde yüze yakın artan iflasların ve konkordatoların nasıl engellenebileceği de bir başka sorundur.

  • İsraf bitti mi, tasarruflar devreye girdi mi?
  • Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıklamasına göre; Türkiye’nin dış borç stoku 2025 üçüncü çeyrek sonu itibariyle 564,9 milyar dolardır.

Dış borç yükü ise ‘Borç yükü= Borç stoku/GSYH’ hesabıyla ‘564,9/1538= %36,7’dir. Bu iyimser bir tablodur. Çünkü GSYH, TL’den dolara çevrilirken yıllık ortalama dolar kuru dikkate alınıyor. Oysa borç eldeki dolar veya güncel kurdan bulunacak dolar ile ödeniyor. Dolayısıyla GSYH görece daha yüksek, dış borç yükü de düşük çıkıyor.

  • Ekonomi ile yakın ilişkisi olan siyasi ısınmanın sona ereceğine dair bir görüntü var mı? Bu iklim yumuşamadan ekonomide iyileşme beklenebilir mi?
  • 2025 yılı içinde bir seçim ihtimali yoktu. Oysa 2026 ikinci yarısında ise muhtemelen önümüzde para politikasını, kamu harcamalarını ve buna bağlı olarak finansal koşulları değiştirebilecek bir seçim süreci ihtimali var.
  • Henüz yılın başında; İran, Suriye ve hatta bütün dünyanın dengesini bozan Venezuela olaylarının olumsuz ekonomik sonuçları ihtimal dışı mı?
  • Bir gazete, İpsos araştırma raporundan aktararak diyor ki; “2015’te yıl içinde 232 kere, yani haftada 4 kez (doğrusu 232/52= 4,46) market alışverişi yapıyorduk. 2025’te yıl içinde 248 kez marketin yolunu tuttuk. Yani artık haftada 5 kez (doğrusu 248/52= 4,76) markete uğruyoruz.”

Hassas bir çalışma ile ortaya çıkan her sonuç değerlidir ama yorum hatalı olursa beklenen fayda sağlanamaz. Yukarda parantez içinde gösterdiğim basit matematik işlemle, 10 yıl sonra haftada 1 gün fazla alışveriş yapıldığı söylemi çelişiyor. Yarım gün bile artış olmadığı ortadadır. Bu haber kısmı…

10 yıl önce tüketici, sadık olduğu marketin kapısından girip alışverişini bir defada bitiriyordu. Şimdi ise ‘fiyatlandırma kaosu’ nedeniyle en az 3 değişik markete uğramadan eve dönemiyor. Yani 2025 yılında artış değil, dramatik bir düşüş olduğu (en az iki alışverişi tek saymak gerekiyor) görülüyor ve fakat bunun değişeceğine dair de bir işaret bulunmuyor. Tersine gelir eşitsizliği artarken, satın alma gücündeki azalış bas bas bağırıyor…

Sonuç olarak; “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” Görüntüden ibaret olmayan her konu da tartışmaya açıktır ve istişare dışında doğruya ulaşmak mümkün değildir. Örneğin ilk bakışta enflasyon kademeli olarak düşüyor değil mi? Şapkayı havaya atmadan önce TÜFE’de gerileme varken, hangi göstergelerde tersine durum olduğuna da bakmalıyız. Yİ-ÜFE Kasım’da yıllık %27,23’ten, Aralık’ta %27.65’e yükselmiş. Bu artan maliyetlerin habercisidir ve bir müddet sonra raf fiyatlarına da yansıyacağını gösteren alarm sistemidir. Çekirdek enflasyon Kasım’da yıllık %30,27’den, Aralık’ta %31,08’e yükselmiş. TÜFE düşerken çekirdek enflasyonda artış görülüyorsa bu daha önemli soruna işarettir. Zira küresel gelişmelere bağlı kontrol dışı (enerji, tütün ve alkol gibi) kategoriler hesap dışı bırakıldığından, enflasyonun kalıcılığı hakkında daha doğru fikir verir ve profesyoneller tarafından özel olarak takip edilir. Artık süreklilik arz eden 50’nin altındaki PMI endeksi ve 100’ün altında kalmayı sürdüren TGE’den, tekrara düşmemek için bahsetmiyorum bile…

Peki, hiç mi olumlu bir şey yok? Elbette var ama yetersiz kalıyor…

Örneğin enflasyonla mücadelede kısmen başarı sağlanabilmesi, önümüzdeki aylar için yukarda saydığım riskleri barındırsa da olumlu gelişme sayılabilir.

CDS (kredi risk primi) değerinin son 6 senede 600’lerden 215’e düşmesi, sıkı para politikasının da katkısı ile ekonomide iyileşme olarak yorumlanabilir.

Ancak yeterli değildir. Fikir vermesi açısından; İsviçre ve Almanya’nın 10’un altındaki, Avustralya, İngiltere ve İspanya’nın 20’nin altındaki, ABD ve AB ülkelerinin 50’nin altındaki değerleriyle birlikte görmek daha açıklayıcı olur.

Böyle bir tablo, 2026’da feraha ermemize yeter mi?

Asgari ücret ve yüzde 20 fazlasına kadar ücret alanların toplam çalışanlara oranı yüzde 62,5 iken; emeklilerin toplam nüfusa oranı yüzde 18,5’dir. (DİSK AR)

Reel sektörün mal ve hizmet üreteceği müşteri profili de çoğunlukla budur.

Temenni kıvamında seslendirmek yerine; tane tane yukardaki ‘acaba’lara açıklık getirilse de bizler de bu sevince memnuniyetle ortak olabilsek…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Çikolata fiyatları neden düşmüyor?

Ercüment Tunçalp

Ülkemizde oldukça fazla küresel çikolata markası bulunduğundan, aşağıda belirteceğim şaşırtan beyanların nereden seslendirildiğinin pek önemi yoktur. Zira bizde de hemen benimsendiğini ve haklılığının tescil edildiğini hayretle izliyoruz…

Geçen yıl kakao fiyatları zirveyi görünce anında fiyatları artıranlar; bu yıl 65 yılın en sert düşüşünü takiben, “stoklarımız var, ucuz kakao ve çikolata market raflarına en erken 2026’nın ikinci yarısında yansıyabilir” diyorlar.

  • Yani fiyatlar arttığı zaman depolarda ucuz maliyetli stok yok, fiyatlar düşünce elde pahalı stok var öyle mi?!
  • Tüketiciye verilmek istenen; “2026’nın ilk 6 ayında fiyat düşüşü beklemeyin” mesajıdır.
  • Bırakınız büyük markaları, küçük işletmelerin bile geçtiğimiz Ağustos ayında, yeni rekoltenin yüksekliği hakkında bilgileri oldu. Bunu göre göre şirketler ellerinde 11 aylık stok (5+6) tutmazlar…

İşte 5 Ağustos 2025 tarihli J.P. Morgan açıklamasından bir özet:

“Arz tarafında, Ekvador’da hava koşullarının iyileşmesi ve yeni dikilen kakao fidanlarının olgunlaşmasıyla birlikte kakao üretiminin 2025/2026 sezonunda artması bekleniyor. 2025’in ikinci yarısına bakıldığında, kakao stoklarının azalması nedeniyle (aynı fikirdeyim) öğütme işlemlerinin mevsimsel olarak düşük kalması muhtemel gözüküyor. Hava koşullarının iyileşmesiyle birlikte kakao üretiminin artması ve durumun fiyatlar üzerinde daha fazla aşağı yönlü baskı oluşturması bekleniyor” deniyordu…

Tekrar ediyorum, Ağustos ayında görünen manzara buydu…

Devam edelim…

  • Deneyimli tüccar yeni sezonun rekoltesini görmeden stoğa yüklenmez. Nitekim zaten böyle bir acemiliğin olmadığını, işletmeye ucuz ürün girdiği halde fiyatın düşmediğini birçok kategoride gördük ve seslendirdik. Örneğin Kasım ayının ilk günlerinde; kakao, ayçiçeği yağı ve çam balında bir yıl önceye göre gerçekleşen rekolte artışının fiyatlara neden yansımadığını ve diğer ülkelerin döviz bazında bizden nasıl ucuz kalabildiklerini sormuştum, hâlâ cevap beklemekteyim…
  • Kakao hasatı ülkelere göre küçük farklar gösterse de yılda iki hasat dönemi vardır. Birçok bölgede ana hasat Ekim ve Mart ayları arasında; ikinci hasat (orta hasat) ise Mayıs ve Ağustos arasında gerçekleşir.
  • Nitekim Eylül ayına geldiğimizde; ABD’de faaliyet gösteren emtia borsası Intercontinental Exchange, “kakaonun ton fiyatının 2024 sonundan Eylül ayına kadar yüzde 40’ın üzerinde gerileyerek 7 bin doların altına indiğini” duyurdu.
  • Aynı kaynak Kasım ayında da; “kakaonun ton fiyatının 2024 sonundan bu tarihe kadar yüzde 55’den fazla gerileyerek 5 bin 160 dolar seviyelerine indiğini” bildirdi.
  • Aralık başında gördüğümüz manzara ise, 2024’ün sonunda 12.000 $/ton seviyelerine çıkan kakao fiyatının, 2025 sonunda 5.000 $/ton civarına indiğidir.
  • Yani markalar kakao fiyatının düşeceğini bugün değil, 5 ay önce öğrendiler. Dolayısıyla 5 ayın üzerine tüketiciye “6 ay daha bekleyeceksin” mesajının haklılığı yoktur.

Buna rağmen önümüzdeki zaman diliminde oluşabilecek ‘bize özel’ senaryoya da bakalım.

  • Bazı markalar marketlerde daha aktif olacaklar (yılbaşı aksiyonlarında görüldüğü gibi), indirimli ürünler “stoklarla sınırlı” olacak ve yine eski normal raf fiyatına dönülecektir. Zira artık o seviye kazanılmış haktır!
  • Elbette indirimdeki çikolata fiyatları da hak ettiğinden daha pahalıdır. Normal raf fiyatı ise çok daha abartılıdır (Greedflasyon).
  • Geçen yıl haklı olarak fiyatlar arttı. Ancak o durumda bile bazı markalar tarafından hissettirmeyecek miktarda gramajlar düşürüldü (Shrinkflasyon).
  • Yetmedi, bazı ürünlerde içerik değiştirildi, örneğin kakao yağı yerine ucuz bitkisel yağlar kullanıldı (Skimpflasyon).

Sonuç olarak; normalde çikolata fiyatlarının 2025’in ikinci yarısında etap etap düşürülmesi gerekirken, bu yapılmayıp 6 ay daha süre istenmesinin mantığı yoktur. Kaldı ki küresel uygulamalardan ayrıldığımız husus, yüksek enflasyonun getirdiği fiyatlamadaki bozulmadır. Zira pazara hakim olan firmaların fiyatlarını arz ya da talep koşullarından bağımsız olarak belirleyebilmeleri, tam rekabet piyasasının gelişmesini de engellemektedir.

Şimdi de örneklerle Avrupa’dan nasıl ayrıştığımıza bakalım:

  • Toblerone 3×100 gr çikolata Fransa’da 3.78 euro iken, Türkiye’de 14.22 euro (3×239.95= 719.85 TL) fiyata satılmaktadır. Ferrero Rocher 16’lı çikolata Almanya’da 1.99 euro iken, Türkiye’de 4.62 euro (233.95 TL) fiyata satılmaktadır.
  • “Yukardaki ürünler ithal” diyecekler için yerli üretim ile devam edelim. Gebze’de fabrikası olan bir İsviçre markasının 90 gr çikolatası Almanya’da 1.04 euro iken, Türkiye’de 3.15 euro (159.95 TL) fiyata satılmaktadır. Bu marka nasıl oluyorda euro bazında 3 katı fiyatla raflarımızda yer alabiliyor?

Bitmedi. Avrupa’da Penny, Rewe, Edeka ve Kaufland 79 cente kadar bu ürünün fiyatlarını düşürdüler.

  • Ülkemizde 1 euro’ya yerli 60 gr çikolata yokken, Avrupa’da 100 gramı 1 euro olan kaliteli çikolata bulmak nasıl mümkün olabiliyor?
  • Elbette Avrupa’da da 4 euro’yu bulan lüks ürünler var ama konumuz o değil.
  • Sonuç olarak; her fiyat yüksekliğinin maliyet kaynaklı olmadığını belirtmek istedim. Nitekim Avrupa’nın en pahalı iki ülkesinden biri olan Norveç’te yapılan bir alışverişin tutarı nadir de olsa bizden daha yüksek çıktı. Ancak bu ülkede bile 3 kalem ürün; kırmızı et, muz ve çikolata euro bazında oldukça farklı şekilde ucuz çıktı. İlk ikisini çok yazdım, çikolataya sıra biraz geç geldi.
Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER