Ercüment Tunçalp
Avrupa’nın en pahalı havalimanı!
İstanbul Havalimanı, yeme içme mekanlarındaki fahiş fiyatlarıyla küresel şöhret kazanmıştır. Böylece birçok olumlu özelliği geri planda kalmakta ve yazık olmaktadır. Problemin büyüklüğü yetkilileri ilgilendirmediği gibi inandırıcı olmayan beyanları da acı acı gülümsetmektedir. Sosyal medya alanı yerli veya yabancı yolcuların bu kötü reklam sloganlarıyla doludur.
Beni takip edenler bilirler, yeterli araştırma yapmadan aceleye gelmiş yazı yazmam. Kullandığım kaynaklar sadece sosyal medya hesapları olmaz.
Yabancı medya kuruluşlarının dışardan yaptıkları tespitleri de, işleri gereği bir ayakları sürekli dışarda olan arkadaşlarımın yardımları da sonuca ulaşmama yardımcı olur.
Söyleyeceklerimi en başından özetlemeyi severim. Neye göre fahiş fiyat olduğunu değerlendirebilmek için şehir içindeki fiyatların 3 ila 5 katı olduğunu görmek yeterlidir ama euro ve dolar bazında da küresel fiyatlarda rekor kırıldığı bilgisi eksik kalmamalıdır.
Zaten ülkemizdeki ortalama market fiyatlarımızın birçok ülke ile kıyaslama sonuçlarında, çoğunlukla bizim pahalı çıktığımızı zaman zaman aktarıyoruz ama havalimanı meselesi bir başka seviyedir!

- Bu yılın başında Habertürk’ün bir haberine göre, İtalyan Corriera della Sera muhabiri Leonard Berberi’nin araştırmasında; Avrupa’nın 17 havalimanının ziyaret edildiği ve buralardaki temel yiyecek-içeceklerin fotoğrafları da çekilerek euro cinsinden kıyaslamalar yapıldığı anlaşılıyor. Ve ulaşılan sonuç, “Yiyecek-içecek konusunda dünyanın en pahalı havaalanı İstanbul’da” şeklinde duyuruluyor. Hem de öyle böyle değil, yukardaki grafikte görüleceği üzere 2. sıradaki Berlin’i ikiye katlamış şekilde…
Gazeteci bir yetkiliye fahiş fiyatları sorduğunda aldığı cevap, “Bizim fiyatlarda sorumluluğumuz yok, fiyatları markalar kendileri belirliyorlar” şeklinde oluyor. Böyle bir işletmenin imajını bozan bir eylem karşısında sorumluluğu olmayan bir yetkilinin, sorumluluk aldığı daha önemli bir konu ne olabilir ki?
İkinci yetkilinin ise “Her bütçe ve ihtiyaca uygun çözümler de ek olarak havalimanımızda sunulmaktadır” sözü de hiç inandırıcı olmuyor. Zira aşağıdaki fiyatların çoğu food court bölümünden alınmıştır. Yani AVM’lerde yer alan bütçeye en uygun markalara ait ortak yemek alanlarının benzeri gibi.
Kaldı ki aramızda bunu tartışırken, ertesi gün yurt dışına çıkan Mustafa Kalkandelen daha da uygun fiyatların bulunması gereken içecek otomat fiyatlarını da aktardı. Su 0,5 litre 85 TL (markette 14 TL), Coca-Cola 330 ml 210 TL (markette 42,50 TL), Red Bull 250 ml 240 TL (markette 50 TL). Görüldüğü gibi şehirdeki fiyatın 5-6 katı söz konusudur. Daha ne olsun?
Lüks restoranlardan tek fiyat alınmamıştır. Yani alanda daha yüksek fiyatlar da mevcut olmasına rağmen araştırmalarımızda yer almıyor. Zira kıyaslamaları biz artık tüketicinin alım gücüne göre yapmıyoruz; zira o aşama çoktan geçildi. Euro bazında diğer ülke havalimanları ile yapılan kıyaslamayı dikkate alıyoruz. Örneğin bu araştırmaya göre yarım litre Evian su için İstanbul’da ortalama 6 euro ödenirken, Berlin’de 5,9 euro, Frankfurt’ta 4,7 euro, Brüksel’de 4,6 euro, Londra’da ise 4,5 euro ödendiği belirtiliyor. Ayrıca İstanbul Havalimanı’nda espresso 6 euro, cappucino 9 euro fiyatlarıyla öne çıkıyor. Sade bir kruvasanın 16,5 euro, jambonlu ve peynirli sandviçlerin de 16,5 euro ortalamaya sahip olduğu belirtiliyor. Portakal suyunda en düşük fiyat 3,1 euro ile Frankfurt ve Palermo’da iken, İstanbul’da bu fiyatlar 8 euro ya kadar çıkabiliyor.
İstanbul’da 18 euro (890 TL) olan Big Mac Menü fiyatı, araştırmaya göre Batı Avrupa’da ortalama 8,6 euro, ABD’de 13 euro tutuyor.
- YouTuber Yüksel Topal tarafından Haziran ayında yapılan başarılı bir araştırma daha var. Tamamen menü fiyatları veya fiş fiyatları resimlenmiştir. Elbette o günden bugüne kadar ki fiyat artışları dikkate alınmamıştır ama bu kadarı bile fikir vermek için yeterlidir. Sayın Topal’a teşekkür ederiz.
İşte fiyatlar:
Su (en küçüğü) 70 TL, Coca-Cola-Fanta- Sprite 230 TL/6.5 euro (322 TL), çay 130-195 TL arası (karton bardakta), çay 6,5 euro (322 TL), Türk kahvesi 9 euro (445 TL), buzlu kahve 9.5 euro ( 470 TL), Amerikano kahve 9 euro (445 TL), portakal suyu (taze sıkılmış değil) 330 TL, yeşil çay 230 TL, açma (kağıt üzerinde) 180 TL, sandviç 590 TL, su böreği 370 TL, tek hamburger 695 TL, pizza (küçük) 580 TL, baklava (2 parça ve porsiyonun yarısı) 490 TL, havuç dilimi (tek top dondurmalı) 970 TL, et hamburger menü 25-30 euro (1.237- 1.500 TL), tavuk hamburger menü 17-18 euro (842- 890 TL), makarna 33 euro (1.633 TL), Türk kahvaltısı 52,50 euro (2.600 TL), tatlılar 16 euro (800 TL), salatalar 20 euro (990 TL), pizza 33 euro (1.633 TL), tek top dondurma 345 TL, cheesecake 18.50 euro (915 TL), Viyana schnitzel 29,5 euro (1460 TL).
Viyana’da bile schnitzel fiyatı en yüksek 15 euro’dur.
Sonuç olarak; eğer bu fiyatlar yabancılar için bu seviyede tutuluyorsa; iyi bilinmelidir ki, onlar da bu kadarını yüksek bulup şaşırıyorlar ve dünyada haber olmasına aracılık ediyorlar. Arkadaşlarım “Sabiha Gökçen’e ve Antalya’ya da bak, daha da şaşırtıcı fiyatlar göreceksin” dediklerinde, başka bir yazının konusu yapmaya karar veriyorum.
Turizme vurulan bu darbeye ilgili Bakanlığın ilgi göstermesi gerekmez mi?
Marketlerde denetim yapıp ceza kesen yetkili kurumların buralara da uğraması isabetli olmaz mı? Zira fahiş fiyatın katmerlisi buralardadır.
Bizim gibi yerli turiste gelince; eğer havalimanında aç yakalanmışsak elimiz mecbur, zira uğramadan geçecek başka bir yolumuz yok ki!
Ercüment Tunçalp
Hal yasası geciktikçe…
Kısa bir süre önce “yaş sebze ve meyve piyasasında fiyatları manipüle ederek haksız kazanç sağladıkları” iddia edilen 41 büyük dağıtıcı firmaya operasyon yapıldı. Bu buz dağının görünen kısmıdır. Aşağıda görünmeyen kısımda nelerin olduğunu 8 yıl önceden başlayarak sıralayacağım. Ayrıntılı görmek isteyenler işaretli kelimeleri tıklayabilirler.
Fahiş fiyat ülkemizin bir gerçeğidir. Sadece her sektörde fiyatların manipüle ediliş tarzı farklıdır. Burada dürüst işletmeleri tenzih ederim.
Ortak olan husus, girdi maliyetleri bahanesi ile fiyatların şişirilmesidir. Şimdiye kadar kırmızı et, ayçiçek yağı, çikolata ve birçok kategori hakkında analizler yaptım. Bu günkü konumuz meyve-sebzedir ve bizim de en fazla analiz ettiğimiz kategori budur.
- On sene önce “Hal Yasa Taslağı” gündeme gelince; yasa üzerine görüşlerimi bildirmiştim. Özet olarak; “Haller borsa niteliğinde kurumlardır. Komisyoncu çiftçinin garantörüdür. Ancak bu mesleğin tüccarlığa dönüştürülmesi maliyetleri artırır” demiştim.
- Bir sene önce de yeni yasanın önündeki engelleri yazmıştım. Zira bu yasanın çıkmasını ve daha şeffaf hale gelmesini istemeyen çevreler olduğunu belirtmiştim. “Hal sisteminin doğru çalışmasına izin verilse denge unsuru olacağını” söylemiştim.” Komisyonculuk esasında meyve sebze ticaretinin önemli unsurudur, ancak aradaki bozuk tanelerin ayıklanması şartıyla” diye de bitirmiştim.
- Altı yıl önce ise daha önemli olan tedarik kanalı sayısının birçok akademik kaynakta görüldüğü üzere 6 değil (çünkü gelişmiş ülkelere ait), bize özel kanal sayısının 33 olduğunu belirtmiş ve tedarik zinciri içinde yer alan meslek gruplarının (bazıları hiç duyulmamış) ayrıntılı izahını yapmıştım. Elbette aradan geçen zamanda kanal sayısı daha da arttı ve yeni meslek grupları sisteme dahil oldu. Örneğin, üretici ile tüketici arasındaki yolun kısalması beklenirken; bazı perakendeciler kendi tedarik şirketlerini, bazıları da manav bölümünü devrettikleri işletici firmaları sisteme dahil ettiler. Böylece kısalması gereken yol daha da uzamış ve fiyatlar da şişmiş oldu.
- Şimdi önümüzde öyle bir tablo var ki; üretici ve tüketici birlikte kaybederken, bütün feryat onlardan çıkıyor. Aradakiler ise kendi çözümlerini üretebildikleri için sessiz kalıyorlar.
- Beş ay önce “gıda tedarik zincirinin alarm verdiğini”, meyve sebzede kalabalık olan dağıtım kanallarının sadeleştirilmesi gerektiğinin de altını çizmiştim.
Bugün geldiğimiz noktada; üretici ve tüketici arasındaki mesafe açıldıkça aracıların kazançları tırmanıyor. Haliyle tüketiciye maliyeti de artıyor.
Bir ürün düşünün, para etmediği için tarlada kalıyor; aynı ürün tüketiciye aşırı pahalı geldiği için tezgahta çürüyor. Örneğin havuç üreticide 11 TL’ye alıcı bulamazken, markette 55 TL’ye zor satılıyor. Elma bahçesi sahibi müşteri yolu gözlerken, markette 120 TL’yi aşan etiketler görüyoruz. Özellikle yaz döneminde tarlada kilosu 10 TL’ye düşen domates tezgahlarda 60 liranın altına inmiyor. Karpuz ve kavun çoğu zaman nakliye ve toplama maliyetinin altında fiyat teklif edildiği için tarlada sürülerek imha ediliyor. Aynı ürünler şehirlerde pahalı fiyatı sebebiyle dilimle satılıyor.
Örneğin Hollanda’da süreçlerin şeffaf, kısa ve anlaşılır olması işleri kolaylaştırıyor ve bütün katılımcılara gelirin adil paylaşımını sağlıyor.
Hollanda’da domatesin üreticiden çıkışı 0,80 € ile 1,20 € bandında iken, Albert Heinj veya Jumbo gibi süpermarketlerde tüketiciye satış fiyatı 1,80 € ile 2,50 € civarındadır. Yani tüketici fiyatı üretici fiyatının yaklaşık 2 katıdır, bizdeki gibi 6-7 katı değil. Bu ülkede süreç üreticiye başka avantajlar da sunuyor. Üreticinin büyük kısmı ürünlerini ekmeden önce kooperatiflere veya zincir marketlere sözleşmeli olarak bağlıyorlar. Fiyatlar önceden belirlendiği için tarlada anlık fiyat çöküşleri riski oldukça düşük kalıyor. Olası bir pazar doyması veya kriz anında, üreticilerin finansal kayıpları gelişmiş tarım sigortaları ve Avrupa Birliği sübvansiyon mekanizmaları ile büyük ölçüde güvence altına alınıyor.
Sonuç olarak; hemen hemen dünyanın bu en başarılı modelini alıp uygulamak o kadar zor değildir. Yeter ki ürüne hiç elini değmeden kazanç sağlayan gereksiz aracılardan bu kanal temizlenebilsin…
Bu bakımdan yazının başında belirttiğim operasyonu ümit veren bir gelişme sayabiliriz. Rekabet Kurulu ve Ticaret Bakanlığı’nın tespit ettiği; tedarikçi konumundaki bazı mükelleflerin “Arzı düşük, maliyeti yüksek” göstermeleri ancak ortak aklın ürünü olabilir. Küçük bir grup tarafından başarılamaz. Üreticide 8 lira olan kapya biberin fiyatını henüz tarladan hareket etmeden üçe katlamak (24 lira), ürün yola çıktıktan sonra tüketiciye gelene kadar fahiş fiyata nasıl ulaştığını söylüyor zaten. Vefat etmiş (ölü) kişiler adına sahte müstahsil makbuzu düzenleyenin, yakalanmayacağına dair oluşan özgüveni, denetimden sorumlu birimlerin de incelenmesini gerektiriyor. Bir katkı daha yapayım; gider pusulaları incelenip işçilerle de konuşulmasında fayda vardır.
Yukarda belirttiğim gibi Avrupa’da perakendecilerin direkt üreticiden alım yapıp, lojistik giderleri de ilave ederek yürüttükleri şeffaf bir sistem vardır.
Yıllar önce bizde de vardı. Üstelik bunu yapan perakendeci bu avantajı etiketlere de yansıtarak piyasada denge unsuru olurdu. Kazanç çok satarak sürümden sağlanırdı. Ve direkt üreticiden almak bütün satıcılar için özendirici olurdu. Hatta pazar esnafı bile bu kısa tedarik yolunu çok kullanırdı. Ancak zincirin gereksiz olan diğer halkaları buna engel oldular, bazı satıcıların da bu işine geldi. Tekrar ediyorum; bu gün hayli kalabalıklaşan süreç içinde yaratılan karambolü çözmek o kadar kolay olmuyor ve tercih nedeni de zaten bu oluyor.
Ercüment Tunçalp
Bir litre su 380 TL!
“Sabiha Gökçen Havalimanı’nda 1 litre su 380 TL” haberine şaşıranlara sormak gerekiyor; yeni mi haberiniz oldu?
Üstelik sadece su da değil, yeme-içme her şey şehir içindeki fiyatın 3 ila 7 katı…
Avrupa’da ise şehir içi – havalimanı fiyatları ya aynı ya da en fazla yüzde 30 farklı…
Örneğin, Budapeşte – İstanbul havalimanları arasındaki fark euro bazında bizde yüzde 130 daha pahalı…
Fahiş fiyatın rekor kırdığı ülkemizde yıllardır her gün başka bir örnek sunuyoruz. Yolu sık sık İstanbul veya Sabiha Gökçen Havaliman’ından geçen vatandaşlarımız için bu bir sürpriz olmamalı. Bir yıl önce İstanbul Havalimanı’ndaki fahiş fiyatları yurt dışı ile kıyaslamalı olarak verdiğimizde fazla şaşıran olmamıştı. Tersine, “Havalimanlarında kiralar yüksek, bunu karşılamak için fiyata yansıtıyorlar” savunması duymuştuk. Sanki pazar yerinde tezgah kiralayanla, hiç masrafı olmayan seyyar satıcıyı kıyaslıyorlar. Onları bile belediye zabıtası kovalıyor…
Kaldı ki aşağıdaki örnekte görüleceği üzere döviz bazında yatırımın ve kiraların bizden yüksek olduğu (veya öyle olması gerektiği) zengin Avrupa ülkelerinde ve ABD’de aynı tuhaflıklara hiç rastlanmıyor…
İsviçre Avrupa’nın en pahalı ülkesidir. Haliyle orada kiralar da yüksektir. Fotoğrafta görüldüğü üzere orada, 1 litre suyun fiyatı 1 Euro iken, bizdeki fiyatı 7 Euro’dur. Üstelik Zürih Havalimanı su fiyatı, bizdeki market fiyatının bile (39,50 TL) ancak yüzde 40 üzerindedir. Kuvvetle muhtemel Zürih Havalimanı’ndaki fiyat bir İsviçre market fiyatı ile de hemen hemen aynıdır.
Kolay kabullenmek mümkün mü; 1 Euro nerede, 7 Euro nerede?
Yani fahiş fiyatın seviyesi iyi anlaşılsın diye söylüyorum; suyun fiyatı Zürih fiyatının 7 katı iken, bizim market fiyatlarının da yaklaşık 10 katıdır.
Düşünebiliyor musunuz; bir yudum su içmek için ülkenin en büyük banknotundan 2 adet vermek zorundasınız. İnanın bunun bir yabancı tarafından anlaşılabilmesi hiç kolay değildir.
Havalimanlarında bulunma (bekleme) süresi asgari 2-3 saattir. Eğer güvenlik kontrolünden geçmişseniz, tekrar dışarı çıkma imkanınız ve başka alternatifiniz kalmadığından fırsatçıların eline düşme ihtimaliniz artıyor.
Bazı gazetelerde, havalimanlarındaki yeme-içme işletmelerine yönelik “denetim çağrısı” yapıldığını görüyorum. Bunun da gülümseten bir çağrı olduğunu rahatça söyleyebilirim. Zira denetime ne gerek var; herşey apaçık ortada, “Üzüm üzüme baka baka kararmış” durumdadır. Belki de en gözü karayı seçmek için böyle bir çalışma uygun olabilir!
Bunun en büyük nedeni, havaalanı gibi kapalı bir alan içinde yolcu sayısının sınırsız (çünkü sürekli artıyor), alternatif marka sayısının ise sınırlı olması, rekabeti azaltarak fiyatları kontrolden çıkartıyor. Yani serbest piyasa koşulları işlemiyor. Devreye vicdan farkı da girince böyle oluyor.
İşin maddi tarafı dışında, manevi kısmı da fazla ilgi çekmiyor.
Oysa su, insan vücudunun düzgün çalışması ve yaşamın sürdürülebilmesi için hayati öneme sahip vazgeçilmez bir kaynaktır. Yani en temel ihtiyaç maddesidir.
Türk kültüründe su, sadece hayat veren bir doğa elementi değil; kutsallık, temizlik, bereket ve saygı ifade eden bir semboldür de…
“Su küçüğün, sofra büyüğün”, “Su gibi aziz ol” atasözleri boşuna hayatımıza girmemiştir. Türk – İslam mimarisinin en önemli unsurlarından biri sokak çeşmeleridir. Yol kenarlarına, meydanlara yaptırılan “hayrat” çeşmeleri, gelip geçenin su içmesi ile kazanılacak sevapların bir ifadesidir.
Geldiğimiz noktayı daha iyi ifade etmesi bakımından sunmak istedim…
Sonuç olarak; kendi vatandaşına bunu reva görenlerin, turiste neler yapabileceklerini gözde canlandırmak hiç zor olmasa gerek…
Kaldı ki, tatil yörelerindeki çarpıklıkları da canlı örneklerle sık sık ortaya koyuyor ve turisti elde tutmanın zorluklarından bahsediyorum.
Türkçe bilen bir kadın turist iki hafta önce İstanbul Havalimanı’nda çektiği video ile aşağıdaki fiyatları gösteriyordu. Çekime engel olunmasından da şikayetçiydi.
Turistin ağır yorumlarını buraya taşıyamıyorum ama cevap beklediği soruyu aktarıyorum. “ABD, İngiltere ve diğer ülkelerin havalimanlarında fiyatlar makul, neden burada bu kadar pahalı?” diye soruyor.
İlk verdiği fiyat adedi 7 Euro olan (392 TL) içli köfte. Araştırdım, bizim şehir içindeki restoran ve cafelerde adedi 90-110 TL aralığındadır.
İkinci ürün 4 parça tavuk ve patates (içecek yok). Fiyat 21 Euro (1.176 TL). Şehir içindeki fiyatı 380 TL (6,8 Euro).
Üçüncü ürün, 1 havuç dilim baklava ve fiyatı da 12 Euro (672 TL). Şehir içindeki tatlıcılarda fiyat 160-180 TL (ortalama 3 Euro).
Artık bizler alıştığımız için öncelikle turistin sorusuna cevap verilmesi daha isabetli olur. Zira sosyal medya üzerinden bu görüntüler (ve onlarcası) o kadar hızlı yayılıyor ki, hiçbir reklam bütçesi bu olumsuz algıyı gidermek için yeterli olamaz.
10 kat fiyata (markete göre) su satmak artık gözü karalıkta gelinen noktayı gösteriyor. Yani dünyanın en pahalı havalimanı fiyatlarına sahip olduğumuz belli de, sadece “Hangi ürün daha fazla fark atıyor?” sorusu araştırılmaya değerdir. Şimdilik rekor ‘su’dadır!
Ercüment Tunçalp
Faizi düşürmenin gerekçesi olmalıdır
Beklendiği gibi oldu ve MB politika faizini yüzde 37’de sabit tuttu. Zira bazı kesimlerin baskılarıyla politika faizini düşürmenin olumsuz sonuçları olurdu. Dolayısıyla MB enflasyonda kalıcı bir düşüş yokken faizi düşürmeyerek, enflasyonun tekrar yükselişe geçmesine izin vermedi ve doğru yaptı.
Çünkü ortada faizi düşürebilecek bir gerekçe oluşmadı…
Neredeyse bir buçuk yıldır yıllık enflasyon yüzde 31-32 bandında seyrediyor.
Diyelim ki; son yıllık enflasyon yüzde 31,54 olduğu halde, politika faizi yüzde 37’den yüzde 36’ya indirilse ve bankalar da buna uysaydı, stopaj kesintisinden sonra reel faiz yaklaşık yüzde 1 eksi olurdu.
“Efendim faiz hesabı ‘beklenen enflasyona göre’ yapılır.”
Peki kimin beklediği hangi enflasyona göre?!
MB bu yıla yüzde 16 enflasyon hedefiyle girdi. Daha sonra hedef yüzde 24’e, tahmin yüzde 28’e revize edildi. Artık kimse yıl sonu için yüzde 30’un altında bir tahminde bulunmuyor. Dolayısıyla ortada öngörülenin yaklaşık 2 katı gerçekleşme var. Bunun güven kaybettirdiği ve beklentileri bozduğu görüldü.
Reel faiz, üzerinde çok durduğumuz bir konudur. Zira enflasyonu da piyasa oluşumunu da etkileme özelliği vardır. İnce hesabını daha önce yaptığım için bu yazıda görünmez tarafı ile sınırlı kalacağım. Reel faiz hesabı kolaydır ama beklenen enflasyon yanlış çıktığında ve/veya net nominal faiz yerine nominal faiz esas alındığında buradan doğru sonuç çıkmaz. Zira mevduat nominal faizi, sadece vitrine konmuş bir orandır ve mevduat sahibini hiç ilgilendirmez. Stopaj düştükten sonraki net nominal faiz önemlidir.
Mevduat sahibi parasını koruyamayınca dövize, altına, gayrimenkule, borsaya yönelir. Nitekim Aralık 2021’deki sert dalgalanmalar sırasında döviz talebini durdurmak ve yatırımcıların TL’de kalmasını teşvik etmek için Kur Korumalı Mevduat (KKM) devreye alındı. Sonuçları bakımından; kısa vadede panik havasını dağıtarak dolarizasyonu geçici olarak durdurmuş ve kuru belli bir seviyede tutabilmişti. Uzun vadede ise; Türkiye ekonomisine 60 milyar dolar yük getirerek Ağustos 2026’da resmen ve fiilen ortadan kaldırılmıştır. Yani toplumun genelinden toplanan vergiler ve kamu kaynakları bir avuç sermaye sahibine aktarılarak ciddi bir gelir adaletsizliği de yaratılmış oldu.
2025 yılını reel faizin gerçekleştiği bir yıl olarak görebiliriz. 2026 yılında da şimdiye kadar mevduat sahibini elde tutacak kadar reel faiz vardır. Ancak MB temkinli olmasına rağmen aşırı çevre baskısına direnç gösterebilmesi de iyice zorlaşmıştır. Diyelim ki, Ekim ayında indirim istek üzerine 200 baz puan olsun ve yüzde 37 olan faiz yüzde 35’e insin.
Buradan hayırlı bir sonuç çıkar mı?
- Eğer bir ülkede politika faizi yüzde 35’e inmişse ve mevduat faizleri de buna paralel oluşuyorsa, stopajdan sonraki net nominal faiz yaklaşık yüzde 29,75’dır. Eğer vade sonunda (örneğin 1 yıl) yıllık enflasyon yüzde 28 çıkarsa sorun yoktur, az da olsa reel faiz oluşması mümkündür ama ya tahmin şaşarsa (çoğu zaman olduğu gibi) vade sonu geldiğinde ne olur?
Örneğin enflasyon beklendiği gibi yüzde 28 değil de yüzde 32 çıkarsa, eksi reel faiz yüzde 2,25 civarındadır ki; 100.000 liranız 97.750 TL’ye düşmüş demektir. İşte bu aradaki 2.250 TL enflasyon vergisidir.
İşte bu nedenle mevduat ve kredi faizleri bankalar tarafından örnekteki politika faizine paralel düşürülürse, mevduat altına, dövize, gayrimenkule kayar ki, bu durumda kredi muslukları tamamen kapanır.
Zira mevduat azalınca kredi hacmi de daralır. Eğer enflasyonla mücadele gerçekten isteniyorsa, eksi reel faizin enflasyona etkisi hesap dışı tutulamaz.
- Kaldı ki bazı verileri iyi okuyarak geleceği tahmin etmek o kadar zor değildir.
Henüz yılın başında ne demişiz?
“Yİ-ÜFE Kasım’da yıllık yüzde 27,23’den, Aralık’ta yüzde 27,65’e yükselmiş. TÜFE düşerken çekirdek enflasyon da Kasım’da yıllık yüzde 30,27’den Aralık’ta yüzde 31,08’e yükselmiştir. “Bu artan maliyetlerin habercisidir ve bir müddet sonra raf fiyatlarına da yansıyacağını gösterir” demişiz…
Ocak ve Şubat aylarında yansımış mı? Sorunun cevabını yaşayarak gördük…
Sonuç olarak; merkez bankaları, ekonomik istikrarı tehlikeye atmamak adına faiz indirim kararlarını somut gerekçelere ve verilere dayanarak alırlar.
- En temel gerekçe enflasyonun kontrol altına alınmış ve düşüş trendine girmiş olması gerekir. Şu anda böyle bir durum var mı? Yok…
- Geleceğe yönelik enflasyon beklentilerinin MB hedefleriyle uyumlu hale gelmesi gerekir. Henüz bunun gerçekleşmediğini de yukarda belirttim.
- Geçici etkilerden arındırılmış çekirdek enflasyon göstergelerinin istikrarlı bir düşüş sergilemesi şarttır. Ona da bakalım. Enerji, gıda, alkollü içecekler, tütün ve altın hariç hesaplanan çekirdek enflasyonun son 3 ayda yıllık değişimi; Haziran %29,84, Temmuz 29,91, Ağustos %30,07 çıkmıştır. Yani burada da gerekli düşüş sağlanamamıştır.
Daha düşük faizle kredi musluklarını açmak güzel bir fikir olsa da tüketici harcamaya geçeceğinden ve mevduat havuzunun seviyesi düşeceğinden sürdürülebilir değildir. Zira, bankalar açısından söylüyorum; “Almadan vermek, Allah’a mahsustur.”
Bankalar, ya politika faizi düşse de faizi yukarda tutacaklar ya da mevduat toplayamayacaklar. Bu bakımdan kredi faizlerinin düşmesini bekleyenler, bunun o kadar kolay olmadığını bilmeliler.
Bundan sonraki faiz kararı 22 Ekim’de olmasına rağmen (yaklaşık 40 gün sonra) falcılar çalışmaya başladılar. “Efendim MB açıklamasının satır aralarında yüzde 1’lik indirim olacağı görülüyor”muş. MB ne karar alacağını kendisi bilmiyor ki, sizler nereden biliyorsunuz? Zira Eylül enflasyonu 3 Ekim’de açıklanacak, ne çıkacağı bilinmiyor. Savaş devam ediyor, ne getireceği belli değil. Beklenen diğer ekonomik verilere bakılacak (Dış Ticaret Dengesi, Sanayi Üretim Endeksi, Bütçe Dengesi, Cari İşlemler Dengesi, işsizlik oranı gibi), sonra faiz kararına yön verilecek. Yani faiz indirimi gelebilir ama o karar bugünden belirlenemez.
