Ercüment Tunçalp
Kırmızı et fırsatçıları iş başında
Başlıktaki ifade bana ait değil; sektörün tam merkezindeki Türkiye Koyun Keçi Yetiştiricileri Merkez Birliği (TÜDKİYEB) Genel Başkanı Nihat Çelik’e aittir.
Çelik diyor ki; “Ramazan ayında hemen her ürüne zam yapan fırsatçılar var. Ramazanda kırmızı ette arz sıkıntısı olmamasına rağmen fiyatları artırmak isteyen fırsatçılara karşı önlem alınması gerekiyor.”
Türkiye Kasaplar Federasyonu Başkan Vekili Osman Yardımcı ise, Ocak ayı içinde yaptığı açıklamada; “Ramazana iki ay olmasına rağmen et fiyatlarının artması için spekülatörlük yapanlar var. Ramazan bitene kadar elimizden geldiğince kırmızı ete zam yapmayacağız.” demişti. Arkasından fiyat artışları yağmur gibi geldi.
Geçtiğimiz Kasım ayında kaleme aldığım, “Kırmızı et sorunu ne olacak?” başlıklı yazımda karkas ve kırmızı et çeşitlerinin Almanya- Türkiye fiyatlarını euro bazında kıyaslamıştım. Esasen satın alma gücü farklılığını dikkate alınca böyle bir kıyaslama yapmak abesle iştigal etmektir. Zira her yerel paranın 1 birim olarak mukayese edilmesi gerekirdi. Buna rağmen ben böyle yaparak ulaştığım tuhaf sonuçlar daha kolay anlaşılsın istedim. Bizim fiyatlar euro bazında bile daha yüksek çıkmıştı. O günden bugüne kadar hızını alamayanlar, maliyet artışı gerekçesi ile fiyatları tırmandırmaya devam ettiler.
Böylece Almanya’daki fiyatlarda önemli bir artış olmamasına, euro kurunda bir sıçrama yaşanmamasına rağmen bizdeki fiyatlar uçtu gitti…
Karkas etin fiyatı Ocak 2022’de 59.94 TL iken, 2023 Ocak ayında 126.87 TL olup, yıllık artış oranı yüzde 111,66’dır. Sadece son 2.5 ayda karkas ete gelen yüzde 39 artış ile fiyat 176.21 TL’ye (8.68 euro) ulaşmıştır. (Kaynak: UKON)
Almanya karkas fiyatı ise 6 euro civarındadır (120 TL).
Ocak ayından bu yana yüzde 45 fiyat artışı gören dana kıyma 270 TL’ye (13.30 euro) yükseldi. Dana kıymanın Almanya’daki fiyatı 10 euro dur (203 TL).
Dana kuşbaşı fiyatımız ortalama 300 TL iken (14.78 euro), Almanya fiyatı ortalama 13 euro dur (264 TL). Dana antrikot fiyatımız ortalama 350 TL (17.24 euro) iken, Almanya fiyatı ortalama 16 euro dur (325 TL).
Şimdi buradan soruyorum;
Hani hep maliyet artışından ve enflasyon belasından dem vuruyoruz ya, bıraktık TL’yi, her şeyin euro ile alınıp euro ile satıldığını varsayıyoruz. Yetkili birisi bize bu fahiş fiyatların bir maliyet dökümünü çıkarabilir mi?
Artık bizim tüketiciye göre 4 kat fazla kişi başı gelire sahip olan Alman tüketici ile kıyaslamayı bir tarafa bıraktık. Yani her iki tarafta da, “Mevcut gelir ile ne kadar et alınabilir?” konusuna girmeye ihtiyaç kalmadı. Zira tereddüte yer bırakmayacak şekilde her şey net anlaşıldı. Üstelik bizim tarafta aile bütçesi içinde ete ayrılacak pay da kalmadı zaten…
Bazı çevreler bahane olarak depremi gösterme çabasına girdi. Bunun gerçekle ilgisi yoktur. Depremin yaşandığı tarih itibariyle, geçmiş 1 aylık fiyat değişim oranı yüzde 22.4 çıkmıştır. (Kaynak UKON)
Kırmızı Et Sanayicileri ve Üreticileri Birliği Derneği (ETBİR) Yönetim Kurulu Başkanı Veteriner Dr. Ahmet Yücesan; “Piyasada kırmızı ete gelen zammın ne yaklaşan Ramazanla ne şap hastalığıyla ne de daha önce yine konuşulduğu gibi depremle hiçbir alakası yoktur. Yılbaşından bugüne yüzde 50 civarında anormal zam gelmiş oldu. Karkas et 170-180 lira arasında toptan satılıyor. Parça etler piyasada 220 liradan 300 liraya kadar satılabiliyor. Alım gücü olarak 300 lira gibi bir rakama etin alınması maalesef biraz zor. Yani olması gerekenin üzerinde bir fiyat var. Köpük veya fahiş fiyat olarak söylenebilir.” diyor.
En ilginç ifade İstanbul Perakendeci Kasaplar Odası Başkanı Aydın Tüfekçi’den geldi. “Şubat’tan beri ette yüzde 40’ı aşan fiyat artışı oluştu. Yem fiyatları çok yüksek. Dolar yerinde duruyor. Benzin yerinde duruyor ama et neye dayanarak artıyor, biz de bunu soruyoruz.” diyor Oda Başkanı…
Bir süre önce süt fiyatlarındaki artışın gerekçesi olarak süt ineklerinin kesilmesi gösteriliyordu. Bu arada et fiyatları da tırmanmaya devam ediyordu. Yani süt arzındaki azalma süt fiyatını artırıyor ama et arzındaki yükseliş et fiyatlarını düşürmüyordu. İnsan aklıyla alay etmek bu olsa gerek!
Şimdi de et üretim miktarının azalması ana sebep gibi gösteriliyor. Demek ki son 2.5 ayda öyle büyük bir düşüş yaşanmış olmalı ki(!) yüzde 50 fiyat artışlarını görmüş oluyoruz. Oysa TÜİK’e göre 2022 yılının tamamında, büyük baş hayvan sayısı bir önceki yıla göre sadece yüzde 5.6 azalmıştır.
Sonra et ile ilişkisi kesilen tüketici sayısı dikkate alınmadan (Ramazan dönemi hariç), sadece üretim düşüşünün etkisi ölçülemez. Nitekim ETBİR Başkanı Ahmet Yücesan tarafından, “2017’de yıllık kişi başı kırmızı et tüketimi 14 kilo iken, bu rakamın 2022’de 7 kiloya düştüğü” açıklanmıştır.
Sonuç olarak; ortada bahaneler üreterek fiyatları tırmandırmanın anlamı yoktur. Her şey ortadadır ve yukarda da görüldüğü gibi bu sadece benim görüşüm de değildir.
Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından, Polonya’dan karkas et, Bosna Hersek’ten kemiksiz et, Uruguay ve Romanya’dan ise kasaplık hayvan ithalatı için sözleşmeler imzalandı ve sevkiyatlar da başladı. Yurt dışında bizim fiyatların çok altında bu kadar çok alternatif bulunabilmesi bile, tek başına mevcut durumu açıklamaya yeter…
Evet, Türkiye’deki mevcut hayvancılık destekleme uygulamalarının daha sağlıklı hale getirilmesi şarttır. ABD ve AB bünyesinde ve hayvancılığın ileri gittiği bütün ülkelerde desteklemenin sürdüğünü defalarca yazdık. Ancak güncel sorunumuz bu değildir. Sapla samanı iyi ayırmanın tam zamanıdır…
Bu saatten sonra evine et götüremeyen tüketicinin, hayvancılığın geleceğini düşünme lüksü olamaz. Zira karın doyurmanın önceliği vardır. Dolayısıyla bu fırsatçıları görmezden gelerek, sırf hükümete vurmak üstüne de söylem geliştirmek doğru olmaz!
İşte yukarda rakamlarla açıkladım, sektör yetkililerini de hakem sandalyesine oturttum. Buradan ‘maliyet zorlaması’ diye bir sonuç çıkıyor mu?
Ercüment Tunçalp
Hal yasası geciktikçe…
Kısa bir süre önce “yaş sebze ve meyve piyasasında fiyatları manipüle ederek haksız kazanç sağladıkları” iddia edilen 41 büyük dağıtıcı firmaya operasyon yapıldı. Bu buz dağının görünen kısmıdır. Aşağıda görünmeyen kısımda nelerin olduğunu 8 yıl önceden başlayarak sıralayacağım. Ayrıntılı görmek isteyenler işaretli kelimeleri tıklayabilirler.
Fahiş fiyat ülkemizin bir gerçeğidir. Sadece her sektörde fiyatların manipüle ediliş tarzı farklıdır. Burada dürüst işletmeleri tenzih ederim.
Ortak olan husus, girdi maliyetleri bahanesi ile fiyatların şişirilmesidir. Şimdiye kadar kırmızı et, ayçiçek yağı, çikolata ve birçok kategori hakkında analizler yaptım. Bu günkü konumuz meyve-sebzedir ve bizim de en fazla analiz ettiğimiz kategori budur.
- On sene önce “Hal Yasa Taslağı” gündeme gelince; yasa üzerine görüşlerimi bildirmiştim. Özet olarak; “Haller borsa niteliğinde kurumlardır. Komisyoncu çiftçinin garantörüdür. Ancak bu mesleğin tüccarlığa dönüştürülmesi maliyetleri artırır” demiştim.
- Bir sene önce de yeni yasanın önündeki engelleri yazmıştım. Zira bu yasanın çıkmasını ve daha şeffaf hale gelmesini istemeyen çevreler olduğunu belirtmiştim. “Hal sisteminin doğru çalışmasına izin verilse denge unsuru olacağını” söylemiştim.” Komisyonculuk esasında meyve sebze ticaretinin önemli unsurudur, ancak aradaki bozuk tanelerin ayıklanması şartıyla” diye de bitirmiştim.
- Altı yıl önce ise daha önemli olan tedarik kanalı sayısının birçok akademik kaynakta görüldüğü üzere 6 değil (çünkü gelişmiş ülkelere ait), bize özel kanal sayısının 33 olduğunu belirtmiş ve tedarik zinciri içinde yer alan meslek gruplarının (bazıları hiç duyulmamış) ayrıntılı izahını yapmıştım. Elbette aradan geçen zamanda kanal sayısı daha da arttı ve yeni meslek grupları sisteme dahil oldu. Örneğin, üretici ile tüketici arasındaki yolun kısalması beklenirken; bazı perakendeciler kendi tedarik şirketlerini, bazıları da manav bölümünü devrettikleri işletici firmaları sisteme dahil ettiler. Böylece kısalması gereken yol daha da uzamış ve fiyatlar da şişmiş oldu.
- Şimdi önümüzde öyle bir tablo var ki; üretici ve tüketici birlikte kaybederken, bütün feryat onlardan çıkıyor. Aradakiler ise kendi çözümlerini üretebildikleri için sessiz kalıyorlar.
- Beş ay önce “gıda tedarik zincirinin alarm verdiğini”, meyve sebzede kalabalık olan dağıtım kanallarının sadeleştirilmesi gerektiğinin de altını çizmiştim.
Bugün geldiğimiz noktada; üretici ve tüketici arasındaki mesafe açıldıkça aracıların kazançları tırmanıyor. Haliyle tüketiciye maliyeti de artıyor.
Bir ürün düşünün, para etmediği için tarlada kalıyor; aynı ürün tüketiciye aşırı pahalı geldiği için tezgahta çürüyor. Örneğin havuç üreticide 11 TL’ye alıcı bulamazken, markette 55 TL’ye zor satılıyor. Elma bahçesi sahibi müşteri yolu gözlerken, markette 120 TL’yi aşan etiketler görüyoruz. Özellikle yaz döneminde tarlada kilosu 10 TL’ye düşen domates tezgahlarda 60 liranın altına inmiyor. Karpuz ve kavun çoğu zaman nakliye ve toplama maliyetinin altında fiyat teklif edildiği için tarlada sürülerek imha ediliyor. Aynı ürünler şehirlerde pahalı fiyatı sebebiyle dilimle satılıyor.
Örneğin Hollanda’da süreçlerin şeffaf, kısa ve anlaşılır olması işleri kolaylaştırıyor ve bütün katılımcılara gelirin adil paylaşımını sağlıyor.
Hollanda’da domatesin üreticiden çıkışı 0,80 € ile 1,20 € bandında iken, Albert Heinj veya Jumbo gibi süpermarketlerde tüketiciye satış fiyatı 1,80 € ile 2,50 € civarındadır. Yani tüketici fiyatı üretici fiyatının yaklaşık 2 katıdır, bizdeki gibi 6-7 katı değil. Bu ülkede süreç üreticiye başka avantajlar da sunuyor. Üreticinin büyük kısmı ürünlerini ekmeden önce kooperatiflere veya zincir marketlere sözleşmeli olarak bağlıyorlar. Fiyatlar önceden belirlendiği için tarlada anlık fiyat çöküşleri riski oldukça düşük kalıyor. Olası bir pazar doyması veya kriz anında, üreticilerin finansal kayıpları gelişmiş tarım sigortaları ve Avrupa Birliği sübvansiyon mekanizmaları ile büyük ölçüde güvence altına alınıyor.
Sonuç olarak; hemen hemen dünyanın bu en başarılı modelini alıp uygulamak o kadar zor değildir. Yeter ki ürüne hiç elini değmeden kazanç sağlayan gereksiz aracılardan bu kanal temizlenebilsin…
Bu bakımdan yazının başında belirttiğim operasyonu ümit veren bir gelişme sayabiliriz. Rekabet Kurulu ve Ticaret Bakanlığı’nın tespit ettiği; tedarikçi konumundaki bazı mükelleflerin “Arzı düşük, maliyeti yüksek” göstermeleri ancak ortak aklın ürünü olabilir. Küçük bir grup tarafından başarılamaz. Üreticide 8 lira olan kapya biberin fiyatını henüz tarladan hareket etmeden üçe katlamak (24 lira), ürün yola çıktıktan sonra tüketiciye gelene kadar fahiş fiyata nasıl ulaştığını söylüyor zaten. Vefat etmiş (ölü) kişiler adına sahte müstahsil makbuzu düzenleyenin, yakalanmayacağına dair oluşan özgüveni, denetimden sorumlu birimlerin de incelenmesini gerektiriyor. Bir katkı daha yapayım; gider pusulaları incelenip işçilerle de konuşulmasında fayda vardır.
Yukarda belirttiğim gibi Avrupa’da perakendecilerin direkt üreticiden alım yapıp, lojistik giderleri de ilave ederek yürüttükleri şeffaf bir sistem vardır.
Yıllar önce bizde de vardı. Üstelik bunu yapan perakendeci bu avantajı etiketlere de yansıtarak piyasada denge unsuru olurdu. Kazanç çok satarak sürümden sağlanırdı. Ve direkt üreticiden almak bütün satıcılar için özendirici olurdu. Hatta pazar esnafı bile bu kısa tedarik yolunu çok kullanırdı. Ancak zincirin gereksiz olan diğer halkaları buna engel oldular, bazı satıcıların da bu işine geldi. Tekrar ediyorum; bu gün hayli kalabalıklaşan süreç içinde yaratılan karambolü çözmek o kadar kolay olmuyor ve tercih nedeni de zaten bu oluyor.
Ercüment Tunçalp
Bir litre su 380 TL!
“Sabiha Gökçen Havalimanı’nda 1 litre su 380 TL” haberine şaşıranlara sormak gerekiyor; yeni mi haberiniz oldu?
Üstelik sadece su da değil, yeme-içme her şey şehir içindeki fiyatın 3 ila 7 katı…
Avrupa’da ise şehir içi – havalimanı fiyatları ya aynı ya da en fazla yüzde 30 farklı…
Örneğin, Budapeşte – İstanbul havalimanları arasındaki fark euro bazında bizde yüzde 130 daha pahalı…
Fahiş fiyatın rekor kırdığı ülkemizde yıllardır her gün başka bir örnek sunuyoruz. Yolu sık sık İstanbul veya Sabiha Gökçen Havaliman’ından geçen vatandaşlarımız için bu bir sürpriz olmamalı. Bir yıl önce İstanbul Havalimanı’ndaki fahiş fiyatları yurt dışı ile kıyaslamalı olarak verdiğimizde fazla şaşıran olmamıştı. Tersine, “Havalimanlarında kiralar yüksek, bunu karşılamak için fiyata yansıtıyorlar” savunması duymuştuk. Sanki pazar yerinde tezgah kiralayanla, hiç masrafı olmayan seyyar satıcıyı kıyaslıyorlar. Onları bile belediye zabıtası kovalıyor…
Kaldı ki aşağıdaki örnekte görüleceği üzere döviz bazında yatırımın ve kiraların bizden yüksek olduğu (veya öyle olması gerektiği) zengin Avrupa ülkelerinde ve ABD’de aynı tuhaflıklara hiç rastlanmıyor…
İsviçre Avrupa’nın en pahalı ülkesidir. Haliyle orada kiralar da yüksektir. Fotoğrafta görüldüğü üzere orada, 1 litre suyun fiyatı 1 Euro iken, bizdeki fiyatı 7 Euro’dur. Üstelik Zürih Havalimanı su fiyatı, bizdeki market fiyatının bile (39,50 TL) ancak yüzde 40 üzerindedir. Kuvvetle muhtemel Zürih Havalimanı’ndaki fiyat bir İsviçre market fiyatı ile de hemen hemen aynıdır.
Kolay kabullenmek mümkün mü; 1 Euro nerede, 7 Euro nerede?
Yani fahiş fiyatın seviyesi iyi anlaşılsın diye söylüyorum; suyun fiyatı Zürih fiyatının 7 katı iken, bizim market fiyatlarının da yaklaşık 10 katıdır.
Düşünebiliyor musunuz; bir yudum su içmek için ülkenin en büyük banknotundan 2 adet vermek zorundasınız. İnanın bunun bir yabancı tarafından anlaşılabilmesi hiç kolay değildir.
Havalimanlarında bulunma (bekleme) süresi asgari 2-3 saattir. Eğer güvenlik kontrolünden geçmişseniz, tekrar dışarı çıkma imkanınız ve başka alternatifiniz kalmadığından fırsatçıların eline düşme ihtimaliniz artıyor.
Bazı gazetelerde, havalimanlarındaki yeme-içme işletmelerine yönelik “denetim çağrısı” yapıldığını görüyorum. Bunun da gülümseten bir çağrı olduğunu rahatça söyleyebilirim. Zira denetime ne gerek var; herşey apaçık ortada, “Üzüm üzüme baka baka kararmış” durumdadır. Belki de en gözü karayı seçmek için böyle bir çalışma uygun olabilir!
Bunun en büyük nedeni, havaalanı gibi kapalı bir alan içinde yolcu sayısının sınırsız (çünkü sürekli artıyor), alternatif marka sayısının ise sınırlı olması, rekabeti azaltarak fiyatları kontrolden çıkartıyor. Yani serbest piyasa koşulları işlemiyor. Devreye vicdan farkı da girince böyle oluyor.
İşin maddi tarafı dışında, manevi kısmı da fazla ilgi çekmiyor.
Oysa su, insan vücudunun düzgün çalışması ve yaşamın sürdürülebilmesi için hayati öneme sahip vazgeçilmez bir kaynaktır. Yani en temel ihtiyaç maddesidir.
Türk kültüründe su, sadece hayat veren bir doğa elementi değil; kutsallık, temizlik, bereket ve saygı ifade eden bir semboldür de…
“Su küçüğün, sofra büyüğün”, “Su gibi aziz ol” atasözleri boşuna hayatımıza girmemiştir. Türk – İslam mimarisinin en önemli unsurlarından biri sokak çeşmeleridir. Yol kenarlarına, meydanlara yaptırılan “hayrat” çeşmeleri, gelip geçenin su içmesi ile kazanılacak sevapların bir ifadesidir.
Geldiğimiz noktayı daha iyi ifade etmesi bakımından sunmak istedim…
Sonuç olarak; kendi vatandaşına bunu reva görenlerin, turiste neler yapabileceklerini gözde canlandırmak hiç zor olmasa gerek…
Kaldı ki, tatil yörelerindeki çarpıklıkları da canlı örneklerle sık sık ortaya koyuyor ve turisti elde tutmanın zorluklarından bahsediyorum.
Türkçe bilen bir kadın turist iki hafta önce İstanbul Havalimanı’nda çektiği video ile aşağıdaki fiyatları gösteriyordu. Çekime engel olunmasından da şikayetçiydi.
Turistin ağır yorumlarını buraya taşıyamıyorum ama cevap beklediği soruyu aktarıyorum. “ABD, İngiltere ve diğer ülkelerin havalimanlarında fiyatlar makul, neden burada bu kadar pahalı?” diye soruyor.
İlk verdiği fiyat adedi 7 Euro olan (392 TL) içli köfte. Araştırdım, bizim şehir içindeki restoran ve cafelerde adedi 90-110 TL aralığındadır.
İkinci ürün 4 parça tavuk ve patates (içecek yok). Fiyat 21 Euro (1.176 TL). Şehir içindeki fiyatı 380 TL (6,8 Euro).
Üçüncü ürün, 1 havuç dilim baklava ve fiyatı da 12 Euro (672 TL). Şehir içindeki tatlıcılarda fiyat 160-180 TL (ortalama 3 Euro).
Artık bizler alıştığımız için öncelikle turistin sorusuna cevap verilmesi daha isabetli olur. Zira sosyal medya üzerinden bu görüntüler (ve onlarcası) o kadar hızlı yayılıyor ki, hiçbir reklam bütçesi bu olumsuz algıyı gidermek için yeterli olamaz.
10 kat fiyata (markete göre) su satmak artık gözü karalıkta gelinen noktayı gösteriyor. Yani dünyanın en pahalı havalimanı fiyatlarına sahip olduğumuz belli de, sadece “Hangi ürün daha fazla fark atıyor?” sorusu araştırılmaya değerdir. Şimdilik rekor ‘su’dadır!
Ercüment Tunçalp
Faizi düşürmenin gerekçesi olmalıdır
Beklendiği gibi oldu ve MB politika faizini yüzde 37’de sabit tuttu. Zira bazı kesimlerin baskılarıyla politika faizini düşürmenin olumsuz sonuçları olurdu. Dolayısıyla MB enflasyonda kalıcı bir düşüş yokken faizi düşürmeyerek, enflasyonun tekrar yükselişe geçmesine izin vermedi ve doğru yaptı.
Çünkü ortada faizi düşürebilecek bir gerekçe oluşmadı…
Neredeyse bir buçuk yıldır yıllık enflasyon yüzde 31-32 bandında seyrediyor.
Diyelim ki; son yıllık enflasyon yüzde 31,54 olduğu halde, politika faizi yüzde 37’den yüzde 36’ya indirilse ve bankalar da buna uysaydı, stopaj kesintisinden sonra reel faiz yaklaşık yüzde 1 eksi olurdu.
“Efendim faiz hesabı ‘beklenen enflasyona göre’ yapılır.”
Peki kimin beklediği hangi enflasyona göre?!
MB bu yıla yüzde 16 enflasyon hedefiyle girdi. Daha sonra hedef yüzde 24’e, tahmin yüzde 28’e revize edildi. Artık kimse yıl sonu için yüzde 30’un altında bir tahminde bulunmuyor. Dolayısıyla ortada öngörülenin yaklaşık 2 katı gerçekleşme var. Bunun güven kaybettirdiği ve beklentileri bozduğu görüldü.
Reel faiz, üzerinde çok durduğumuz bir konudur. Zira enflasyonu da piyasa oluşumunu da etkileme özelliği vardır. İnce hesabını daha önce yaptığım için bu yazıda görünmez tarafı ile sınırlı kalacağım. Reel faiz hesabı kolaydır ama beklenen enflasyon yanlış çıktığında ve/veya net nominal faiz yerine nominal faiz esas alındığında buradan doğru sonuç çıkmaz. Zira mevduat nominal faizi, sadece vitrine konmuş bir orandır ve mevduat sahibini hiç ilgilendirmez. Stopaj düştükten sonraki net nominal faiz önemlidir.
Mevduat sahibi parasını koruyamayınca dövize, altına, gayrimenkule, borsaya yönelir. Nitekim Aralık 2021’deki sert dalgalanmalar sırasında döviz talebini durdurmak ve yatırımcıların TL’de kalmasını teşvik etmek için Kur Korumalı Mevduat (KKM) devreye alındı. Sonuçları bakımından; kısa vadede panik havasını dağıtarak dolarizasyonu geçici olarak durdurmuş ve kuru belli bir seviyede tutabilmişti. Uzun vadede ise; Türkiye ekonomisine 60 milyar dolar yük getirerek Ağustos 2026’da resmen ve fiilen ortadan kaldırılmıştır. Yani toplumun genelinden toplanan vergiler ve kamu kaynakları bir avuç sermaye sahibine aktarılarak ciddi bir gelir adaletsizliği de yaratılmış oldu.
2025 yılını reel faizin gerçekleştiği bir yıl olarak görebiliriz. 2026 yılında da şimdiye kadar mevduat sahibini elde tutacak kadar reel faiz vardır. Ancak MB temkinli olmasına rağmen aşırı çevre baskısına direnç gösterebilmesi de iyice zorlaşmıştır. Diyelim ki, Ekim ayında indirim istek üzerine 200 baz puan olsun ve yüzde 37 olan faiz yüzde 35’e insin.
Buradan hayırlı bir sonuç çıkar mı?
- Eğer bir ülkede politika faizi yüzde 35’e inmişse ve mevduat faizleri de buna paralel oluşuyorsa, stopajdan sonraki net nominal faiz yaklaşık yüzde 29,75’dır. Eğer vade sonunda (örneğin 1 yıl) yıllık enflasyon yüzde 28 çıkarsa sorun yoktur, az da olsa reel faiz oluşması mümkündür ama ya tahmin şaşarsa (çoğu zaman olduğu gibi) vade sonu geldiğinde ne olur?
Örneğin enflasyon beklendiği gibi yüzde 28 değil de yüzde 32 çıkarsa, eksi reel faiz yüzde 2,25 civarındadır ki; 100.000 liranız 97.750 TL’ye düşmüş demektir. İşte bu aradaki 2.250 TL enflasyon vergisidir.
İşte bu nedenle mevduat ve kredi faizleri bankalar tarafından örnekteki politika faizine paralel düşürülürse, mevduat altına, dövize, gayrimenkule kayar ki, bu durumda kredi muslukları tamamen kapanır.
Zira mevduat azalınca kredi hacmi de daralır. Eğer enflasyonla mücadele gerçekten isteniyorsa, eksi reel faizin enflasyona etkisi hesap dışı tutulamaz.
- Kaldı ki bazı verileri iyi okuyarak geleceği tahmin etmek o kadar zor değildir.
Henüz yılın başında ne demişiz?
“Yİ-ÜFE Kasım’da yıllık yüzde 27,23’den, Aralık’ta yüzde 27,65’e yükselmiş. TÜFE düşerken çekirdek enflasyon da Kasım’da yıllık yüzde 30,27’den Aralık’ta yüzde 31,08’e yükselmiştir. “Bu artan maliyetlerin habercisidir ve bir müddet sonra raf fiyatlarına da yansıyacağını gösterir” demişiz…
Ocak ve Şubat aylarında yansımış mı? Sorunun cevabını yaşayarak gördük…
Sonuç olarak; merkez bankaları, ekonomik istikrarı tehlikeye atmamak adına faiz indirim kararlarını somut gerekçelere ve verilere dayanarak alırlar.
- En temel gerekçe enflasyonun kontrol altına alınmış ve düşüş trendine girmiş olması gerekir. Şu anda böyle bir durum var mı? Yok…
- Geleceğe yönelik enflasyon beklentilerinin MB hedefleriyle uyumlu hale gelmesi gerekir. Henüz bunun gerçekleşmediğini de yukarda belirttim.
- Geçici etkilerden arındırılmış çekirdek enflasyon göstergelerinin istikrarlı bir düşüş sergilemesi şarttır. Ona da bakalım. Enerji, gıda, alkollü içecekler, tütün ve altın hariç hesaplanan çekirdek enflasyonun son 3 ayda yıllık değişimi; Haziran %29,84, Temmuz 29,91, Ağustos %30,07 çıkmıştır. Yani burada da gerekli düşüş sağlanamamıştır.
Daha düşük faizle kredi musluklarını açmak güzel bir fikir olsa da tüketici harcamaya geçeceğinden ve mevduat havuzunun seviyesi düşeceğinden sürdürülebilir değildir. Zira, bankalar açısından söylüyorum; “Almadan vermek, Allah’a mahsustur.”
Bankalar, ya politika faizi düşse de faizi yukarda tutacaklar ya da mevduat toplayamayacaklar. Bu bakımdan kredi faizlerinin düşmesini bekleyenler, bunun o kadar kolay olmadığını bilmeliler.
Bundan sonraki faiz kararı 22 Ekim’de olmasına rağmen (yaklaşık 40 gün sonra) falcılar çalışmaya başladılar. “Efendim MB açıklamasının satır aralarında yüzde 1’lik indirim olacağı görülüyor”muş. MB ne karar alacağını kendisi bilmiyor ki, sizler nereden biliyorsunuz? Zira Eylül enflasyonu 3 Ekim’de açıklanacak, ne çıkacağı bilinmiyor. Savaş devam ediyor, ne getireceği belli değil. Beklenen diğer ekonomik verilere bakılacak (Dış Ticaret Dengesi, Sanayi Üretim Endeksi, Bütçe Dengesi, Cari İşlemler Dengesi, işsizlik oranı gibi), sonra faiz kararına yön verilecek. Yani faiz indirimi gelebilir ama o karar bugünden belirlenemez.
