Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Market markalarının düzenleyici rolü

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Perakende Yasası’nda market markalı ürünlere kısıtlama getirileceğini duyuyoruz. Bunun tüketici için de, perakendeci için de, birçok fason üretim yapan işletme için de, ekonomi için de herhangi bir fayda üretmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Geriye ne kaldı?

Güçlü markalar. Evet kısıtlamanın sadece onlara yarar sağlaması mümkündür.

Bu konuyu çeşitli senaryolar üzerinden değerlendirelim.

Önce bir girişimci ile empati yaparak sanal bir dükkan hayal edelim. Bütün risk girişimcide değil mi?

Evet. Örneğin o girişimci boş dükkanını, ambalajında kendi ismini taşıyan ürünlerle doldursun ve müşteri beklesin. Tüketici bu ürünleri beğenmezse, ‘güçlü markaları bulamamanın cezasını kime keser?

Girişimciye…

İşte serbest piyasa ekonomisi budur. Yani ben kendi sermayem ile bir dükkan açıyorsam ne satacağıma kendim karar vermeliyim. Elbette sonucuna da katlanmalıyım.

Daha fazlası da var. Bu çalışmaları yıllarca patronun parasıyla ve her sene de hesabını vererek yapmış eski bir profesyonel olarak soruyorum. Eğer başarılı olamasaydık private label uygulamalarının devamına izin çıkar mıydı?

Hatta görev alan profesyoneller işlerini muhafaza edebilirler miydi?

Bu gün hâlâ mevcut kadrolar private label gelişimini başarıyla sürdürüyorlar.

Market markalarının en önemli özelliğinden başlayalım. Enflasyonla mücadelenin en tesirli ilacıdır. Tanınmış markaların fiyat artışları için fren görevi yapar.

Hatırlayalım; henüz bu uygulamanın yaygınlaşmadığı 70’li yıllarda üretici aylık fiyat listelerini perakendeciye gönderir ve itirazları dinlemezdi. Ne zaman ki kendi markalarımızı çıkartmaya ve kategorilerin sayısını artırmaya başladık, o zaman tedarikçi tarafından özel şartlarda iyileşme sağlandı.

Artık raflarda perakendecinin kendi markası da vardı. Üstelik teşhirlerde kollanıyor, farklı muamele görüyordu. Ucuz olduğu halde brüt kâr marjı da güçlü markalardan fazlaydı.

Uygulamanın ilk yıllarında kalite farkı vurgusu ile markalı malların satış payları korunmaya çalışıldı. Sonra arada kalite farkı olmadığı (hepsinde değil) anlaşılınca da tüketici tercihi yön değiştirmeye başladı.

Market markalı ürünlerin rekabeti bozduğu tezi doğru değildir. Tam tersine ‘aşırı kâr’ hırsını törpüleyen bir rekabet aracıdır.

Ağustos ve Eylül 2018 aylarını hatırlayalım; birçok üretici dolar kurunun 7 lirayı geçmesiyle anında fiyatlarını buna göre ayarlamadılar mı?

Fiyat artış talepleri kabul görmeyenler siparişleri kısmadılar mı?

Kur düşünce fiyatlarını düşürdüler mi?

Hayır. Eğer bu gün piyasa nispeten yatıştıysa bu market markalı ürünler sayesinde oldu.

Kararı tüketici vermelidir. Aynen küresel piyasalarda olduğu gibi…

Avrupa ve ABD’de yüzde 45’i geçmiş olan market markalı ürün payları ülkemizde halen yüzde 20’ler civarındadır. Avrupa’nın en pahalı ülkelerinden sayılan İsviçre’de Migros’un private label payı yüzde 70’in üzerindedir.

Onlarca ülkeye yayılmış olan dünyanın en başarılı indirim market zinciri Aldi’nin, raflarındaki ürünlerin yaklaşık olarak yüzde 95’i kendi markasıdır.

Bu ürünlerin çoğu, bazıları ülkemizde de faaliyet gösteren tanınmış marka yaratıcıları tarafından üretilmektedir. (Kaynak: Aldi’nin başarı öyküsü, sayfa 208)

Eğer yüksek pazar payı sakıncalı ise ülkemizde yüzde 30 ve üzerinde paya sahip güçlü markalar için de önlem almak gerekmez mi?

Elbette bunu savunmuyorum. Ancak private label için sınırlama getirmenin, Marka-PL kıyaslamasında haksız rekabet oluşturacağını göstermek istiyorum.

Ayrıca ülkemizde üretim tesisi olup markası olmayan işletmeler var. Veya markası yanında atıl kapasitesini private label için kullananlar bulunmaktadır.

Bu yerli sermaye grupları da korunmayı haketmiyorlar mı?

Şimdi bir başka senaryo üzerinde duralım. Perakendeci yatırım yapıp şube açacak. Birileri de gelip raflara istediği gibi yerleşecek. Sonra da ayrılan yeri az bulacak ve “yerim dar” diye şikayet edecek. Raf bedeli istenince ise şaşıracak!

Böyle bir dünya var mı?

Olmadığını yukarda açıkladım. Ancak iyi anlaşılması için daha da gerilere gitmekte fayda var. Avrupa’da private label uygulamasını 1929 yılında ilk başlatan İsviçre Migros’u bu kararı almaya iten de küresel markalardı…

O tarihlerde bu perakendeciye raf fiyatlarını serbestçe oluşturma izni vermediler. Migros’un kendi kârından fedakarlık etmesi bile yeterli olamadı.

Şirkette, kuruluş felsefesine aykırı olan bu engeli private label ile aşma kararı aldı. Kendi fabrikalarında üretime başladı ve özgürce fiyatlandırma yaptı.

Bunu neden anlattım?

Bizde market markalarına gelecek sınırlamanın sonucu gözde iyi canlandırılsın istedim. Ürünler tekel maddesi gibi her yerde aynı fiyata satılmaya başlar.

Bu gün tedarikçilerin insert uygulamalarına ve mağaza içi aktivitelere bu kadar gönüllü katılmalarının elbette sebebi var. Bütün araştırmalar gösteriyor ki; çoğunluk satınalma kararını mağazada veriyor. Bunda da fiyat etkili oluyor.

Fiyat rekabeti sonucunda da promosyonlar devreye giriyor.

Yazımıza iki soru ile noktayı koyalım.

Ülkemizde ve dünyada birçok ülkede kategorilerinde lider olan pazar payı yüksek market markaları var. Bunlara getirilecek sınırlamada, sadık tüketicilerine verilecek bir cevap var mı?

Ya da Dost yoğurda gelebilecek bir sınırlamanın, Coca Cola’ya gelebilecek bir sınırlamadan farkı var mı?

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Ekonomide aşırı iyimserlik!

Ercüment Tunçalp

Geleceğe dair en olumsuz şartları göz önünde bulundurup, tedbirleri buna göre almak kötümserlik değil, ayakta kalmanın ilk şartıdır. Hayalleri planlara yansıtmak ise çoğu zaman hüsran demektir. Bu gözle 10 ay önce yaptığım yıl sonuna dair yüzde 37’lik enflasyon tahminim tuttu. Elbette bilinen sebeplerle resmi enflasyon yerine İTO’nun yıllık yüzde 37,68 çıkan İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi’ni dikkate aldım. Şimdi de 2026 yılının ‘daha zor’ geçeceğine inanıyorum. Hal böyleyken, bir kısım yazar 2026’dan çok ümitli olduklarını, hatta uçuşa geçeceğimizi yazarken kalemlerinden bal damlıyor. Elbette moral veriyorlar ama bunun nasıl gerçekleşeceğini anlatmıyorlar…

Örneğin;

  • Açlık sınırı altında kalan, yetersiz asgari ücret ile daha da zorlanacak çalışanların ve emeklilerin nasıl iyimser olacağını; yüksek kiralar için hangi tedbirlerin alınacağını,
  • Yüksek enflasyonun birinci sebebi olan yapısal sorunların halli için bize ulaşmayan hangi müjdeyi duyduklarını,
  • Kurun baskılanması devam ederse, ihracatcımızın fiyat rekabeti sorununu nasıl aşacağını, tersi durumda ise ithal hammadde ve ara malların maliyeti artacağından, bu ikilemden nasıl çıkılacağını açıklamıyorlar.
  • Bir ülkeye sıcak para, yüksek faiz verilirse veya borsası çok kazandırırsa girer. Buna rağmen içerde faiz düşer ve eksi reel faiz oluşursa, para dövize, altına veya borsaya gider. Kur yükselince de bu enflasyona yansır.
  • Reel sektörün 2025 Ekim sonu itibariyle net döviz pozisyon açığı (döviz yükümlülükleri ile döviz varlıkları arasındaki fark) 182,8 milyar dolardır ve artış eğilimi göstermektedir. Bu ihtiyacın da kur riski yarattığı açıktır.

Şirketlerin ayakta kalması için 2025’te yüzde yüze yakın artan iflasların ve konkordatoların nasıl engellenebileceği de bir başka sorundur.

  • İsraf bitti mi, tasarruflar devreye girdi mi?
  • Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıklamasına göre; Türkiye’nin dış borç stoku 2025 üçüncü çeyrek sonu itibariyle 564,9 milyar dolardır.

Dış borç yükü ise ‘Borç yükü= Borç stoku/GSYH’ hesabıyla ‘564,9/1538= %36,7’dir. Bu iyimser bir tablodur. Çünkü GSYH, TL’den dolara çevrilirken yıllık ortalama dolar kuru dikkate alınıyor. Oysa borç eldeki dolar veya güncel kurdan bulunacak dolar ile ödeniyor. Dolayısıyla GSYH görece daha yüksek, dış borç yükü de düşük çıkıyor.

  • Ekonomi ile yakın ilişkisi olan siyasi ısınmanın sona ereceğine dair bir görüntü var mı? Bu iklim yumuşamadan ekonomide iyileşme beklenebilir mi?
  • 2025 yılı içinde bir seçim ihtimali yoktu. Oysa 2026 ikinci yarısında ise muhtemelen önümüzde para politikasını, kamu harcamalarını ve buna bağlı olarak finansal koşulları değiştirebilecek bir seçim süreci ihtimali var.
  • Henüz yılın başında; İran, Suriye ve hatta bütün dünyanın dengesini bozan Venezuela olaylarının olumsuz ekonomik sonuçları ihtimal dışı mı?
  • Bir gazete, İpsos araştırma raporundan aktararak diyor ki; “2015’te yıl içinde 232 kere, yani haftada 4 kez (doğrusu 232/52= 4,46) market alışverişi yapıyorduk. 2025’te yıl içinde 248 kez marketin yolunu tuttuk. Yani artık haftada 5 kez (doğrusu 248/52= 4,76) markete uğruyoruz.”

Hassas bir çalışma ile ortaya çıkan her sonuç değerlidir ama yorum hatalı olursa beklenen fayda sağlanamaz. Yukarda parantez içinde gösterdiğim basit matematik işlemle, 10 yıl sonra haftada 1 gün fazla alışveriş yapıldığı söylemi çelişiyor. Yarım gün bile artış olmadığı ortadadır. Bu haber kısmı…

10 yıl önce tüketici, sadık olduğu marketin kapısından girip alışverişini bir defada bitiriyordu. Şimdi ise ‘fiyatlandırma kaosu’ nedeniyle en az 3 değişik markete uğramadan eve dönemiyor. Yani 2025 yılında artış değil, dramatik bir düşüş olduğu (en az iki alışverişi tek saymak gerekiyor) görülüyor ve fakat bunun değişeceğine dair de bir işaret bulunmuyor. Tersine gelir eşitsizliği artarken, satın alma gücündeki azalış bas bas bağırıyor…

Sonuç olarak; “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” Görüntüden ibaret olmayan her konu da tartışmaya açıktır ve istişare dışında doğruya ulaşmak mümkün değildir. Örneğin ilk bakışta enflasyon kademeli olarak düşüyor değil mi? Şapkayı havaya atmadan önce TÜFE’de gerileme varken, hangi göstergelerde tersine durum olduğuna da bakmalıyız. Yİ-ÜFE Kasım’da yıllık %27,23’ten, Aralık’ta %27.65’e yükselmiş. Bu artan maliyetlerin habercisidir ve bir müddet sonra raf fiyatlarına da yansıyacağını gösteren alarm sistemidir. Çekirdek enflasyon Kasım’da yıllık %30,27’den, Aralık’ta %31,08’e yükselmiş. TÜFE düşerken çekirdek enflasyonda artış görülüyorsa bu daha önemli soruna işarettir. Zira küresel gelişmelere bağlı kontrol dışı (enerji, tütün ve alkol gibi) kategoriler hesap dışı bırakıldığından, enflasyonun kalıcılığı hakkında daha doğru fikir verir ve profesyoneller tarafından özel olarak takip edilir. Artık süreklilik arz eden 50’nin altındaki PMI endeksi ve 100’ün altında kalmayı sürdüren TGE’den, tekrara düşmemek için bahsetmiyorum bile…

Peki, hiç mi olumlu bir şey yok? Elbette var ama yetersiz kalıyor…

Örneğin enflasyonla mücadelede kısmen başarı sağlanabilmesi, önümüzdeki aylar için yukarda saydığım riskleri barındırsa da olumlu gelişme sayılabilir.

CDS (kredi risk primi) değerinin son 6 senede 600’lerden 215’e düşmesi, sıkı para politikasının da katkısı ile ekonomide iyileşme olarak yorumlanabilir.

Ancak yeterli değildir. Fikir vermesi açısından; İsviçre ve Almanya’nın 10’un altındaki, Avustralya, İngiltere ve İspanya’nın 20’nin altındaki, ABD ve AB ülkelerinin 50’nin altındaki değerleriyle birlikte görmek daha açıklayıcı olur.

Böyle bir tablo, 2026’da feraha ermemize yeter mi?

Asgari ücret ve yüzde 20 fazlasına kadar ücret alanların toplam çalışanlara oranı yüzde 62,5 iken; emeklilerin toplam nüfusa oranı yüzde 18,5’dir. (DİSK AR)

Reel sektörün mal ve hizmet üreteceği müşteri profili de çoğunlukla budur.

Temenni kıvamında seslendirmek yerine; tane tane yukardaki ‘acaba’lara açıklık getirilse de bizler de bu sevince memnuniyetle ortak olabilsek…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Çikolata fiyatları neden düşmüyor?

Ercüment Tunçalp

Ülkemizde oldukça fazla küresel çikolata markası bulunduğundan, aşağıda belirteceğim şaşırtan beyanların nereden seslendirildiğinin pek önemi yoktur. Zira bizde de hemen benimsendiğini ve haklılığının tescil edildiğini hayretle izliyoruz…

Geçen yıl kakao fiyatları zirveyi görünce anında fiyatları artıranlar; bu yıl 65 yılın en sert düşüşünü takiben, “stoklarımız var, ucuz kakao ve çikolata market raflarına en erken 2026’nın ikinci yarısında yansıyabilir” diyorlar.

  • Yani fiyatlar arttığı zaman depolarda ucuz maliyetli stok yok, fiyatlar düşünce elde pahalı stok var öyle mi?!
  • Tüketiciye verilmek istenen; “2026’nın ilk 6 ayında fiyat düşüşü beklemeyin” mesajıdır.
  • Bırakınız büyük markaları, küçük işletmelerin bile geçtiğimiz Ağustos ayında, yeni rekoltenin yüksekliği hakkında bilgileri oldu. Bunu göre göre şirketler ellerinde 11 aylık stok (5+6) tutmazlar…

İşte 5 Ağustos 2025 tarihli J.P. Morgan açıklamasından bir özet:

“Arz tarafında, Ekvador’da hava koşullarının iyileşmesi ve yeni dikilen kakao fidanlarının olgunlaşmasıyla birlikte kakao üretiminin 2025/2026 sezonunda artması bekleniyor. 2025’in ikinci yarısına bakıldığında, kakao stoklarının azalması nedeniyle (aynı fikirdeyim) öğütme işlemlerinin mevsimsel olarak düşük kalması muhtemel gözüküyor. Hava koşullarının iyileşmesiyle birlikte kakao üretiminin artması ve durumun fiyatlar üzerinde daha fazla aşağı yönlü baskı oluşturması bekleniyor” deniyordu…

Tekrar ediyorum, Ağustos ayında görünen manzara buydu…

Devam edelim…

  • Deneyimli tüccar yeni sezonun rekoltesini görmeden stoğa yüklenmez. Nitekim zaten böyle bir acemiliğin olmadığını, işletmeye ucuz ürün girdiği halde fiyatın düşmediğini birçok kategoride gördük ve seslendirdik. Örneğin Kasım ayının ilk günlerinde; kakao, ayçiçeği yağı ve çam balında bir yıl önceye göre gerçekleşen rekolte artışının fiyatlara neden yansımadığını ve diğer ülkelerin döviz bazında bizden nasıl ucuz kalabildiklerini sormuştum, hâlâ cevap beklemekteyim…
  • Kakao hasatı ülkelere göre küçük farklar gösterse de yılda iki hasat dönemi vardır. Birçok bölgede ana hasat Ekim ve Mart ayları arasında; ikinci hasat (orta hasat) ise Mayıs ve Ağustos arasında gerçekleşir.
  • Nitekim Eylül ayına geldiğimizde; ABD’de faaliyet gösteren emtia borsası Intercontinental Exchange, “kakaonun ton fiyatının 2024 sonundan Eylül ayına kadar yüzde 40’ın üzerinde gerileyerek 7 bin doların altına indiğini” duyurdu.
  • Aynı kaynak Kasım ayında da; “kakaonun ton fiyatının 2024 sonundan bu tarihe kadar yüzde 55’den fazla gerileyerek 5 bin 160 dolar seviyelerine indiğini” bildirdi.
  • Aralık başında gördüğümüz manzara ise, 2024’ün sonunda 12.000 $/ton seviyelerine çıkan kakao fiyatının, 2025 sonunda 5.000 $/ton civarına indiğidir.
  • Yani markalar kakao fiyatının düşeceğini bugün değil, 5 ay önce öğrendiler. Dolayısıyla 5 ayın üzerine tüketiciye “6 ay daha bekleyeceksin” mesajının haklılığı yoktur.

Buna rağmen önümüzdeki zaman diliminde oluşabilecek ‘bize özel’ senaryoya da bakalım.

  • Bazı markalar marketlerde daha aktif olacaklar (yılbaşı aksiyonlarında görüldüğü gibi), indirimli ürünler “stoklarla sınırlı” olacak ve yine eski normal raf fiyatına dönülecektir. Zira artık o seviye kazanılmış haktır!
  • Elbette indirimdeki çikolata fiyatları da hak ettiğinden daha pahalıdır. Normal raf fiyatı ise çok daha abartılıdır (Greedflasyon).
  • Geçen yıl haklı olarak fiyatlar arttı. Ancak o durumda bile bazı markalar tarafından hissettirmeyecek miktarda gramajlar düşürüldü (Shrinkflasyon).
  • Yetmedi, bazı ürünlerde içerik değiştirildi, örneğin kakao yağı yerine ucuz bitkisel yağlar kullanıldı (Skimpflasyon).

Sonuç olarak; normalde çikolata fiyatlarının 2025’in ikinci yarısında etap etap düşürülmesi gerekirken, bu yapılmayıp 6 ay daha süre istenmesinin mantığı yoktur. Kaldı ki küresel uygulamalardan ayrıldığımız husus, yüksek enflasyonun getirdiği fiyatlamadaki bozulmadır. Zira pazara hakim olan firmaların fiyatlarını arz ya da talep koşullarından bağımsız olarak belirleyebilmeleri, tam rekabet piyasasının gelişmesini de engellemektedir.

Şimdi de örneklerle Avrupa’dan nasıl ayrıştığımıza bakalım:

  • Toblerone 3×100 gr çikolata Fransa’da 3.78 euro iken, Türkiye’de 14.22 euro (3×239.95= 719.85 TL) fiyata satılmaktadır. Ferrero Rocher 16’lı çikolata Almanya’da 1.99 euro iken, Türkiye’de 4.62 euro (233.95 TL) fiyata satılmaktadır.
  • “Yukardaki ürünler ithal” diyecekler için yerli üretim ile devam edelim. Gebze’de fabrikası olan bir İsviçre markasının 90 gr çikolatası Almanya’da 1.04 euro iken, Türkiye’de 3.15 euro (159.95 TL) fiyata satılmaktadır. Bu marka nasıl oluyorda euro bazında 3 katı fiyatla raflarımızda yer alabiliyor?

Bitmedi. Avrupa’da Penny, Rewe, Edeka ve Kaufland 79 cente kadar bu ürünün fiyatlarını düşürdüler.

  • Ülkemizde 1 euro’ya yerli 60 gr çikolata yokken, Avrupa’da 100 gramı 1 euro olan kaliteli çikolata bulmak nasıl mümkün olabiliyor?
  • Elbette Avrupa’da da 4 euro’yu bulan lüks ürünler var ama konumuz o değil.
  • Sonuç olarak; her fiyat yüksekliğinin maliyet kaynaklı olmadığını belirtmek istedim. Nitekim Avrupa’nın en pahalı iki ülkesinden biri olan Norveç’te yapılan bir alışverişin tutarı nadir de olsa bizden daha yüksek çıktı. Ancak bu ülkede bile 3 kalem ürün; kırmızı et, muz ve çikolata euro bazında oldukça farklı şekilde ucuz çıktı. İlk ikisini çok yazdım, çikolataya sıra biraz geç geldi.
Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

2025 Nobel Ekonomi Ödülü ve ‘Yaratıcı yıkım’

Ercüment Tunçalp

Joel Makyr, Philippe Aghion, Peter Howitt adlı üç ekonomist, teknolojik yeniliklerin ekonomik büyümeyi nasıl şekillendirdiğine dair derinlemesine ve dönüştürücü çalışmaları nedeniyle Nobel Ödülü’ne layık görüldüler.

1992’de geliştirdikleri “Yaratıcı yıkım” modeli ile ekonomik büyüme teorilerinde çığır açtılar. Yaratıcı yıkım; yeni fikirlerin ve teknolojilerin, eski üretim yöntemlerini ve iş modellerini ortadan kaldırarak, yerlerine daha verimli ve yenilikçi alternatifler getirilmesi sürecini tanımlar. Bu modelde girişimciler ve firmalar daha iyi ürünler ve süreçler geliştirdikçe ekonomideki verimlilik artar. Ancak bu yenilik süreci aynı zamanda mevcut firmaların, teknolojilerin ve istihdam biçimlerinin devre dışı kalmasına da neden olur. Model ekonomik büyümenin yalnızca daha fazla üretmekle değil, daha yenilikçi ve verimli üretim yolları bulmakla mümkün olduğunu savunur. Ayrıca kamu politikalarının eğitim, Ar Ge destekleri ve rekabet düzenlemeleriyle bu süreci hızlandırabileceğine veya yavaşlatabileceğine vurgu yapar. (Forbes)

Dolayısıyla Nobel Ekonomi Ödülü çok değerli bir çalışmaya verilmiştir.

Çünkü;

  • Kuru kuruya büyümenin önemli olmadığına dair vurgu vardır. Yani büyümenin sadece rakamsal veri olmadığı, katma değeri artırmadan ister ülke yönetiminde isterse şirket yönetiminde tek başına işe yaramayacağı belirtiliyor. Örneğin geleneksel büyüme modellerinde, “enflasyonla mücadelenin de kazanılacağı” söyleniyorsa, bunun da o kadar kolay olmadığı anlaşılıyor.
  • Kamu politikalarının öncelikle eğitim ve Ar-Ge destekleri ile sürece olumlu ya da olumsuz etkisinin altı çizilmektedir. Ülkemiz yıldan yıla bu konularda ilerleme kaydetse de gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında Ar-Ge harcamaları hâlâ çok düşük seviyededir. Kaliteli insan kaynağımızı önce ülkede tutmak, sonra da özgür çalışma ortamı sağlayarak yaratıcılığı teşvik etmek gerekiyor.
  • Verimlilik bu sürecin olmazsa olmazıdır. Çünkü bu olmadan maliyetlerin düşürülemeyeceği ve rekabetçi olunamayacağı çok açıktır. Verimsizlik son zamanlarda birçok ülkeden daha pahalı kalmamızın ana nedenleri arasındadır.
  • Bu süreçte sürekli yaratıcılık yanında yıkımın da olağan sonuç olduğunun altı çizilmektedir. Teknolojik gelişmeye ve yaratıcılıkla desteklenen yatırıma önem vermeyen şirketlerin sistem dışında kalacağı hatırlatılmaktadır.
  • Gerçek rekabetin eski üretim modellerini terketmekten geçtiği belirtilmektedir. Bu konuda devletin yönlendirici rolü önemsenmelidir.

‘Yaratıcı yıkım’ın temelleri çok eskiye dayanıyor. Her ne kadar çalışma övgüye değer olsa da hangi noktadan itibaren geliştirildiğini de bilmemiz gerekiyor. Avusturyalı Amerikan ekonomist Joseph Schumpeter’in (1883-1950) bir ekonomik inovasyon ve iş döngüsü teorisi olarak popülarize ettiği ekonomideki bir konsepttir. Teknolojik inovasyonun ekonomik büyüme konusundaki önemine vurgu yapan ilk kişidir. Schumpeter’e göre piyasada asıl önemli olan rekabet, aynı malları üreten firmalar arasındaki fiyat rekabeti değil, mevcut firmaların varlıklarını tehlikeye düşüren rekabettir. (Wikipedia)

Elbette ülkemizde sayıları az da olsa ikinci tercihi uygulayan şirketler vardır. Örneğin Migros’un perakende sektöründe hep ‘ilkleri uygulayan şirket’ özelliği tesadüf olmayıp, yukardaki anlayıştan kaynaklanmaktadır. Burada amaç pazar payı peşinde koşmak yerine, pazarın bütününü hedef almaktır. Yakında başka bir yazıda ölçek ekonomisinin şirketleri nasıl diri tuttuğunu ve buna ulaşmak üzere sağlıklı büyümenin nasıl sağlanacağını konu edeceğim.

Yaratıcı yıkım projesine göre sistem, daha iyisi geldiğinde mevcut şirketi feda edebilmelidir. Örneğin devlet dvd’ler ortaya çıktığında, dvd üreten firmalara karşı video kaset üreten firmaları korumaya çalışmamalıdır. Ya da polaroid fotoğraf makinasını üreten firmayı dijital fotoğraf makinası üreten firmalara karşı korumamalıdır. Daha iyisi geldiğinde önceki firmalar ortadan kalkabilmelidir. Ne kadar acımasız olduğu kabul görse de ancak yenilikçi yatırım politikaları ile şirketlerin ayakta kalabileceği anlatılmaktadır.

Burada devletin üstleneceği rol de ihmal edilmemiştir.

Yukarda ülkemizden başarılı bir örnek vermiştim. Küresel genişlikte de hem olumsuz hem de olumlu çok sayıda örnek bulunmaktadır. İşte bir tane de onlardan…

Bir zamanlar fotoğrafçılık denilince akla ilk gelen markalardan biri Kodak’tı.

Yıllar önce fotoğraflar film üzerine çekiliyor, sonrasında bastırılıyordu. Sonradan dijital fotoğrafçılık alanında gelişmeler yaşanırken, Kodak bu alana ilgisiz kaldı. Bunun sonucunda da 2012 yılında şirket iflas başvurusunda bulundu. Günümüzde ise artık marka bilinirliği iyice zayıfladı.

Sonuç olarak; yaratıcı yıkımın temelleri çok eskiye dayansa da 2025 Nobel Ödülü’nün bunu geliştirerek iş hayatına kazandıran bir çalışmaya verilmesi çok değerlidir.

Önceliğin büyümeye değil değişime verilmesi zaten kendiliğinden o hedefe götürecektir. Güney Kore, Japonya ve ABD modelleri incelenmeye değerdir.

Yıllardır benchmarking (kıyaslama) konusunun üzerinde çok fazla duruyorum. Belki bıktırıcı olmuş olabilir ama hedefin şirketi dinç tutmak ve ayakta kalmak olduğu düşünülürse; ülke içinde bulunamayan yenilikçi hareketleri diğer ülkelerde takip etmek, hatta bu sayede yaratıcı olabilmek de mümkündür. Zira üretici, tedarikçi, perakendeci ve çalışan açısından enkazın altında kalmamak gerekiyor. Devlet politikalarıyla da desteklenirse biz bunu başarırız…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER