Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (6)

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Bu yazı serisinin ilk 5 alışverişi Kanada, Almanya, İsviçre, İngiltere ve Hollanda ile eş zamanlı olarak ülkemizde yapıldı. Bazılarında da Türkiye fiyatları sanal marketten alındı.

Bu videoları çekmek hem zahmetli hem de ciddi çalışma gerektiriyor. Bu bakımdan başarı oranı düşük kalan bazı kıyaslama videolarını kullanamıyorum. Zira bazen seçilen perakendeciler uyumlu olmuyor, o zaman da benzer ürünler bulunamıyor. Örneğin süpermarketin zengin çeşidinin karşısına dar çeşitli discount market uygun düşmüyor. Aynı şekilde iki ayrı formatın fiyatları da kıyas kabul etmiyor. Zira kâr marjları farklı olduğundan fiyatlandırma mantığı da ayrışıyor.

Başka bir coğrafyadan Avustralya konumuz olunca seçim yapmakta hayli zorlandım. Mesela; özenle hazırlanmış başka bir videoda, iki ailenin eş zamanlı yaptıkları alışverişlerin sonuçlarından faydalanamadım. Zira gramajlar ve adetler çok fazla üründe tutturulamamıştı. Eğer sapmalar az sayıda olsaydı eşitlemek mümkündü. Ancak yarısı bu şekilde olunca fiş tutarları büyük oranda değişecek, bu da güvensizlik yaratacaktı.

Neticede bu yazıya konu olan kıyaslamalar, 24 Nisan 2020 tarihinde Avustralya’da Woolworths adlı perakendecinin mağazasında çekim yapılarak, diğer ayağı da eş zamanlı olarak Migros Sanal Market’ten fiyatlar alınarak gerçekleştirilmiştir. (Kaynak: You Tube, Betül Kervan videosu).

Sayın Kervan’a titiz çalışması sebebiyle teşekkür ediyorum. 42 ürünlük çalışmanın ülkemizle kıyaslamalı fiyat listesini yazımın sonuna ekliyorum.

Referans aldığımız Avustralya Doları (AUD) kuru, yukardaki tarihte geçerli olan 4.45 TL dir.

Alışverişin hikayesi:

  • Avustralya’da tespit edilen raf fiyatlarının tutarı 256,19 AUD, Türkiyede’ki karşılığı ise 977 TL tutmuştur. Aynı markaları bulmak zor olduğu için sadece ülkemizdeki ürün markaları listede gösterilmiştir. İki ülkede de eşit olan markalar; Magnum, Tobleron, Ferrero Rocher, Nutella, Kellog’s Coco Pops, Lipton, Barilla Pesto Sos ve Nivea makyaj temizleyicisidir (8 ürün). Diğer ürünler için Migros’taki en yakın muadili bulunarak kayda geçmiştir.
  • Avustralya’da çok sayıda Türk market vardır. Daha ucuz olmalarına rağmen, bol çeşidi sebebiyle ülkenin en büyük zinciri olan Woolworths tercih edilmiştir. Bizim Migros ve Carrefour’un dengi olarak görebiliriz.
  • Her iki ülke vatandaşının gelirini ve harcamasını birim olarak ele almamıza rağmen, AUD bazında bile 13 üründe biz pahalıyız. Bunlar; sosis, dana kıyma, dondurulmuş bezelye, Tobleron çikolata, süt, badem sütü, soya sütü, Lipton bardak poşet çay, konserve ton balığı, tuvalet kağıdı, kadın pedi, kaju ve karpuzdur.
  • Ülkemizde mevcut asgari ücret 2324 TL iken, Avustralya’daki ortalama asgari ücreti 3000 AUD olarak dikkate aldık. Çünkü Avustralya’da asgari ücret birçok ülkeden yüksek olmasına rağmen yine de semboliktir. İşverenlerin büyük kısmı çalışan memnuniyetini ve verimliliği artırmak üzere aşağıda belirteceğim tutarlara ilaveler yapmaktadırlar. Avustralya asgari ücreti 2020 yılında vasıfsız işçi için 2863 AUD, vasıflı işçi için 3000 AUD’dır. Yapılan ilavelerle vasıfsız işçinin ücreti 3000 AUD’a, vasıflı işçinin ücreti ise 3500 AUD’a kadar çıkabilmektedir. Biz bu kıyaslama için asgari ücreti alt sınırdan 3000 AUD olarak dikkate aldık.
  • Orada alınan maaşı döviz kuru ile çarparak (3000 x 4.45), 13.350 TL’lik gelire şaşırmak gerekmez. Zira birim olarak hesaplayınca da aynı şaşırtan sonuca ulaşıyoruz.
  • Avustralya’da asgari ücretli tüketicinin geliri, Türk tüketicinin gelirinden birim olarak yüzde 29 fazla iken, harcaması yüzde 74 daha azdır. Sadece bu bile satın alma güçleri arasındaki büyük farkı görmek için yeterlidir.
  • Bu alışverişi, Avustralya tüketicisi maaşının yüzde 8,5’i ile gerçekleştirirken, Türk tüketici maaşının yüzde 42’si ile gerçekleştiriyor.
  • Bir başka hesapla; Avustralyalı tüketici 1 ayda bu alışverişi 12 defa tekrarlayabilirken, Türk tüketici 2.4 defa tekrarlayabilmektedir.
  • Eğer ülkemizdeki gelir düzeyi ve fiyat düzeyi Avustralya ile benzerlik gösterseydi, ülkemizdeki alışveriş tutarı 977 TL yerine 198 TL tutmalıydı.
  • Kişibaşı milli gelirlerin karşılaştırılmasından da benzer sonuç çıkmaktadır. 2019 yılı kişi başı gelirimiz 9.127 dolar iken, Avustralyanın ki 56.352 dolardır.

Yani biri diğerinin 6 katı…

Bu bakımdan ‘satınalma gücü paritesi’ usulüyle sanal gelir yaratmaya gerek yoktur. Çünkü en zaruri ihtiyaçları kıyasladık. Listeyi ne kadar genişletsek de bu gerçek bizim tüketicimiz lehine değişmez. Hele bazı kategorileri (otomotiv, akaryakıt, teknolojik ürünler, kozmetik ürünleri gibi) kıyaslamaya dahil edersek tablonun daha da bozulduğunu görürüz.

Örneğin ikinci el otomobil fiyatlarında iki ülkenin parasını tek birim olarak düşünürsek, o ülkedeki fiyatı 8 veya 9 ile çarparsak bizdeki fiyatına ulaşabiliriz.

Mesela orada 7.000 AUD olan otomobil fiyatı bizde 63.000 TL gibi, orada 14.000 AUD olan fiyat bizde 115.000 TL gibidir. Elbette markaya göre küçük oynamalar mümkün olsa da döviz bazında bizde daha pahalı olduğu kesindir. Bir de tüketiciler arasındaki büyük gelir farkı düşünüldüğünde, satın alma gücü kıyaslamasındaki ince hesaba bile gerek kalmaz.

Fikir vermek açısından; bütün teknolojik ürünlerin AUD bazında bizde daha pahalı olduğunu söyleyebiliriz. Avustralya’da bizim gibi bu kategoride ithalatçı konumundadır.

Satın alma gücü farkını göstermek için değerlendirdiğimizde;

  • Akıllı telefonların en bilinen markalarına Avustralyalı tüketicinin 12- 15 günlük asgari ücretle ulaşabildiğini,
  • Bilgisayarların en bilinen markalarına 19-31 günlük asgari ücretle ulaşabildiklerini,
  • Televizyonların en bilinen markalarına (55”- 65”) 10- 16 günlük asgari ücretle ulaşabildiklerini,
  • Fotoğraf makinalarının en bilinen markalarına 9-23 günlük asgari ücretle ulaşabildiklerini biliyoruz. (Kaynak: Sevde Altunışık Sürmeli videosu)

Bizdekileri ay olarak hesaplamak kolay olduğundan yazıyı fazla uzatmıyorum.

Bu tespitlerin iki önemli sonucu vardır. İlki, gelişmiş ülkelerdeki refah seviyesi farkı sebebiyle verdiğimiz beyin göçü, ikincisi de ülkemiz perakendecilerinin gelişmiş ülkelerdeki meslektaşları ile eşit şartlarda yarışmadıklarıdır.

Gelir düzeyinin artması ve ortalama sepet tutarının yükselmesi, küresel lige daha fazla perakendecimizin girmesini sağlar. Dileğimiz budur.

Olaya bir de bu gözle bakılması iyi olur.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Lisanslı depoculuk üzerine…

Ercüment Tunçalp

Geçen hafta “Kim stokçu, kim depocu?” başlıklı yazımda, ‘stokçuluğu cazip halden çıkartacak’ çözüm önerilerinin ilk sıralarında yer verdiğim ‘lisanslı depoculuk’ kısmını bu haftaya ertelemiştik. Kaldığımız yerden devam ediyoruz…

Lisanslı depoculuğun kanunu çıkalı 16 sene olmasına rağmen gelişimi yavaştır.

14 Aralık 2021 tarihi itibariyle Ticaret Bakanlığı istatistiklerinden:

  • Lisans verilen lisanslı depo sayısı 159,
  • Mevcut lisanslı depo kapasitesi 8,3 milyon ton,
  • Kuruluş izni verilen lisanslı depo sayısı 260,
  • 260 şirketin öngörülen kapasitesi 16 milyon ton,
  • Seçilen ürünler; hububat, bakliyat, yağlı tohumlar, pamuk, fındık, zeytin /zeytinyağı, kuru kayısı ve Antep fıstığıdır.

Mevcut lisanslı depo kapasitesi olarak 8.3 milyon ton veya 2 katı olan 16 milyon ton oldukça yetersizdir. Zira sadece hububat yıllık rekoltesi 37 milyon tondur. Bakliyat yıllık rekolte 1.3 milyon ton, yağlı tohumlar 4 milyon ton, zeytin 1.7 milyon ton, pamuk (kütlü) 1.6 milyon ton, fındık 700 bin ton, kuru kayısı 100 bin ton, Antep fıstığı 300 bin ton olmak üzere bu gün için elverişli bulunan ürün kategorilerinin toplam yıllık üretim hacmi 47 milyon ton civarındadır.

Lisanslı depo soğuk ve donuk muhafazayı da kapsamalıdır. Örnekleri yazının devamında belirteceğim. Bu durumda yıllık 55 milyon tonluk sebze meyve kapasitesini de dikkate almak gerekir. Yarısını yukardaki üretim hacmine ilave etsek, ‘47+25= 72 milyon ton’ büyüklük ortaya çıkar. Henüz et ve süt ürünleri kategorilerini hesaba dahil etmiyoruz.

Lisanslı depoculuğun başlıca amaçları nelerdir?

  • Hasat döneminde arz yığılması sebebiyle oluşan fiyat düşüşlerinin önlenmesi,
  • Finans sıkıntısı çeken küçük çiftçinin ve ürün sahibinin, getirdikleri ürün karşılığında aldıkları ürün senetleri aracılığıyla bankalardan kredi ve finansman imkanı sağlamaları,
  • Güvenli ve sağlıklı ortam katkısıyla gıda güvenliğinin artması,
  • Lisanslı depodaki ürünlerin bağımsız laboratuvarlarda (olması gereken) analiz ve sınıflandırmasının yapılması,
  • Böyle olunca da gıda sektörünün istediği sınıf ve kalitedeki ürüne daha kolay ulaşılabilmesi,
  • Neticede lisanslı depoculuğun, ürünün varlığına ve kalitesine güvence veren bir sistem sunabilmesidir.
  • Ürün Bankacılığı da sayılan bu sistem güven unsurunu ilk sırada tutar.
  • Dolayısıyla bu önemli göreve parayı bastıran herkes aday olamamalıdır. Şirketin hangi ortaklar tarafından kurulduğu iyi izlenmeli ve onay aşamasında titiz davranılmalıdır.

Lisanslı depo stokçuluk yapar mı?

  • Bu konuda iddialar var. Ancak biz bunu bilemeyiz. Her girişimi ayrı değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla toptancı bir anlayışla ‘evet’ veya ‘hayır’ demek doğru olmaz.
  • Ancak ülkemizde çiftçilerin veya çiftçi örgütlerinin kurduğu ve işlettiği lisanslı depo olmadığını biliyoruz.
  • Üretim bölgelerinde gıda ticareti yapan bazı tüccar ve sanayiciler lisanslı depo sahibidirler. Eskiden her biri aldıkları malı kendi depolarına koyarlarken şimdi lisanslı depolarına koyuyorlar ve bu arada başkalarının mallarını da muhafaza ediyorlar. Yani konu biraz karmaşık hale gelmiştir. Mekan değişince niyet değişmez. Önceden stokçuluk yapmayan şimdi de yapmaz. Elbette tersi de söz konusudur. Olaya bu gözle bakmak gerekir.
  • Konunun en gerçek olan tarafı; sistemin şimdilik küçük üreticiye yeterli hizmeti veremediğidir.
  • İkinci gerçek; tarım ürünlerinin yatırım aracı olarak değerlendirildiğidir. Elbette sadece bizde değil, küresel anlamda da…
  • Ülkemizde de bulunan dünyanın büyük şirketleri ticari beklenti ile tarım ürünleri stokluyorlar. Bu durum depocu-stokçu ayrımını iyice zorlaştırmaktadır.

Lisanslı depoculuğun en iyi uygulandığı ülke hangisidir?

  • En yaygın ve başarılı uygulayıcı ABD’dir.
  • İdeal olmasının sebebi; güçlü olan kooperatifler kendi depolarını inşa etmişlerdir.
  • Bu durum çiftçinin pazarlık gücünü artırıyor. Yani büyük balık küçük balığı yutamıyor. İşte aramızdaki en önemli fark da budur.

Lisans uygulamasını 3 farklı aşamada yürütüyorlar:

  • Soğuk hava depoları; süt tozu, peynir, tereyağı, taze ve dondurulmuş et ve balık, tavuk eti, yumurta, konserve, taze sebze meyveler (-17 / 7 derece arası).
  • Kuru gıda depoları; Hububat, pamuk, yer fıstığı…
  • Üretim, işleme, paketleme tesisleri

Sonuç olarak; ülkemizde lisanslı depoculuk önemsenmekle birlikte, henüz hem kapasite olarak hem de depolamaya ihtiyaç gösteren kategori adedi olarak yeterli seviyenin uzağındadır.

Konu gıda güvenliğini de yakından ilgilendirdiğinden, topyekun anlayış değişikliğine ihtiyaç vardır. Standartlaşma ve kalite denetimi eksik kalırsa, lisanslı depoculuğun en önemli işlevi de devre dışı kalır. Örneğin 2021 yılında herhangi bir taklit tağşiş listesi göremediğimiz gibi ‘hatalı laboratuvar sonuçlarını eleyecek bir komisyon’un da kurulma aşamasında olduğunu duyuyoruz. “Denetimlerde ‘kasıt-kusur’ ayrımı önem arz ettiği için ancak komisyon bu ayrımı yaptıktan sonra ifşa mekanizması işletilmeli” imiş!

Oysa zeytinyağı sahtekarları da, bal sahtekarları da, süt ürünleri sahtekarları da, et ürünleri sahtekarları da, baharat sahtekarları da bilerek, tasarlayarak ve kararlı bir şekilde hile yapmaktadırlar ve bundan da asla vazgeçmemektedirler.

İlk 4 kategoriye itiraz edemeyenler, baharat üzerinden mağduriyet yaratmaya çalıştıkları için onu da mecburen buraya ilave ettim.

Efendim, bazen baharat çuvalının dışındaki yazının boyası içeriye geçiyormuş. Ancak ne hikmetse, yüzlerce baharat çeşidi içinden sadece kırmızı toz biberde gerçekleşen bu sözde boya kusuru, ciddi ve güvenilir firmaların analiz raporlarında hiç çıkmıyor. Aynen tarçına buğday nişastası; toz karabibere bulgur ve buğday karıştırıldığı durumlarda olduğu gibi…

Peki kusur ihtimal dışı olduğuna göre bu komisyonun görevi ne olacak acaba?

Bir buçuk sene öncesine kadar ifşa mekanizmasının başarılı şekilde işletilmesini alkışlayan tüketicinin, bu değişikliğin gerekçesini de duymak en doğal hakkı olsa gerek…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Kim stokçu, kim depocu?

Ercüment Tunçalp

Ülkemizde fiyat artışlarının hızlandığı her dönem karşımıza çıkan en önemli sorun ‘stokçuluk’tur. Mücadele etmek için sapla samanın iyi ayrılması gerekir. Zira stokçuluk ile depoculuk iç içe geçmiş kavramlar gibi görülmektedir.

Peki bunları birbirinden nasıl ayıracağız?

Çok kolay, niyete bakacağız. Örnekler üzerinden yürüyelim.

  • Kişinin gıda sektörü ile ilişkisi yok ama sıvı yağ stoklamış, uygun fiyat seviyesini bekliyor; stokçudur.
  • Şirket hızlı tüketim ürünleri satıcısıdır, depoya tuvalet kağıdı doldurmuş ama müşterisine veya şubelerine göndermiyor; stokçudur.
  • Perakendeci veya tedarikçi paketlemek üzere hasat zamanı büyük miktarda bakliyat toplamış; depocudur. Çünkü satışta devamlılık vardır ve talep eksiksiz karşılanmaktadır.
  • Beyaz peynirin en az 5 ay soğuk hava depolarında bekletilmesi yasa gereğidir. Bu süre içinde sahibinin üretici, tedarikçi veya perakendeci olması önemli değildir, çünkü işin gereğidir. Hangisinin parasal gücü yerindeyse peynir bu yasal süreyi onun mülkiyetinde geçirir. Dolayısıyla yapılan iş depoculuktur.
  • Perakendeci veya tedarikçi hasat zamanı birçok meyve sebze çeşidini (soğan, patates, elma, armut, ayva, limon, portakal, şeftali, erik vb) işin gereği olarak depolarlar. Bu ürünleri yılın büyük bir kısmında tezgahlarda bulabiliyorsak bu sayededir.
  • Sanayicinin hasat zamanı büyük miktarlarda alıp; konserve, reçel, dondurulmuş, kurutulmuş, içecek şekline çevirdiği işlenmiş meyve sebze muhafazası da depoculuktur.
  • Lisanslı depo yatırımcısı görev tanımının dışında; deposuna muhafaza amaçlı değil de kendisi için spekülatif amaçlı alım yapıyorsa stokçudur.

Bir kişiye veya işletmeye stokçu denebilmesi için hangi şartların oluşması gerekir?

  • Piyasada darlık yaratılması,
  • Tüketicinin mallara ulaşmasının engellenmesi,
  • Fahiş fiyat artışına kapı aralanması,
  • Bir kısım müşteriye ‘yok’ denirken, bir kısım müşteriye de satış yapılması,
  • Ürünün kaynağında yokluğu çekilirken, aracı firmalarda önemli fiyat farkları ile rahatça bulunabilmesi (son zamanlardaki sıfır araç stokları),
  • Depoda bulunan malın şubelere gönderilmemesi…

Stokçuluğa uygun ortam nasıl oluşur?

  • En çok enflasyonist ortamlarda gelişir. Bir üründe sık fiyat artışları oluyorsa “iyi bir yatırım aracı” olarak görülmesi ihtimali artar.
  • Bize özel ağırlıklı sebep; TL’ye verilen negatif reel faiz nedeniyle dövize artan talep ve artan kur farklarının enflasyona dönüşmesidir.
  • Yanlış tarım politikalarının neden olduğu rekolte ve arz eksikliğiyle oluşur.
  • İklimsel değişiklik nedeniyle yaşanan rekolte ve arz eksikliği de aynı sonucu doğurur. Bunun için hasat esnasında kıt ürünlere üşüşen çok olur!
  • Bütün bu sebeplerin birleşmesiyle gıda işletmeleri için ‘stoktan kazanmak, alıp satmaktan daha kârlı’ hale gelir. Sadece işletmeler olsa iyi, seneler önce Çanakkale’de tasarruflarını koyun peyniri olarak soğuk hava deposunda tutan memurlar gördüm.

Stokçuluk pratikte o kadar kolay mı?

  • Perakendeci sattığının yerine aynı malı koymakta zorlanırken, spekülatif amaçlı stok için kaynak gerekir. O kaynak tedarikçiye yapılan ödemelerin vadesini uzatmaktan geçer. Bu durum ise tedarikçiden kolay kabul görmez.
  • Tedarikçi de bu tahsilat şartlarında stoklarını kolay artıramaz. Diyelim ki o imkana sahip olanlar çıktı, bu durumda da mutlaka o stoktan ilave para kazanması gerekir. Ama bu defa da perakendeciye yeni fiyatları kabul ettirmenin zorluğu vardır.
  • Geçmiş senelerde ‘soğan depolarına baskın’ gündemi en fazla meşgul eden konular arasındaydı. Oysa stokçusu için soğan bombadır, bekledikçe fire verir. Elimi sürmeyeceğim tek ürün olma sebebi çürüme ve bozulma riski en yüksek ürün olmasındandır. Ancak depolarda soğan yoksa mutfaklarda sadece 2 ay soğan bulunabilir.
  • ‘Depolardaki fındık’ için baskın yapıldığını ise ben hiç duymadım. Ama onun kaymağını da hem artan küresel fiyatlardan hem de kur farkından dolayı yabancı şirketlerin yediğini çok duydum. Kısacası bu iki üründen de zengin olmuş ülkemiz vatandaşına ben rastlamadım. Yani ürünün şöhreti ile stokçunun kimliği de çok önemlidir.
  • Büyük resimde yetersiz işletme sermayeleri kolay kolay stokçuluğa izin vermez.
  • Evet bütün bunlara rağmen; ülkemizde hâlâ fahiş fiyat vardır, stokçuluk da yapılmaktadır ve hâlâ gıda hileleri artarak devam etmektedir (17 aydır taklit tağşiş listelerinin neden yayınlanmadığını da ayrıca merak ediyoruz).

Peki stokçuluk kısmını kim, nasıl tespit edebilecektir?

  • İşte anlattık; depoya yığılmış her ürün stokçuluğa işaret etmez…
  • Tedarikçiler fiyat geçişleri öncesi perakendecinin son siparişini eski fiyattan gönderirler. Şirketini düşünen bir yetkilinin de bu siparişi biraz fazla tutması stokçuluk değildir. Raf fiyatını rakiplerden önce artırmak zorunda kalmamak üzere alınmış bir önlemdir.
  • Piyasada darlığı çekilen bir ürünün perakendeci deposundaki stok seviyesini yüksek tutmak da stokçuluk değildir. Yeter ki şubelere mal akışı devam edebilsin. Eğer depoda stok olduğu halde şubelere gönderilmiyorsa ‘stokçuluk eylemi’ gerçekleşmiş olur (ince bir ayrıntı).

Konunun ne kadar hassas olduğu netleştiğine göre; denetim yapmaya gidecek görevlinin de doğru analiz yapabilecek seviyede donanıma ve yeteneğe sahip olması şarttır.

Stokçuluğu cazip halden çıkartacak çözümler nelerdir?

  • Tarımsal ve hayvansal üretim artışının sağlanması,
  • Yetersiz olan tarımsal desteklerin artırılması,
  • TL’ye güç kazandıracak doğru para politikalarının uygulanması,
  • Döviz kurlarının kontrol altına alınması ve istikrar kazandırılması,
  • Lisanslı depoculuğun batıdaki örneklere uygun hale getirilmesi,
  • Ticaret ve finans sektörlerinde güven artışı sağlanması,
  • Elbette tespit edilen kötü niyetlilerin de ayıklanmasıdır.

Sonuçta; önce ekonomik istikrarın oluşması, sonra da usulüne uygun lisanslı depoculuğun geliştirilmesi bu sorunu gündemimizden düşürebilir. Yerimiz kalmadığı için o konuyu haftaya bırakıyoruz.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Kurdaki düşüş kurtarmadı!

Ercüment Tunçalp

Yılın son 10 gününü kurdaki düşüşe rağmen artan fiyatlarla tamamladık.

Çünkü zaten maliyet enflasyonunun tamamı kur artışı ile ilgili değildi ki…

TÜFE Aralık 2021’de yıllık olarak yüzde 36,08’e, Yİ-ÜFE yüzde 79.89’a tırmandı. Aradaki bu 44 puan fark inanılır gibi değildir. Elbette üreticiler her maliyet artışlarını zamanında satış fiyatlarına yansıtamazlar, perakendecilere yeni fiyatlarını kolay kabul ettiremezler. Ancak bunun hem oran olarak hem de zaman olarak bir sınırı olmalıdır. Aylarca devamlı tırmanan bu büyük fark sürdürülebilir değildir. Neticede üreticiler topluca batmadıklarına göre burada izaha muhtaç bir durum vardır.

Yeni yılın ilk günü 3 haneli elektrik zammı başta olmak üzere, henüz gider kalemlerine yansımamış olan birçok fiyat artışını şimdilik hesap dışı tutarak, maliyet enflasyonundaki mevcut durumu görelim.

Bilindiği gibi döviz kurunun enflasyona etkisi en çok ithal mal girişlerinde hissedilir. Normalde girdi maliyetlerinin artması, kur artışının enflasyona geçiş etkisini hızlandırır. Kriz dönemlerinde ise ithalatın sınırlı kalması nedeniyle maliyet enflasyonu daha çok ‘kur artışı dışındaki nedenler’e dayanır.

Ancak yine de döviz kuru düzeyinin, enflasyonun istikrarını bozan ana etken olması; MB tarafından özel ilgiyi gerektirir. Aksi durumda, piyasalardaki şaşkınlık ortamı istikrarı bozar ve olası hasarın boyutlarını genişletir.

Örneğin kredi kullanan tüketiciyi ilgilendiren faiz, MB’nın yüzde 14’e indirdiği politika faizi değildir, yüzde 25 seviyelerine çıkan faizdir. Devlet tahvili faizleri bile yüzde 24 civarındadır. Mevduat faizleri de yüzde 19-20’ye çıktığına göre, inmiş gözüken politika faizinin işlevi kalıyor mu?

İşte şaşırtan ve herkesi kendi başının çaresine bakmaya sevkeden durum budur. Ayrıca bu ortamda kur düşüşünün olumlu etkilemediği maliyet kalemleri de az değildir.

  • Artan işçilik maliyetleri,
  • Her türlü kira artışları (arsa, depo, mağaza, üretim tesisi, yönetim merkezi vb.),
  • Döviz kuru düşüşüne rağmen, yukarı yönlü hareket etmeye devam eden akaryakıt ve enerji fiyatları (elektrik, doğal gaz),
  • Gıda nakliyesinde; geçilen yolların, köprülerin ücretlerinden kaynaklanan artan maliyetler,
  • Artan finansman giderleri (politika faizi düştüğü halde yükselen kredi faizleri),
  • Yaygın olmasa da bazı firmaların kâr oranlarını artırma isteği,
  • Vergiler ve denetimler sonucu takdir edilen para cezaları maliyet enflasyonunu artıran sebepler olarak sayılabilir.

Bu kadar mı?

Ulusal Süt Konseyi’nin yeni belirlediği 4 lira 70 kuruş çiğ süt fiyatı, süt sektörü temsilcileri tarafından yetersiz bulundu. Oysa bu fiyattan alınan sütle üretilmiş birçok peynir çeşidi için bile yapılacak fiyat artışları sırasını bekliyor. Döviz kurlarının geri gelmesinden sonra (25 Aralık 2021 tarihinde), “Acaba yukardaki süt fiyatına razı olurlar mı?” diye düşündüğümüz süt sektörü temsilcilerinin basın açıklaması vardı. “Kurdaki yüzde 35’lik düşüşe rağmen yemdeki yüzde 11’lere varan düşüşün yeterli olmadığı”, “Süte verilen 20 kuruşluk primin çok düşük kaldığı”, “Akaryakıt ve enerji fiyatlarının üreticiler için avantajlı seviyelere indirilmesi gerektiği” ana başlıklardı.

Ulusal Kırmızı Et Konseyi’de yem fiyatlarında benzer açıklamayı yaparak, 2021 yılında yaşanan kuraklık sebebiyle et üretiminin olumsuz etkilendiğinden bahisle zararlarının azaltılması için destek beklediklerini açıkladılar. Yani et ve süt ürünlerinde bırakınız fiyat indirimlerini, ‘sektör paydaşlarını tatmin edecek daha yüksek fiyat seviyesi’ beklentisi vardır.

Ekmek ve unlu mamuller kategorilerinde neler yaşanacağını da TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Baki Remzi Suiçmez’den dinleyelim:

“Döviz kurundaki artışın, girdi ve üretim maliyetlerini aşırı yükselttiği günümüzde, döviz kurundaki nisbi azalışların aynı oranda maliyet kalemlerine yansımaması nedeniyle ekmek fiyatlarında indirim beklemiyoruz. Aksine doların 7.5 TL’den 18.5 TL’ye yükselip son kararlarla 11.5 TL düzeylerine inmesine karşın artan un, maya, su, elektrik maliyetleri nedeniyle ekmekte yeni zamların gündeme gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır” demişti.

Şimdi de daha geniş bir pencereden; bu konuda ileriye dönük beklentileri desteklemesi beklenen politikalara bakalım.

Merkez Bankası’nın 2022 yılı para ve kur politika metninde; sıkı para politikası uygulanacağına dair bir ibare göremiyoruz. Oysa içinde bulunduğumuz şartlarda, parasal genişlemenin en önemli sakıncası; enflasyonun yükselmesine, tüketicilere güçleri üzerinde harcama yaptıracak ve borçlarını artıracak ortam sağlanmasına ve de geri dönmeyen krediler sebebiyle bankacılık sisteminin zarar görmesine zemin hazırlamasıdır.

İşte bunun için bütün dünyada enflasyonla mücadele için sıkı para politikası uygulanıyor. Hem de problemleri bizimle kıyaslanmayacak kadar düşük seviyede kalan ülkeler tarafından…

Bunun için;

“Dünyada da enflasyon yükseliyor” sözünü en son bizim söylememiz gerekir. Zira dünyada çift haneli enflasyonu olan 2 ülke var; Arjantin ve Türkiye…

Yani küresel enflasyon artışları ile bir benzerliğimiz bugün için yoktur!

Yine de bir yazarımız tweet atmış; “Akaryakıtı Avrupa bizden 5-6 kat pahalı kullanıyor” diye. Hangisini düzelteyim. Birincisi, benzinin en pahalı satıldığı Almanya’da bile litre fiyatı 1.74 Euro, Türkiye’de litre fiyatı 12.92 TL, yani 0.88 Euro dur. Fiyat 6 kat değil 2 katıdır. İkincisi, gelir seviyeleri aynı olmadığı için ülkeler arasında kıyaslama böyle yapılmaz. Örneğin asgari ücretleri dikkate alırsak; Alman asgari ücretli 1920 Euro geliri ile 1 ayda 1.103 litre benzin alabilirken, Türk asgari ücretli 4250 TL (290 Euro) geliri ile 1 ayda 329 litre benzin alabilir. Hal böyleyken bu muhteremle tartışanlardan bir tanesi de çıkıp bu basit hesabı önüne koyamıyor. İşte esas ümitsizlik yaratan durum budur!

Sonuç olarak; enflasyonun 2022’de umut vermediğini söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER