Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

İleriye dönük endeksleme

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

İleriye dönük endekslemenin amacı; fiyatların, maaş, kira veya sözleşmelerin geçmiş enflasyon yerine, TCMB gibi kurumlarca hedeflenen gelecek enflasyon oranlarına göre artırılmasıdır. Bu sistemi tartışmalı yapan ise, çoğu zaman olduğu gibi hedefler tutmadığı için çalışanların alım gücünü düşürmesidir.

Zira fiyatları ve ücretleri “geriye değil, ileriye doğru endeksleme” yöntemi tek şartla olumlu sonuç verebilir. O şart, ileriye dönük tahminin az sapmalı gerçekleşebilmesidir…

Bizde öyle mi?

Yukarda da belirttiğim şekilde; tahminle gerçekleşen arasındaki fark büyük olduğundan ücret artışları yetersiz kalmaktadır. Üstelik inandırıcılığı da kaybolduğundan, fiyatlama gücünü elinde bulunduranlar, kendi tahminlerine göre “tedbir” almakta, bu da fiyatlama davranışlarını bozmaktadır.  Yani sabit gelirli iki defa kayba uğramaktadır.

Bu kadar mı?

“Dezenflasyon sürecindeyiz” ifadelerine karşı, böyle bir süreç yaşanmadığı resmi rakamlarla sabittir. Evet geçmişe endeksli artışların enflasyonu beslediği doğrudur. Ancak bunun yerine geçecek uygulamanın daha olumlu netice üretmesi beklenmez mi?

Üstelik bir taraftan çalışana “seni enflasyona ezdirmeyeceğiz” sözü verilirken, hatta üzerine “refah payı” ilavesinden bahsedilirken, gerçek yaşamda bunların görülememesi geleceğe dair beklentileri de bozar. Ve bu da enflasyona olumsuz katkı yapar. İşte bundan dolayı başta asgari ücretliler olmak üzere, emekliler ve daha sonra da çalışanlar için yoksullaşma ve gelir dağılımı eşitsizliğinin artışı kaçınılmaz olur.

Emek sömürüsünün çok geniş anlamı vardır. Örneğin kayıt dışı işçi çalıştırmak, asgari ücretin altında ücret ödemek dar kapsamlı olanıdır. Ancak sebep ne olursa olsun emeğin karşılığını eksik ödemek ise hepsini kapsayan en geniş anlamıdır. Öyle ya ücretler reel olarak artmıyorsa bunun bir adı olmalıdır.

Ücretler, işletmeler için en temel gider ve maliyet kalemidir. Devlet açısından da; özellikle kriz dönemlerinde, enflasyonu kontrol altında tutmak amacıyla ücretlerin baskılanması şeklinde ortaya çıkar. Geçici fiyat istikrarı hedeflense de uzun vadede alım gücünü azaltır, sermaye lehine bölüşüm adaletsizliğini artırır.

Geçtiğimiz yıl içinde enflasyon hedeflerini sürekli yukarıya doğru revize eden TCMB’nin Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay tarafından yapılan açıklamayı hatırlayalım…

Akçay, “Bir noktada ileriye dönük endekslemeye geçmek zorundayız. Geriye doğru endekslemeler aslında sürekli kendi kendini yaratan bir süreç doğuruyor. Bir noktada ileriye dönük endeksleme, hem kamuda hem özel sektörde devreye girmek zorunda. Ben bu konjonktürün bunun için uygun olduğu kanaatindeyim” diyordu…

Bunun anlamı; kamu ve özel sektör kendi tedbirlerini alabildiğine ve hatta bu durum enflasyon yaratan ek katkı yapabildiğine göre yükü omuzlamak da sabit gelirliye ve emekliye kalıyor.

Benim itirazım; eğer hedefin üzerinde kalan kısım için daha sonra telafi edici ek zam gerçekleşecekse, bu sistemin öncekinden pek farkı olmayacağıdır. İşte resmi enflasyonu tartışılır hale getiren de budur. Zira TCMB’nin uygun bulduğu sistem, TÜİK verileri ile de destekleniyorsa ücret artışlarına müdahil olmadıkları söylenebilir mi?

Üstelik bundan fazlası da var. Örneğin emekli bayram ikramiyesi, uygulamanın başladığı 2018 yılından bu güne kadar asgari ücret kadar artırılsaydı, 2026 yılında 17.517 TL olmalıydı. Yani yeterli olmadığı söylenen asgari ücret karşısında bile yıllık kayıp 13.517 TL x 2= 27.034 TL’dir.

Hata payını azaltmak üzere herkes için sabit olan asgari ücretle bayram ikramiyesini kıyasladım. Eğer bu iki grubun harcamalar içindeki ağırlığı en fazla olan (ortalamanın çok üzerinde) gıda kategorisine göre kıyaslama yapsaydım, fark daha da açılırdı ama tartışmaya da açık hale gelirdi. Yine de fikir vermesi açısından bazı temel gıda ürünlerinde aynı dönemdeki fiyat artış oranlarına da bakalım. Ayçiçek yağı %3.118, Türk kahvesi %2.013, süt %1.937, kaşar peynir %2.299, tereyağı %2.391, yoğurt %3.900, kıyma %2.039, muz %2.581. 21 ürünlük listenin toplamdaki artış oranı ise %1.953’e ulaşmıştır.

(Kaynak: Mahfi Eğilmez)

Sonuç olarak; TCMB’nin yüzde 16’lık yılsonu hedefi yanında, yine aynı kurumun Hanehalkı Beklenti Anketi’nde 3 katı aşan (%48,8) 12 ay sonrası için beklenti her şeyi anlatıyor zaten…

Bu uygulama; reel gelirlerin erimesi ve yaşam koşullarının zorlaşması sebebiyle toplumdan destek bulamaz. Bunun sonucu da enflasyon beklentilerinin yönetilemeyeceği (halen görmekte olduğumuz gibi) ve programdan istenen neticenin alınamayacağı yönündedir.

İşte küresel bir kurumdan gelen önemli uyarı…

ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü), makul bir yaşam standardı sağlayacak ücret düzeyi hesaplanırken; “sağlam verilere ve güvenilir metodolojiye dayalı” yaklaşımların benimsenmesini öneriyor. Bu genel bir kural olmakla beraber her ülkede aynı önceliğe sahip olmayabilir. Zira, yıllık enflasyonu yüzde 3-4 seviyelerinde yaşayan ülkelerde yarım puanlık sapma fazla önemli değilken, bizim gibi yüksek enflasyona sahip ülkelerde 10 puan üzerindeki sapmaların ücretlerdeki reel gelir kaybını önlemesi mümkün değildir.

Burada unutulan bir şey var; kısa dönemde maliyet tasarrufu sağlayan bu durumun, uzun vadede düşecek talep nedeniyle reel sektörü de sıkıntıya sokacağıdır. Yani en önemlisi emek ve sermaye arasındaki dengedir…

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Şimdi de bahane savaş

Ercüment Tunçalp

Yıllardır yaşadığımız ekonomik sorunları getirip savaş şartlarına bağlamak, en azından kolaycılıktır ve gerçek resmi görmeyi engeller. Geçtiğimiz haftalarda savaştan bir gün önceki ekonomik tabloyu ortaya koymuştum. Nedeni; küresel risk oluşturacak bir süreç yaşanmadan önce bile ekonomik verilerin çok parlak olmadığını kayda almak içindi. Tahmin ettiğim gibi de oldu ve “Savaş devam ederse ciddi bir enflasyon riski söz konusu” şeklinde görüşler gelmeye başladı.

Oysa, ekonomideki ve siyasetteki kırılganlıklarımız, daha ince hesap (dünyadan ayrıştığımız için) yapmamızı gerektiriyor.

Çünkü;

  • Örneğin, savaştan sonra ABD’de motorinin galon fiyatı 1 ay önceye göre yüzde 40 artışla 5 doların üzerine çıktı. Sonrasında Fed Başkanı Powel, “Kısa vadede yükselen enerji fiyatları genel enflasyonu yukarı çekecektir” dedikten hemen sonra da Fed, enflasyon tahminini bu yıl sonu için yüzde 2,4’ten yüzde 2,7’ye, 2027 için de yüzde 2,1’den yüzde 2,2’ye çıkardı.

Bizde ise henüz savaş yokken, aylık bazda Ocak enflasyonu yüzde 4,84, Şubat enflasyonu yüzde 2,96 çıkmıştı. Ancak esas dikkat çekmek istediğim konu; bizim ortalama aylık enflasyonun, ABD yıllık enflasyonunun 2 katı olması değildir. Kıyaslamanın petrol üreticisi ile petrol ithalatçısı ülke arasında yapılıyor olması da değildir. Akaryakıt fiyatındaki yüzde 40 artışın ve hatta biraz daha fazlasının enflasyonu ne ölçüde etkileyebileceğidir.

Yani hesap şeklindeki anlayış farkıdır!

  • Elbette Hürmüz Boğazı’nın uzun süre kapalı kalmasının, mevcut risklerimizi artırması muhtemeldir. Zira Türkiye net enerji ithalatçısı bir ülkedir. Petrole gelecek sert yükselişler öncelikle gıda ürünlerinin fiyatlarını artırabilir. Ancak zaten dünyada gıda fiyatları düşerken bizde artmıyor muydu?

Üstelik yeni bahanelerin fiyatlama davranışını daha da bozması ve enflasyonla mücadeleyi sekteye uğratması güçlü ihtimaldi. Nitekim savaş halinin üzerinden 22 gün geçmesine rağmen savaş fırsatçıları ortaya çıkmış bulunuyor. Medya, fiyatları ikiye katlanan meyve sebze haberleriyle dolu. Bunu savaşın ilk günlerinde görmüş ve akaryakıt zammının nasıl fırsata çevrilebileceğini yazmıştım. Pompaya gelecek 10 TL artışın, yakıt maliyetine etkisinin sadece 11 kuruş olacağını açıklamıştım. Hadi 10 TL’nin birkaç katı daha zam gelsin, ürüne ilave maliyeti 50 kuruşu geçemezdi…

Ancak görüyor ve duyuyoruz ki, üretim bölgelerindeki hallerde fiyatlar almış başını gitmiş. Meyve sebze dağıtım kanalları bizim ülkemizde aşırı kalabalıktır. Ancak zincirin hangi halkasında fiyat şişmesinin daha yoğun olduğunu bulmak o kadar da zor değildir. Kısaca savaşı bahane olarak kullanan ve bunu fırsata çevirmek isteyenlerle mücadelenin önemi artmıştır. Zira ortada 40 liralık ürünün fiyatını 80 lira yapacak ve bunu haklı gösterecek bir gerekçe yoktur…

  • Üstelik savaş olmasaydı da; dünyada 195 ülke arasında, enflasyonu en yüksek yaşayan 10 ülke içindeydik. TÜFE oranımız 2026 Şubat ayında yüzde 31,53 çıkmıştı. Uzun zamandır savaş halinde bulunan ülkelerden Rusya yüzde 5,9, Ukrayna yüzde 7,6, İsrail yüzde 2 yıllık enflasyon oranlarıyla dikkat çekiyordu. 2026 Şubat ayına ait olan bu verilerin yanına; Mart, Nisan ve Mayıs enflasyon oranlarını da koyup yapacağımız kıyaslama daha da isabetli olacaktır.
  • Çok arzu edildiği halde bir türlü kalıcı hale getirilemeyen dezenflasyon süreci nedeniyle faiz indirimlerine zaten ara verilecekti. Savaşın yaratacağı fark faizin artırılması yönünde olabilir.
  • Dünyada 17. büyük ekonomiye sahip olmamıza rağmen, yılbaşı itibariyle kişi başı gelirde 65. sırada yer alıyoruz. Kaldı ki bu ortalama değer bile, gelir ve servet dağılımındaki eşitsizlik nedeniyle nüfusun yüzde 70’i için bir anlam ifade etmiyor. Zira dolaylı vergi payı zaten küresel standartların üzerindeyken, aynı verginin görünmez olanı da enflasyon vergisidir. Sabit gelirliyi ekonomik olarak hırpalayan bu durum, faizleri yükselttiği için de üst gelir grubunun servetini artırıyor. Bu bir kısır döngüdür ve yeni de oluşuyor değildir.
  • 2026 Ocak ayı geniş tanımlı işsizlik (kullanılamayan iş gücü) oranı yüzde 29,9 çıktığına göre daha da olumsuz durum ne olabilir?
  • Savaşın olası etkisinden daha fazlasının, siyasi ısınmadan kaynaklandığı da bir ülke gerçeğidir. Bütün tarafların önceliği buraya vermesi isabetli olur.
  • İstanbul Sanayi Odası Türkiye Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI), imalat ve hizmet sektörlerindeki ekonomik faaliyetlerin sağlığını ölçen, her ayın başında yayınlanan öncü bir ekonomik göstergedir. 50’nin altındaki her değer üretimde yavaşlamaya, ekonomik dar boğaza işaret eder. Endeks son 23 aydır eşik değer olan 50’nin altındadır. Burada da savaş etkisi olmadığı açıktır.

Sonuç olarak; ekonomideki kronik sorunların nedeni olarak savaşı gösteremeyiz. Olsa olsa mevcut sorunların üzerine ilave gelenleri konuşabiliriz.

Ne yazık ki, körfez ülkeleri tedarik kanalları kapalı olduğu için arz sorunu yaşayabilecekler. Dünyanın geri kalanı için ise tablo şimdilik hesap edilebilir bir maliyet düzeyi içeriyor. Elbette önümüzdeki günlerin ne getireceği şimdiden belli değildir. Dolayısıyla güncel şartlara bakmak yerine, geleceğe dair sanal tablo üzerinden piyasa oluşturmaya çalışmak, ülkemize ve milletimize karşı yapılacak en büyük haksızlıktır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Geniş tanımlı işsizlik alarm veriyor…

Ercüment Tunçalp

Atıl işgücü, mevcut üretim düzeyinin gerçekleşmesinde kullanılamayan işgücüdür. İşte ‘geniş tanımlı işsizlik’ sayılması da bundandır.

Aşağıdaki grafikte, 2019 yılından itibaren Türkiye’de TÜİK tarafından açıklanan dar tanımlı (resmi manşet) işsizlik oranı ile geniş tanımlı (atıl) işsizlik oranı arasındaki farkın nasıl açıldığı görülmektedir. İş bulma ümidi kalmayanlar ile zamana bağlı eksik istihdam edilenler nedeniyle geniş tanımlı işsizlik yüzde 30’lara yaklaşırken, resmi manşet işsizlik tek hanede kalmıştır.

(M. Fatih Keresteci)

Türkiye’de geniş tanımlı işsiz sayısı Ocak 2026 itibariyle 11 milyon 946 bine ulaşmış, oranı da yüzde 29,9 şeklinde açıklanmıştır. Dar tanımlı olanı ise yüzde 8,1’de kalmıştır. Dolayısıyla buradan çıkan en önemli sonuç 12 milyon işsizin evde oturduğudur.

Bu gerçek ortadayken ülkemizde kimler işsiz sayılıyor?

Son dört hafta içinde aktif iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve iki hafta içinde de işe başlayabilecek durumda olanlar” işsiz sayılıyor.

Peki kimler işsiz sayılmıyor?

  • Resmi prosedürü yerine getirmeyen ama çalışmaya hazır olanlar. Yani iş bulacağına dair inancını kaybedenler…
  • Mevsimlik çalışanlar. Örneğin yılın küçük bir bölümünde çalışan ama tam zamanlı iş arayanlar…
  • Eksik istihdamdakiler. Örneğin part-time çalışmak zorunda kalıp, tam zamanlı iş isteyenler…

Şimdi bu kişilerle empati yapalım. Yıllardır iş bulamamış ve ümidini kaybetmiş bir kişi; amacına ulaşamadığı halde sırf resmi istatistiklerde yer almak için mücadele verir mi?

Sorunun cevabı belli olduğuna göre; şimdi de işsiz olduğu halde istihdamda sayılanlara bakalım. “Referans döneminde yevmiyeli, ücretli, maaşlı, freelance, ücretsiz aile işçisi (aileye ait iş yerlerinde ücret almadan çalışan aile bireyi) veya işveren olarak en az bir saat iktisadi faaliyette bulunanlar” istihdamda sayılırlar.

Dolayısıyla TÜİK’in açıkladığı verilerde, iş aradığını sık sık kayda aldırmayan işsiz bireyler ‘işsiz’ olarak sayılmazken; çıraklar, stajyer öğrenciler ve hatta bir takım ücretsiz çalışanlar dahi istihdam oranı içinde yer bulmaktalar.

Elbette gidilen yol küresel standartlara (ILO) uygundur ama bu şablon bizim şartlarımıza uygun değildir. Çünkü atıl iş gücünde Avrupa ortalaması yüzde 10-12 civarındadır. Bu oran yaklaşık olarak Almanya’da yüzde 7-8, Fransa’da yüzde 10 seviyelerindedir. İşte bizi AB’den ayıran en önemli fark da budur. Yani güçlü sanayisi olan, istihdam politikaları sayesinde kronik işsizleri bulunmayan ülkelerle aynı pencereden bakmak gerçeği yansıtmaz.

Kaldı ki bazı medya kuruluşlarının, “Dünyada da durum çok farklı değil” ifadeleriyle, bazı yetkililerin de “Dünyada da, bizde de yükseliş trendi var” beyanları gerçeği yansıtmıyor. Rakamlarla açıklıyorum…

  • ABD’de dar tanımlı işsizlik oranı Kasım 2025 ayında, son 4 yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 4,6’ya ulaşmasına rağmen, geniş tanımlı işsizlik oranı da yüzde 8,7 olarak gerçekleşmiştir.
  • TÜİK ve Eurostat verilerine göre Türkiye’de geniş tanımlı işsiz sayısı 12 milyon iken, AB (27 ülke) toplam işsiz sayısı 2026 yılı başında 12,9 milyon çıkmıştır. Buradaki tek benzerlik, 27 ülke toplamı ile aynı olan işsiz sayımızdır.
  • AB’de (27 ülke) dar tanımlı işsizliğin artıp artmadığına da bakalım…

2020 Aralık’ta yüzde 7,5, 2021 Aralık’ta yüzde 6,4, 2022 Aralık’ta yüzde 6,2, 2023 Aralık’ta yüzde 6,1, 2024 Aralık’ta yüzde 5,9, 2025 Kasım’da yüzde 5,9 çıkmıştır (Kaynak: Eurostat). Burada da söylenenin tersine AB’nin dar tanımlı işsizlik oranında düşüş olduğu görülüyor…

Bazı ülkelerin dar tanımlı işsizlik oranları (yılbaşı itibariyle):

  • %2-3 arası; Singapur, Rusya, japonya, Güney Kore,
  • %3-4 arası; İsviçre, Suudi Arabistan, Hollanda,
  • %4-5 arası; Avustralya, ABD, Endonezya, Hindistan (Trading Ekonomics).

Sonuç olarak; en kısa şekliyle, resmi işsizlik oranı sadece aktif olarak iş arayanları (sık sık kendisini hatırlatanları) kapsıyor. Ve aynı nedenle çerçevenin dışında kalanlar, iş gücünün dışına itildikleri için “atıl” sayılıyorlar.

Atıl iş gücünün gözardı edilmesi, neden bu hesabın doğruluğunu sorgulatıyor?

Çünkü iş gücüne katılım oranı düştükçe işsiz sayısının da düştüğünü görüyoruz. İşte en önemli çelişki buradadır. Yani düşünebiliyor musunuz; kronik işsiz olanlar çerçeve dışına çıkarıldıkça işsizlik oranı da düşmüş oluyor. Olaya böyle bir bakış, işsizlikle mücadeleyi zayıflattığı gibi yoksullaşmayı ve gelir dağılımındaki bozulmayı da artırır. Bir başka görünmeyen yüzü de, atıl iş gücünün kayıt dışına kayması ve devletin gelir kaybını artırmasıdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Akaryakıt zammını fırsata çevirmek…

Ercüment Tunçalp

Önemli bir maliyet kalemi olan akaryakıt fiyatları savaş nedeni ile yükselirse ne olur? Bütün mal ve hizmetlerin fiyatı gerekenden fazla artar. Peki savaş bitip petrol fiyatları geri gelirse ne olur? Hiçbir şey olmaz, fiyatlar çıktığı yerde kalır. Çünkü o artık kazanılmış haktır!

Belki bana kızanlar oluyordur, fırsatçı enflasyonunu gündeme getirip, fazla üzerinde durduğum için. Ancak aynı çevreler bu nedenle fiyat seviyelerinde dünyadan koptuğumuzu göz ardı ederler. Örneğin kakao fiyatları yüzde 70 düşünce, çikolata fiyatları bizim ülkemizde düşer mi? Geçici indirimler hariç aynı yerde kalır. Fiyatını artıranlar bile olur…

Geçmişte rekolte düşüklüğü nedeniyle haklı olarak artan ayçiçeği yağ fiyatları, rekolte normale dönünce düşer mi? Hayır. Üstelik şaşırtan savunma, “ihtiyacımızın yarısını ithal ediyoruz” olur. Biz de “İyi ya o zaman ithalat yapılan ülkelerin raf fiyatlarına yaklaşsanıza” deriz…

Kırmızı et spekülatörleri, “hayvan sayısı azalıyor, fiyatlar bunun için yükseliyor” derken, devletin resmi kaynakları tam tersine, artışa işaret ediyordu.

Bu sefer de gündeme “girdi maliyetleri” geliyordu. Öyle ki sanki dünyada girdi maliyeti döviz bazında sadece bizi hırpalıyordu…

Dolayısıyla akaryakıttaki fiyat artışını da tüketici fazlasıyla ödeyecek. Zira enflasyon herkesi üzmez, sevindirdikleri de vardır. Yani mücadelesi zordur.

Mehmet Şimşek demiş ki; “Petrol fiyatlarındaki artışın kalıcı olması beklenmiyor.” Evet bu işin küresel ve sahici tarafıdır…

Peki bu artışı şişirerek maliyet içine yerleştirenler, kalıcı olmayacağını garanti ediyorlar mı? Hayır, yaşadıklarımız bize bu konuda ihtiyatlı olmamızı söylüyor.

Elbette Şimşek’de bu tehlikeyi görmüş olmalı ki, “Vatandaşların, yatırımcıların ve firmaların bu süreci sağduyuyla değerlendirmelerinin önemine” vurgu yapıyor.

Şimdi bazı gerçeklerden hareketle bu dileğin tutma ihtimaline bakalım…

  • 28 Şubat 2026, ABD – İran savaşının başladığı tarih…
  • 2 Mart 2026, İran’ın Hürmüz Boğazını geçişe kapattığı, geçiş yapmaya çalışacak gemilere müdahale edileceğini açıkladığı ve petrol fiyatlarının sert yükselişe geçerek aynı gün içinde 80,07 dolar seviyesine çıktığı tarih…
  • 4 Mart 2026, Eşel Mobil Sisteminin devreye girdiği tarih. Sistem 2 Mart günü baz alınarak, bu tarihten itibaren bazı petrol ürünlerinin fiyatı artarsa, artış tutarının yüzde 75’ine kadar bu ürünlerin ÖTV’sinin indirilmesi şeklinde uygulanıyor. Nitekim eş zamanlı olarak motorine 12 lira 45 kuruş zam gelse de yeni düzenlemeyle 12,45 TL yerine 3,11 TL zam pompaya yansıyor.
  • 7 Mart 2026, henüz ortada gıda ürünlerine yansıyacak önemli bir maliyet farkı olmadığı halde, Osmaniye’nin Kadirli ilçesindeki hal esnafı, “Akaryakıt fiyatları arttı, ürünlerin hepsine zam geldi” diyebiliyorlar. (Anka Ajansı)
  • 10 Mart 2026, motorine 2 lira 32 kuruş zam gelmesine rağmen, pompa fiyatlarına 58 kuruş olarak yansıyor.
  • 12 Mart 2026, motorine 4 lira 58 kuruş indirim gelirken, pompaya 1 lira 15 kuruş olarak yansıyor.

Buraya kadarı sadece söylentiden yola çıkan fırsatçıların icraatlarıdır…

Şimdi ise aşağıda motorine 3-4 lira değil, 10 lira zam gelmesi durumundaki senaryoyu sunuyorum…

Örneğimizde, nakliyenin yapılacağı güzergah olarak Antalya-İstanbul arasını dikkate aldım. Mesafe yaklaşık 750 kilometredir. Taşıdığı ürün meyve sebze olan bir kamyon yaklaşık 20 ton yük taşır. Şartlara göre değişmekle beraber bir kamyon ortalama 100 kilometrede 30 litre mazot tüketir. Bu şekilde de toplamda harcadığı yakıt 750×30/100= 225 litredir.

Diyelim ki; mazot fiyatı 65 liradan 75 liraya çıkmış olsun. Fiyat 65 TL iken, 65 TLx225 litre= 14.625 TL mazot için harcanırken; fiyat 75 TL olunca, 75 TLx225 litre= 16,875 TL harcanır. Maliyet farkı 2.250 TL olup, taşınan yük miktarına bölündüğünde, 2.250 TL/20 ton= 11 kuruş çıkar. Bu durumda fırsatçı fiyatını 11 kuruş mu artırır? Rahatlıkla en az 3-4 lira artırmak ister. Ve gerekçesi de “mazota 10 lira zam geldi ya…” olur. Bu olay sadece bugüne ait olmayıp, 30 yıl önce de aynı kapı aralanmaya çalışılırdı. Bugün ise yüksek enflasyonun itici gücü sayesinde biraz daha kolaylaşmıştır.

Elbette yukardaki hesap, sadece nakliyeciye ait olan toplam yakıt maliyetinin ve tedarikçiye ait olan birim başına düşen maliyet artışının ifadesidir. Nakliyecinin bu artışı faturasına yansıtması kadar normal bir şey olamaz. Ancak aynı hesabı yapan ürün sahibi daha fazlasını nakliyeciye ödemeyeceğine göre tüketiciye de daha fazlasını ödetmemelidir. Ancak sözü bile edilmemesi gereken birim maliyet artışının; bahane yaratmaya elverişli olması, nihai tüketici fiyatının kartopu gibi şişmesini kaçınılmaz kılmaktadır.

Hepsi bu kadar mı? Savaş bitip petrol fiyatları düşmeye başlayınca ürün fiyatları da gerileyecek mi?

Bu sorunun cevabı yazımın başındaki yaşanmış örnekler de gizlidir.

Sonuç olarak; Osmanlıca bir deyim olan “Şüyuu vukuundan beter” sözü konumuzla çok ilgilidir ve boşuna söylenmemiştir. Anlamı; “Bir olayın söylentisinin dilden dile aktarılması, onun gerçekleşmesinden çok daha kötü sonuçlar doğurabilir.

Bunun için muhalif olmak bile, “iğneden ipliğe zam” diye başlayarak kenarda hazır bekleyen fırsatçının ateşini körüklemeyi gerektirmez.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER