Ercüment Tunçalp
Rakamları farklı yorumlamak!
Fiyat kıyaslamalarına ağırlık verince sektörün içinden; tedarikçi, perakendeci veya çalışanlar arasından arayanım çok oluyor.
Geçenlerde önemli bir tedarikçi aradı, “süt ürünlerinde esas parayı perakendeci kazanıyor, yüzde 65 kâr koyuyorlar” dedi.
Ben de adı geçen perakendecinin süt ürünlerindeki brüt kâr marjının yüzde 39-40 civarında olduğunu öğrendim. Arada ne kadar fazla fark var değil mi?
Değil!
İki taraf da aynı kazançtan bahsederek doğruyu söylüyorlar ama farklı ifade ediyorlar…
Tedarikçi, fatura ettiği fiyatın üzerine yüzde 65 kâr ilave edildiğinden bahsediyor. Şöyle ki;
Kâr oranı, ürün veya hizmetlerin satış fiyatı ile alış fiyatı arasındaki farkın alış fiyatına oranıdır. Bahse konu olan budur. Yani perakendecinin 100 TL’ye aldığı bir ürünü tüketiciye 165 TL’ye satması durumunda formül;
Kâr oranı= [(Satış fiyatı-Alış fiyatı)/Alış fiyatı]x100 şeklindedir.
Örneğimizdeki hesapla kâr oranı= [(165-100)/100]x100= %65 çıkar.
Perakendeci ise bütün dünyada hesaplandığı şekilde; kârını alış fiyatına değil satış fiyatına endeksliyor. Bu durumda da brüt kâr marjı; ürünün satış fiyatı ile alış fiyatı arasındaki farkın satış fiyatına bölünüp, 100 ile çarpılması sonucunda bulunuyor.
Brüt kâr marjı= [(Satış fiyatı-Alış fiyatı)/Satış fiyatı]x100 formülü ile…
Örneğimizdeki hesapla brüt kâr marjı= [(165-100)/165]x100= %39,4 çıkar.
Rakamlar TL üzerinden ve KDV hariçtir.
Yani iki taraf da doğru söylüyor ama piyasada ikisinden birisi yalancı durumuna düşebiliyor. Kâr marjının insaf boyutunu ise takdirlerinize sunuyorum.
İş planları yapılırken ilk dikkate alınacak veriler aylık ve yıllık enflasyon oranlarıdır. Bu hesabı ülkemizde resmi olarak TÜİK yapmaktadır. Bunun dışında İstanbul Ticaret Odası’nın ve ekonomistler tarafından oluşturulan ENAG adlı grubun benzer hesapları yapıp aynı tarihlerde yayımladıkları da bilinen bir durumdur. Ancak bu üç kurum tarafından çıkartılan oranlar yan yana konduğunda arada çok büyük farklar oluştuğu görülmektedir. ENAG yıllık enflasyon oranları her zaman 1 kat daha fazla çıkmaktadır. Hadi onu kenara ayıralım, TÜİK’in Ağustos ayı TÜFE artış oranı yıllık bazda yüzde 51,97 iken, İTO Ağustos ayı ücretliler geçinme endeksi yüzde 61,57 çıkmıştır. Aradaki farkın yüzde 18,5 olması normal değildir. Zira enflasyon sepetlerinde hep birbirine benzer ürün ve hizmetlerin yer alması ve yine benzer ağırlıklara göre işlem görmesi istatistiki açıdan mecburiyettir. Dolayısıyla çıkacak sonuçlar farklı da olsa asla birbirinden bu kadar uzak düşen veriler olarak karşımıza çıkamaz. Burada aynı dilden konuşmamızı engelleyen sebepleri bilmiyor ve merakımızı gideremiyoruz. Çünkü TÜİK, 409 ürünün aylık fiyat değişimlerini gösteren ve enflasyon sepeti olarak bilinen “madde sepeti ve ortalama madde fiyatları” tablosunu Haziran 2022’den beri açıklamıyor.
Bu durumda gerek perakendecilerin gerekse tedarikçilerin kendi enflasyon oranlarını çıkartmaları ve iş planlarını da buna göre yapmaları kendi menfaatlerinedir. Yoksa yapılan hesapların şaşması söz konusudur.
Merkez Bankası Başkanı, yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 36’dan yüzde 38’e çıkartmıştı. Bu tahminin tutması hemen hemen imkansızdır. Böylece reel faiz her türlü hesapta eksidir. Evet reel faiz hesabı beklenen enflasyona göre yapılır ama hayali enflasyona göre yapılamaz…
Politika faizi yüzde 50, mevduat faizi yüzde 47 olursa, yıl sonunda da enflasyon yüzde 55 çıkarsa reel faiz yine eksidir. Buradan da faiz indirimi kararı çıkamaz.
Çıkarsa, kur ve enflasyon tekrar tırmanışa geçer ve başladığımız yere döneriz.
“Müjde enflasyon düşüyor.” Bu şablon haberle de isteniyor ki; vatandaş bunu “fiyatlar düşüyor” şeklinde okusun. Oysa düşen sadece fiyat artış hızıdır!
Örneğin; asgari ücretlinin 12 ay sabit kalan 17.002 TL’lik aylık geliri ile hayat kolaylaşıyor mu? Hayır.
Gelir sabit kalırken fiyatlar da sabit kalıyor mu? Hayır.
Peki ne oluyor? Gelir sabit kalırken 1 yıl içinde 1000 liralık mal ve hizmet 2000 liraya tırmanmıyor, 1500 liraya kadar çıkıyor. Yani vatandaşın çektiği sıkıntı artmaya devam ediyor.
Bu sebeple de “en kötüsü geride kaldı” sözü boşlukta kalıyor.
- Eğer hâlâ enflasyon oranımızla en yüksek birkaç ülke arasında yer alıyorsak,
- Aylık enflasyonunuz hâlâ onlarca ülkenin yıllık enflasyonu seviyesinde ise,
- Hâlâ gelir dağılımı bozulmaya devam ediyorsa,
- Hâlâ ekonomide fiyat istikrarı sağlanamıyorsa,
- Emanet sıcak paranın eninde sonunda evine dönecek olması hâlâ bizi tedirgin ediyorsa, en kötüsü geride kalmış sayılamaz.
- Kaldı ki, bahse konu olan sadece enflasyonun baz etkisi ile inişe geçmesi ise halkımız bunun da sürdürülebilir olduğuna inanmıyor ki…
Hane halkının yıllık tahminini son dört aydır yüzde 71-73 bandında tutması da (Kaynak TCMB) en kötünün geride bırakılmadığının en etkili ifadesidir.
“Tüketici güveni Eylül’de arttı” haberinin ifade tarzı da temelden yanlıştır. Zira olmayan güven artamaz. Tüketici Güven Endeksi’nde sınır değer 100’dür. Bu sınırın altındaki her değer güvensizliği ifade eder. Haberin doğru şekli, “Tüketici Güven Endeksi Ağustos’ta 76,4 iken, Eylül’de 78,2’ye yükselmiştir” olmalıdır. Zira artan endekstir, güven değildir. Büyük tirajlı gazetelerin bile çoğunda bu özensiz ifade yer almaktadır. Endeks 98 bile olsa tüketici güveni söz konusu olamaz. Olsa olsa güvensizlik azalmış sayılabilir.
Sonuç olarak; matematik ve istatistik gerçeklik, her türlü kişisel görüşün önünde geldiği gibi yanlış yorumlanmaya da açık değildir. Öyle yapılsa bile her seferinde “yanlış hesap Bağdat’tan döner.”
Ercüment Tunçalp
Kırmızı et meselesi…
‘İki ülkede iki alışveriş’ serisinin Almanya bölümü yayınlanınca, yazılı ve görsel medyada ilgi gördü. Kırmızı et konusundaki pahalılığımız artık bir küresel gerçekken, bazı yayın organlarında da “Almanya’da etin bizden ucuz olmadığı” dillendirildi. Elbette bu bir kıyaslama hatasından kaynaklanıyordu. Bilerek veya bilmeyerek yapıldığını tahmin etmem zor…
- Almanya’daki değerli et fiyatlarını Türk kasaptan alıyorlar (20 euro), bizdeki Et ve Süt Kurumu’nun (ESK) kıyma ve kuşbaşı fiyatları ile karşılaştırıyorlar. Hangi yanlışı düzelteyim?
- Market fiyatları market fiyatları ile kıyaslanır, kasapla market arasında değil!
- Hayvanın değerli parçaları da birbirleriyle kıyaslanır. Şimdi onu da yapalım. Örneğin Almanya’daki 20 euro fiyatın karşısına bizim 1.800 (35 euro) ve 2.600 TL’lik (50 euro) antrikot fiyatlarımızı, 2.100 TL’lik (40 euro) kuzu pirzolası fiyatlarımızı mı koyalım? Bonfileden bahsetmiyorum bile…
Bakınız şimdiye kadar bu fiyatlardan hiç bahsetmemiştik. Sadece 1.000 TL’ye yaklaşan ve dar gelirli tüketiciyi ilgilendiren kısmına odaklanmıştık.
- Almanya’daki aynı tezgahtan da örnek vereceğim. 12 Şubat 2026 tarihinde Aldi’de dana kıyma kg fiyatı 10,36 euro iken, organik dana gulaş kg fiyatı 19,98 euro‘dur. Bunda şaşılacak bir şey var mı?
- ESK dana etini ağırlıkla ithal ediyor. Zaten biz de diyoruz ki, yurt dışında et daha ucuz. Bu bizim söylediğimizi teyit etmiyor mu?
- Elbette kuraklık ve hayvan sayısının yüzde 2,7 azalması sebebiyle Almanya’da da kırmızı et fiyatlarında bir miktar artış var. Ancak bizdeki gibi ‘fırsatçı enflasyonu’nun da katkısıyla değil. Almanya Hayvancılık ve Et Üreticileri Birliği verilerine göre, genç dana etinin mezbaha kg fiyatı 7 euro’dur. Türkiye Ulusal Et Konseyi (UKON) verilerine göre de dana etinin mezbaha ortalama kg fiyatı 11,75 euro’ dur (606,24 TL). Oradaki artmış hali yukardadır. Bizim ise son 5 yılda karkas et fiyat artış oranımız yüzde 1443’dür.
Fiyatlar 4-02-2021’de 39.28 TL, 12-02-2026’da 606,34 TL idi…
Perakende fiyat artış oranları ise daha da yüksektir. Yani artışın hızı da farklıdır.
- Enflasyonla mücadele topyekun olur. Oysa ülkemizde kırmızı et başta olmak üzere fahiş fiyat ve spekülatör gerçeği var. Dolayısıyla mutfaktaki yangını söndürmek ve kamu kurumlarına destek olmak üzere gerçek fotoğrafa ihtiyaç vardır.
Almanya yazımın ekindeki liste “De Almanya Günlüğüm” adlı youtuber tarafından mağaza içinden yapılan çekimden alınmıştır (Etiketler de dahil). Bununla da yetinmeyip, çok geniş araştırma yaparak, başka kaynaklardan da doğrulama imkanımız olmuştur. Birkaç örnek daha vereyim…
- Berlin Tosun Kasap’tan 17 Ekim 2025 tarihinde alınan fiyatlar; dana gerdan 13,99 euro, süt dana eti (bir üst kalite) fiyatı 16,99 euro, kuzu kaburga 9,99 euro, kuzu kol 12,99 euro‘dur. Erkan Akbaş’ın 2 ay önce Aldi içinde yaptığı çekimde, 800 gr dana kıyma fiyatı 9,99 euro idi. Reşat Kına’nın 2026 yılında Aldi’den aldığı 500 gr dana eti fiyatı 6,49 euro idi. Yani bizim listedeki fiyatın 10 cent altı…
“Almancı tayfası” adlı youtuber 2 ay önce Augsburg’daki Türk kasabından aldığı fiyatları gösterdi. Dana kıyma 10,99 euro, kuzu kaburga 8,49 euro idi.
“Murat Bozdoğan-İsviçre” adlı bir yerel yayıncı, Almanya et piyasasına dair 2026 yılı başındaki değerlendirmesinde; dana kıyma için ortalama 8-10 euro, dana eti için ortalama 12-14 euro fiyatlar bildirmiştir. Önemli bir uyarı da yapmıştır. Yukardaki fiyatların piyasa ortalaması olduğunu, marketlerde kıyma ve kuşbaşı için daha uygun fiyatlar bulunduğunu da aktarmıştır.
- 9 Şubat/14 Şubat 2026 tarihli Lidl kataloğunda XXL dana kıyma fiyatı 9,99 euro’dur. 19 Şubat/21 Şubat 2026 Lidl kataloğunda, XXL dana but fiyatı 8,99 euro’dur. Yukardaki bütün bilgilere YouTube üzerinden ulaşılabilir.
Sonuç olarak; bazı ulusal ve yerel zincirlerde başarılı ramazan indirimleri görsek bile yine de vatandaşın alım gücünü aşmaktadır. ESK’nın ithalat rakamı hem talebe yetmediği hem de düzenleyici rolü gerçekleşemediği için tüketiciye yansıması sınırlı kalmaktadır.
1990’lı yılların sonuna doğru EBK (yeni adı ESK), Gima’nın tek kırmızı et tedarikçisi idi. Özelleşme sonrası biz göreve gelince gördüğümüz manzara; her gün saat 11-12’de reyonların boş kaldığıydı. Bir özel sektör şirketinde kabul edilebilir bir durum olmadığından, sözleşmeyi feshetmiş, piyasadan tedarik yaparak biraz daha farklı fiyata ama sürekliliği sağlamıştık.
O zamandan bu zamana kadar elbette iyileşme oldu. Ancak dört gün önce Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, “Türkiye et ihtiyacının yüzde 90’ını kendi karşılıyor” dedi. Dolayısıyla buradan yüksek fiyat seviyesini dengeleyecek miktarda bir ithalat olmadığını anlıyoruz. Ve sorun da burada oluşuyor zaten…
Kaldı ki ithalat rakamının ve tedarik kaynaklarının, bunun yurt içi dağıtımının kime ve ne kadar yapıldığının açıklanması da gerekir ki; böylece satışa intikal etmeyen mallar veya öngörülen fiyata uymayan muhataplar sektör katılımcılarının da desteği ile daha iyi denetlenebilsin…
Yurt içinde ulaşamadığımız bu bilgilere, Amerika Tarım Bakanlığı (USDA) tarafından 20 Kasım 2025 günü yayınlanan ve Türkiye’nin hayvancılığını mercek altına alan raporundan öğreniyoruz. Raporda, “Türkiye’nin canlı hayvan ithalatında dünyada ikinci sırada olduğu” belirtilerek, “2026 yılında 450 bin baş sığır ithalatı ve 70 bin ton kırmızı et ithalatı yapılacağı” ileri sürülüyor. Aynı raporda; “Üreticilere göre, ESK ithal besi sığırlarını Türk üreticilere yüksek fiyata satmaktadır. Bu konuda ESK, fiyat farkının (aldıkları ve sattıkları arasındaki fark) ülkenin hayvancılık sektörünü iyileştirebilmek amacıyla olduğunu iddia etmektedir” deniyor. Eğer bu doğruysa canlı hayvan ithalatının fiyatları neden düşürmediği çok iyi anlaşılıyor. Direkt destek vermek yerine, dolaylı yolun neden tercih edildiği de merak konusu oluyor…
Raporun bir başka kısmında; “Türkiye 2010 yılından bu yana canlı hayvan ithalatı yoluyla hayvan varlığını artırmak ve sığır eti fiyatlarını düzenlemek için çaba göstermektedir. Ancak sığır eti fiyatları önemli ölçüde artmaya devam etmektedir” deniyor. Yani hem fotoğrafı çekmişler hem de doğal sonucunu açıklamışlar. Ali Ekber Yıldırım’a rapordan haberdar olmamızı sağladığı için teşekkür ederim.
Ercüment Tunçalp
Ölçek ekonomisi
Ölçek ekonomisi, üretim hacmi büyüdükçe birim maliyetlerin düşürülmesi ve bunun sonucunda da rekabetçi fiyatlara ulaşarak verimliliğin artırılmasıdır.
Biraz daha açalım…
Sabit maliyetlerin, 1.000 ürün yerine 10.000 ürüne bölünmesi ile ölçek ekonomisinin avantajı görülebilir. Demek ki, buna yön veren birinci unsur sabit maliyetlerdir. Yani üretim hacmi ne olursa olsun (örneğin makine ve ekipman giderleri, ofis kirası, fabrika yatırımı veya kirası) sabit kalan maliyetlerdir. Değişken maliyetler ise üretim miktarı artışına paralel olarak artan (hammadde, işçilik gibi) maliyetlerdir. Buradaki en hassas nokta; sabit maliyetler payı yüksek olan işletmelerin birim maliyetlerini daha hızlı düşürebilme ve rekabette öne çıkabilme imkanları vardır. Bunun için şirketler yukardaki örnekte olduğu gibi üretim veya satış rakamlarını sürekli büyüterek bu avantajı sürdürmek isterler. Bu konuda hem ülkemiz hem de dünya şirketleri arasında büyük bir yarış vardır.
Ancak “büyük balığın küçük balığı kolay yiyeceği” tablo da ihtimal dahilindedir. Belki bu tanım biraz acımasız gelebilir ama gözde canlandırmak daha kolay olabileceği için tercih edilmiştir. Bu durum sadece büyük üreticiye değil, onun müşterisi durumundaki büyük perakendeciye de aynı avantajı sağlar. Örneğin Walmart ve Apple bileği kolay bükülemeyecek büyük balıklardan sadece ikisidir.
Kârlılığın artması ve işletmenin pazarda güçlü konuma ulaşması kısa vadede sonuç vermez. Zira sadece üretmek yetmez, bunu satışlara da yansıtmak uzun süreler alabilir. Kaldı ki bir şirket çok büyüdüğünde ve sadece ölçek ekonomisine sırtını dayayıp iş ortaklarına karşı daha agresif ve zorlayıcı olmaya başladığında ölçek ekonomisinin nimetlerinden tam olarak faydalanamaz. Yani büyümeyi sürdürürken ancak uzun ve orta vadede kârlı hale gelmek mümkündür. Tüketiciyi de fazla önemsemeden brüt kâr marjını artırmak aynı fasıldandır. Bu durumda sürecin getireceği sonuçla yetinmek yerine aceleci kâr hırsı ile büyüme de kesintiye uğrayabilir. Nitekim ülkemizde son yıllarda açtığı yeni şubelerden fazlasını kapatma kararı alan perakendeciler vardır.
Yönetimsel açıdan ölçek ekonomisinin hakkını verebilmek ve de karşılığını alabilmek; daha deneyimli ve daha yetenekli yöneticileri işe almakla mümkün olabilir. Yani her işletme benzer hacimlerde benzer sonuçlara ulaşamayabilirler.
Örneğin, yönetim kademesini garantiye aldıktan sonra verimli üretim tekniklerini kullanan; otomasyona, AR-GE’ye ağırlık veren, daha uygun hammadde tedariği yapan ve en önemlisi çalışan başına verimliliği artıran işletmeler birkaç adım öne geçerler. Bu şekilde üretim arttıkça maliyetleri daha hızlı azaltarak avantaj sağlarlar. Bunun adı pozitif ölçek ekonomisidir.
Yukarda da bahsettiğim gibi bir başka işletme ise aşırı büyümeye ayak uyduramaz; yönetim zorlukları, bozulan iletişim veya üretim hataları (fireler) ile maliyetlerin tekrar yükselmesine sebep olabilir. Buna da negatif ölçek ekonomisi diyoruz.
Ölçek ekonomisinde bir başka ayrım; içsel veya dışsal olması ile ilgilidir. İçsel ölçek ekonomisinde işletme kendi üretim hacmini artırdığında birim maliyeti düşer. Dışsal ölçek ekonomisinde ise işletme, içinde bulunduğu sektör veya kategoride satış payını artırdığında birim maliyeti düşer.
Büyük perakendeciler büyük kapasiteli satın almalarla ürünleri daha düşük fiyatlarla temin ederler. Bu avantajın bir kısmını tüketiciye sunar, bir kısmını da yeni yatırımlar için rezerv tutarlar. Böylece büyüme kesintiye uğramaz.
Yukarda da belirttiğim gibi kâr artışını ilk sıraya alan işletmeler ise fiyat rekabetinde geriye düşerler. Yani bu avantajı uzun sürelere yayamazlar…
Yıllar önce en büyük perakendeci için satın alma yaparken, bir transfer teklifi ile 1/3 kapasiteli başka bir perakendecide aynı işi üstlenmek durumunda kalmıştım.
Her iki tarafın da alım şartlarını bilmem sebebiyle tedarikçiler tarafında endişe hakim olmuştu. Oysa endişeye gerek yoktu, zira finansal gücü yüksek patronumuz şube sayısını hızla artırma kararı vermişti.
Ben de buna güvenerek tedarikçilerden normal iskontoların dışında, artacak değişik satış hedeflerine uygun oranlarda dönem primlerini sözleşme altına aldırmıştım. O hedeflerin tutulması hem tedarikçi hem de bizim kadrolara dinamizm getirdi ve çeşitli aktivitelerle imkanlarımızı geliştirmiş olduk.
Patronumuz bir İzmir merkezli zinciri de almaya karar verince, ön inceleme yapmak üzere üçüncü şirketin satın alma koşulları da önüme gelmişti. Gerçi ticaretin gizliliği kalmamıştı ama çıkarılacak çok ders olduğu tartışılmazdı.
Zira en iyi şartlarda alım yapan bu şirket, ölçek ekonomisinin hakkını veremeyen daha büyük perakendecileri, nakitin ve rekabetçi fiyatların gücü ile alım şartlarında geride bırakmıştı. Piyasada büyük perakendeciler üretim hacimlerine güvenerek ödeme sürelerini tek taraflı geciktirirken; bu şirket nakit ödemeyi artırarak büyük hacimlere ulaşmayı hedeflemişti. Netice de almıştı. Bu takdir edilmesi ve ders alınması gereken tüccarca bir yaklaşımdı…
Sonuç olarak; ticaretin birçok unsuru vardır. Tedarikçinin bozulan nakit akışı ile ilgilenmeyen, sadece kâra odaklanan işletmelerin kötü sürprizlerle karşılaşması ve günün birinde negatif ölçek ekonomisinin mağduru olması kaçınılmazdır. O günden sonra hem perakendecinin hem de tedarikçinin nakit akışını en başa almamın sebebi bu tecrübedir…
Büyümek elbette fırsatlar yaratabilir. Ancak yanlış yönetildiğinde tehditler oluşabilir. Yukarda da belirttiğim gibi fırsatlara hızlı tepki verip kararlar almak hatadır. Uzun vadede işletme sağlığının sürdürülebilmesi en önemlisidir.
Ercüment Tunçalp
Enflasyon sepeti ve akla takılan sorular
TÜİK her yılın başında fiyat derlenen yerleşim ve işyerleri ile her sene sayısı değişen sepetteki ürünleri ve grup ağırlıklarını güncelliyor. Açıklanmadığı için fiyatları ve fiyat alınan satış noktalarını ise göremiyoruz.
Öğrenebildiklerimiz; sepette bu yıl 428 madde ve 972 madde çeşidi bulunduğu ve aşağıda fikir yürüteceğimiz ağırlıklardır. Hepsi bu kadar…
Üzerinde en fazla konuşulan konuya hemen yazının başında açıklık getireyim.
Herkesin enflasyonu farklıdır ve her tüketici kendi enflasyonunu en doğru şekilde ölçebilir. Harcamasını en yoğun yaptığı kategorilerin payını yüksek tutarak…
Alışkanlık olduğu üzere her ay hesapladığım kendi enflasyonumla hem TÜİK sepeti ağırlıklarının hem de çıkan sonuçların benzerliği olmadığını rahatça söyleyebilirim. Peki gelir seviyesi daha düşük vatandaşlar için durum nedir?
Haliyle benden daha da fazla resmi enflasyondan uzak düşme ihtimalleri vardır. Oysa açıklanan sonuçların her kesim için bir ortak noktası olmalıdır.
- Detaya girecek olursak; orta ve alt gelir grubunun harcamaları içindeki gıdanın ağırlığı yüzde 50’nin altında değildir. Peki o zaman enflasyon sepeti içindeki ‘gıda ve alkolsüz içecekler’ ağırlığının artırılması gerekmez miydi?
Mevcut haliyle bile bırakılmadı; yüzde 24,96’dan, yüzde 24,44’e indirildi.
Gıda grubunun lokomotifi olan kırmızı etin son 5 yıldaki fiyat artış oranı yüzde 1.400’dür (2021 Şubat/2026 Şubat UKON). Buna rağmen 2021 yılında gıdanın ağırlığı yüzde 25,94 iken, 2026 yılında yüzde 24,44’e düşmüştür. Elbette 1,5 puanlık düşüş anlaşılır gibi değildir. Ve bu sürekli düşüş nereye kadar devam edecektir?
- Otomatik zam gören, ‘Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar’ harcama grubu ağırlığının yüzde 15,21’den yüzde 11,40’a düşürülmesi de önemli sorulardan biridir. Zira bir ürün grubu istisnasız nüfusun tamamını ilgilendiriyor ve gelir seviyesi düştükçe de harcamalar içindeki payı artıyorsa, o grup ağırlığının düşürülmesi (hem de 4 puan) şaşırtıcı olmaz mı?
- Vergi güncellemeleri sebebiyle fiyatı en hızlı artan ‘Alkollü içecekler, tütün ve tütün ürünleri’ grubuna ait ağırlığın da yüzde 3,52’den yüzde 2,75’e düşürülmesi bir başka akla takılan sorudur.
- Vatandaşın “önce sağlık” inanışı da buradaki değişiklik ile boşa çıkmış görünüyor. Sağlık ağırlığı yüzde 4,09’dan yüzde 2,79’a düşürülmüş. Oysa vatandaş bu ihtiyacı için para yetiştiremediğinden (sigortalı olanlar da dahil) şikayetçidir. Acaba bu sebepten olabilir mi?
Peki ağırlığı artırılan gruplar hangileri?
- Nüfusumuzun en az yüzde 70’inin unuttuğu ‘Lokantalar ve konaklama hizmetleri’ ağırlığı yüzde 8,31’den yüzde 11,13’e çıkarılmış. Evet dışarda yeme içme, konaklama maliyeti yükseldi ama sadece buna bakarak; nüfus çoğunluğu için yok hükmünde olan bir harcama kaleminin (en azından emekli ve asgari ücretli için) payını artırmak isabetli sayılabilir mi?
- Aynı şekilde ‘Eğlence, dinlence, spor ve kültür’ grubu için de rüzgar tersten esmiş. Haliyle yukardaki nedenlerden ötürü düşürülmesi gereken ağırlığın yüzde 3,36’dan yüzde 4,34’e çıkarılmış olmasının da bir izahı olmalı…
- ‘Giyim ve ayakkabı’ grubunun iki tarafı da mutsuzdur. Satıcı satışların düşmesinden, tüketici ise bu gruba bütçesinde yer ayıramamaktan şikayetçi…
Gıda dışı gruplarda daralma yaşanırken ve sektör temsilcilerinin sıkıntıları ortadayken, bu grupta ne gibi bir itici güç ağırlığı yüzde 7,16’dan yüzde 7,90’a yükseltmiş olabilir?
- Sepetten çıkan ve yerlerine giren bazı ürünlere de bakalım. Beni en fazla şaşırtan maddeyi en başa alayım. Halkın temel besin kaynağı olan simitin ilk kez listeye girebilmesi normal mi?
- Önemli bir kesimin her gün kullandığı banliyö tren bileti listeden çıkartılmış.
- Yine yaygın kullanımı olan tıraş malzemeleri çıkartılırken, termos sepete alınmış. Oysa hangisinin diğerinin onlarca katı olarak kullanıldığını söylemeye gerek var mı?
- Listeye yeni giren banyo paspası sürekli alınan bir ürün değildir. Her sene 1 tane alınsa evlerde koyacak yer kalmaz.
Listeden çıkarılan gazete ve derginin yıllık toplam tirajı (360 milyon) eskiye göre düşüş gösterse de hem sürekliliği olması hem de her haneye (3 kişilik) yılda ortalama 13-14 adet girmesi kalıcı olmasını sağlamaz mıydı?
- Bebe elbisesi listeye girmiş, çocuk elbisesi çıkmış. Doğumdan sonraki 2 yıl bebeklik, 3-11 yaş arası da çocukluk dönemi olarak kabul edilir. Yani 2 yıllık ihtiyaç sepete giriyor, 9 yıllık ihtiyaç listeden çıkıyor. Hani “bebe ve çocuk” tek sayılsa kimsenin itirazı olamaz. Ancak tercih şaşırtıcıdır…
Sonuç olarak; zaten hissedilen enflasyon ile açıklanan enflasyon arasındaki fark ortadayken, bir de vatandaş kendi gerçeklerine uymayan bu değişiklikleri gördükçe enflasyonun düşeceğine dair inancını kaybediyor. Dolayısıyla hane halkına göre 12 ay sonrası için enflasyon beklentisinin yüzde 52,08 çıkmasını (MB anketi) haksız gösterecek bir başka neden bulunmuyor. Zira vatandaş sepet değişirse, çıkacak enflasyon oranının da hangi yönde değişeceğini iyi biliyor.
Kaldı ki; Amerika, Avrupa ve Asya’daki farklı ülkelerde araştırma ve ekonomik analiz alanında bir referans noktası olan BBVA Research, “TÜFE sepetindeki yeni ağırlıkların enflasyon ataletini güçlendirebileceği, yani fiyat artışlarını daha kalıcı hale getirebileceği” uyarısında bulunuyor.
Dolayısıyla şeffaflık güven verir, yokluğu bilgi kirliliği üretir.


Özhan Erem
1 Ekim 2024 saat: 14:12
Ercüment Bey, çok güzel bir yazı yine elinize sağlık.
Sizi 17-20 Ekim’de Yenikapı’da Bayim Olur musun Franchising ve Markalı bayilik Fuarımıza davet etmek istiyorum, çok mutlu oluruz gelirseniz lütfen arayın, sizi karşılayalım.
Saygılarımla.
Not; Franchise almak, dünyanın en karlı yatırım enstrümanına dönüştü…
Ercüment Tunçalp
2 Ekim 2024 saat: 11:22
Sayın Erem, önce ilginiz için teşekkür ederim. O tarihlerde İstanbul dışında olacağımdan maalesef katılmam mümkün gözükmüyor. Fuar organizasyonunuzun başarılı geçmesini diliyorum.
Saygılarımla.