Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Şirket bütçeleri için en zor yıl

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

2019 yılı bütçelerinin hazırlandığı zaman dilimi içindeyiz. Ancak gerçekçi bütçeleri ortaya çıkartacak sağlıklı verilerden yoksunuz ve ekonomik koşullardaki beklentiler de o kadar net değil.

Bütçeyi yaparken kullanılacak geleceğe dair varsayımlar tablosunda; yabancı para kurları, enflasyon oranları, kategorilere göre yapılacak tahmini zam oranları, alım şartları (vade, opsiyon vb), olası kredi alımında kullanım şartları ve oranları, personel alımı ve personel ücretlerinde zam oranları öncelikle yer almalıdır. Ancak aşağıda belirteceğim şekilde, bunlara temel teşkil etmesi gereken MB’nın enflasyon tahminlerindeki sapmalar artarak devam ediyor. Gerçi 2011 yılından bu yana öngörülen oranlar hiç tutmamıştı ama bu seneki durum bambaşka!

Peki bu durumda yol haritasını nasıl belirleyeceğiz?

Modern yönetimin büyük ustası Peter F. Drucker; “Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız, vardığınız yerin önemi yoktur” diyerek durumu özetlemiş.

O zaman dikkate alacağımız husus sadece son sahne olmamalı, geçmişe de bir göz atmalıyız. Zira son 4-5 yılda da tutmayan şirket bütçeleriyle sık karşılaştık.

İşte 2011-2017 arası MB hedef ve gerçekleşen enflasyon oranları:

Yıl         Hedef         Gerçekleşen     Sapma

2011       %5.5                %10.4            %89

2012          %5                 %6.4            %28

2013          %5                 %7.4            %48

2014          %5                 %8.2            %64

2015          %5                 %8.8            %76

2016          %5                 %8.5            %70

2017          %5                %11.9           %138

Bu seneyi başka yapan ise her çeyrek arasındaki tahminlerde izlediğimiz önemli farklardır.

İşte 2018 yıl sonu için MB tarafından yapılan sıralı enflasyon tahminleri:

Tarih              Tahmin   Değişim oranı

28.12.2017           %7

20.01.2018         %7.9           %13

30.04.2018         %8.4             %6

31.07.2018       %13.4           %59

31.10.2018       %23.5           %75

Henüz yıl sonunu görmediğimiz için son tahminin (%23.5) tutup tutmayacağını da bilmiyoruz. Bu tahmin tutsa bile ilk tahminle (%7) son tahmin arasındaki değişim oranı %236’dır. Benim yıl sonu enflasyon tahminim asgari %27’dir.

Dayandığım iki nokta var. Birincisi, hükümetin ‘Yeni Ekonomi Programı’nda açıklanan %20.8’lik yıl sonu enflasyon tahmini üzerinden henüz 1.5 ay geçmişken, MB’nın yaklaşık 3 puan daha fazlasını tahmin etmesidir.

İkincisi, 9 Ekim 2018 tarihinde açıklanan ‘Enflasyonla Topyekun Mücadele Kampanyası’na rağmen Ekim ayında da enflasyonun yeni rekorlar kırarak aylık %2.67, yıllık %25.24 olmasıdır. ÜFE’de %45 çıktığına göre; Kasım, Aralık Ocak enflasyonları nasıl düşer?

Tam tersine bu fazlalık TÜFE’ye yansır. Aynen bütün gayretlere rağmen fiyatların Ekim ayında da yükselişini sürdürdüğü gibi…

MB gıda fiyat enflasyonunu da 2018 yılı için %13’ten %29.5’e yükseltti. Bunun da %33 olarak gerçekleşeceğini tahmin ediyorum.

Şimdi gelelim 2019 yıl sonu için yapılan %15.2’lik tahmine (Temmuz ayında öngörülen %9.3 idi).

Yukarda anlattıklarımdan sonra önümüzdeki sene bütçeleri için bu enflasyon oranını dikkate almanın ne kadar sağlıklı olabileceğini takdirlerinize sunuyorum. Sadece ÜFE’deki birikimin TÜFE’yi tetikleyeceğini dikkate alsak bile, bu tahmine en az 8 puan ilave etmek gerekir.

Ekonomik konulardaki beklentilere gelince; enflasyonun ilacı olan sıkı para politikasının nasıl uygulanacağına bakmamız gerekiyor.

Şimdi gözümüzde bir canlandırma yapalım.

Sıkı para politikasına göre; MB büyük ihtimalle bankalara vereceği paranın faizini yükseltir. Kurum elindeki tahvilleri iç piyasaya satarak ve diğer araçları kullanarak piyasadaki para miktarını azaltır. Yani böyle olması gerekir.

Faizler yükseldikçe finansman maliyeti artacağından, yatırım harcamaları azalır. Elbette bunun devamı da tüketim harcamalarını düşürür. Toplam talep düşünce arz fazlasının oluşması kaçınılmazdır. Bu durum ürünlere kolay zam yapılmasını önler, çalışanlar da aşırı ücret zammı istemezler. Böylece enflasyon frenlenmiş olur.

Şimdiye kadar gerçek sahnede böyle bir şey gördük mü? Hayır.

Peki seçim nedeniyle en az 5 ay daha görme ihtimalimiz var mı? Bence yok, bu kararlarda gecikme riski güçlü ihtimaldir. Hatta ilk sinyaller gelmeye başlamıştır bile. Zira MB sıkı para politikası duruşuna devam edeceğini açıkladığı gün, Bakanlığın da yıl sonuna kadar 6 ayrı sektörde KDV ve ÖTV indirimlerini açıklaması, para politikası ile maliye politikasının uyumsuzluğunu ortaya koymuştur.

Neticede vazgeçilen bu vergiler bütçeye “bütçe açığı” olarak yansıyacak ve bir şekilde yeni vergilerle vatandaştan tahsil edilecektir. Üstelik otomobil, mobilya, beyaz eşya, konut alan ve satan daha çok üst gelir grubu iken; elektrik, doğal gaz, akaryakıt gibi üretim girdileri ile temel mallara gelecek zamlar iğneden ipliğe herkesin enflasyon yükünü artıracaktır. Elbette “bütçe açığı” kamu harcamalarında da tasarrufu gerektiriyor ama bu ihtimalin zayıf olduğunu geçmiş tecrübelerimiz bize söylüyor.

Dövizin seyrine gelince; Türkiye ekonomisinin dışa bağımlılığı azalmadığı ve net dış borç ödeyicisi konumumuz değişmediği sürece yüksek kur sorunu kolay çözülemez.

Bu tespitler ışığında bile gerçeğe yakın bütçeler hazırlamak kolay değildir.

Bilhassa gıda perakendecileri için önerilerim:

  • Her şirket kendi enflasyonunu bulmalı ve gelecek yıl tahminini de buna göre oluşturmalıdır.
  • Bütçe ya üçer aylık dilimler halinde yapılmalı, ya da her üç ayda bir revize edilmelidir.
  • Enflasyon payı kadar bile ciro artışı zor göründüğü için (tüketim düşeceğinden) bu seneye özel ek büyüme payı düşünülmemelidir.
  • Bu durumda gider bütçelerinde önemli tasarruf planlanmalıdır. Zira 2019 yılına girilirken, bir taraftan ekonomik durgunluk, diğer taraftan fiyat artışları devam edecektir (stagflasyon riski).
  • Peter F. Drucker; “Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız, vardığınız yerin önemi yoktur”.

    Kur riski ve alacak tahsilatı perakendeciden çok tedarikçiyi tedirgin ettiği için ilişkileri olumsuz etkilemesi ve rakamlara yansıması ihtimali göz ardı edilmemelidir.

  • Nakit akım bütçesi en öne alınmalıdır. O sene bu senedir.
  • Gıda enflasyonunun bu kadar yüksek olması; orta ve alt gelir grubuna hizmet veren gıda perakendecilerinde ciroları daha fazla etkileyecektir. Bu bakımdan yönetici kadroların hem bütçeyi oluşturmada hem de bütçeyi gerçekleştirmede yaşayacakları zorluklar anlayışla karşılanmalıdır.
Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Meyve sebzede market-pazar farkı

Ercüment Tunçalp

Baştan hatırlatmakta yarar var; bu yazıda sadece meyve sebze pazar esnafı konu edilmiştir. “Yöresel Ürün Pazarı” adıyla her türlü et ve süt ürününün hijyen kuralları hiçe sayılarak açıkta satıldığı bazı yerler konumuz dışındadır.

Önce nereden nereye geldiğimize bakalım…

  • 70’li yılların sonuna doğru semt pazarları oldukça ucuzdu. Ancak mostra (göstermelik teşhir) uygulaması ile hangi kaliteyi satın aldığınızı ancak eve gidince anlardınız.
  • Sokaklar seyyar satıcıdan geçilmezdi. Ve marketlerin en önemli rakipleri bunlardı. Market önlerine gelirler ve aşırı fiyat farkları ile müşteriye geçit vermezlerdi. Mostra düzenleme burada da geçerliydi. Teşhirin ön yüzünü görür, kararınızı verirdiniz. Oysa satıcı mostraya dokunmaz, arkadan doldururdu…
  • Marketler, kendileri için pek de uygun olmayan bu ortama çare bulmak zorundalardı. Türkiye’de ilk defa ‘SEÇ-AL’ kampanyasını 1977 yılında Migros başlatmıştır. İtiraf edeyim, bu kampanyaya ben karşıydım. Nedeni de satın aldığım ürünlerde artacak fire korkusuydu. Pazarlama toplantısından oy çokluğu çıkmasa da, sert mizacıyla tanınan üst amirimiz kararını vermişti bile…

Afişler hazırlandı ve uygun yerlere asıldı. Bu karar devrim niteliğindeydi, çünkü o güne kadar tüketicinin ürüne dokunması mümkün değildi. Elbette uygulamanın ilk günlerinde mostra erbabından oldukça fazla tehditler aldık.

  • Ancak onların da ürünü seçtirememesinin haklı sebepleri vardı. Zira şehir hallerinde standart ürün yoktu. Sandıkların üstüne gösterişli mallar, altına da elde kalan ne varsa doldurulurdu. Dolayısıyla bu durum, hal komisyoncuları tarafında da şaşkınlık yaratmıştı.
  • Migros ise direkt tarladan-bahçeden alım yaptığı ve Mersin, Antalya, İzmir, Bursa bölge depolarında ürünü standart hale getirerek büyük şehre sevk ettiği için müşteri tarafından seçilmesini risk olarak görmüyordu.

Ürünü, 1. kalite, 2. kalite, 3. kalite olarak ayırıyor, sandıklara bu etiketleri yapıştırıyorduk. Bu sadece kalite tarafıydı ve bir de kalibraj tarafı vardı. Onu da A,B,C şeklinde ayırıyor ve kalite etiketlerinin yanına ekliyorduk.

Örneğin elma Eğirdir’den geliyorsa, en büyük boy olanlar 1-A etiketine sahip oluyordu. Eğirdir’den gelen daha küçük boylar ise 1-B ve 1-C şeklinde etiketleniyordu. Ve soğuk hava deposundan da bu sıra ile çekiliyordu. Bu bölgenin ürününü farklı yapan rengi ve tadıydı. Eğer portakal Finike’den geliyorsa aynı şekilde sınıflamaya tabi tutuluyordu. Tadı ve suyu bu seviyede olmayan bir başka bölge ürünü ise 2-A / 2-B / 2-C şeklinde işaretleniyordu.

  • Bu titiz çalışmanın devamında, satışa sunulan ürün tezgaha boca edilmiyor, gün içinde takviyesi yapılıyordu. Elbette buna rağmen fire bir miktar artıyordu ama ona da ikinci satış olarak çare bulunuyordu. Satışlar ilk 6 ayda bile ikiye katlanmıştı. Ve daha sonra da mevsimin ana kalem malları (kışın portakal, yazın çilek ve şeftali), trafiğe müsait yerlerdeki şubelerin her birinde günde birer kamyon (kamyon üzerinden) satılmaya başlamıştı.
  • SEÇ-AL fiyatla da destekleniyor, üreticiden direkt alımın avantajı müşteri ile paylaşılıyordu.

Seneler geçip bu günlere geldiğimizde birçok şey değişti…

  • En olumlu gelişme, ülke genelinde çoğunlukla standartlaşmadaki iyileşmedir.
  • Bugün çok hassas ürünler hariç bütün marketlerde ürünü seçmek serbesttir.
  • Pazarlarda seçtiren tezgahlar azınlıkta, seçtirmeyen tezgahlar hâlâ çoğunluktadır. Ancak pazardaki kalite marketi geçmiştir. Fiyatlar düşüktür ama esas kalite farkı ‘seçtirme avantajı’na galip gelmiştir.

Şimdi fiyat demişken 6 çeşit ürünün ulusal market-pazar kıyaslamasını yapalım. 18 Mayıs pazartesi günü Göztepe semt pazarında; markette 420 TL olan kiraz 200 TL, markette 103 TL olan yerli muz 80 TL, markette 90 TL olan kayısı 75 TL, markette 206 TL olan malta eriği 100 TL, markette 69 TL olan soyulmuş enginar 50 TL’idi. Ayrıca, zengin müşteriye hizmet veren bir zincirden oldukça pahalıya aldığım pembe domatesin içi kısmen beyaz çıkarken; o fiyata yakın pazardan aldığım ve seçemediğim domatesin görüntüsü, iç rengi ve tadı fark yaratıyordu. Buraya kadarı pembe domatesin gerçeği ile ilgilidir. Bir de bir çok market tezgahında ‘pembe domates’ adıyla satılan yerli ürünler var ki, o ürünler pembe domates değildir. 70-80 lira daha ucuza satılması, ne fiyat ne de kalite olarak dikkate alınmasını gerektirmiyor.

  • Son yılların en olumsuz gelişmesi; bazı perakendecilerin, aracıları kaldırıp en kısa yoldan tedariği sağlamaları gerekirken, kendi aracı kuruluşlarını devreye sokarak “bir koyundan iki post çıkarmayı” amaçlamalarıdır. Bu durum fiyatların iyice şişmesine sebep oluyor.

Sonuç olarak; benim tavsiyem, bilhassa pazarlara yakın şubesi olan marketlerin önce aynı kaliteyi sağlamalarıdır. Yoksa semt pazarı kurulan günlerde yapılan indirimlerle sonuç almak kolay değildir. Üzülerek söylemeliyim ki, bazı ulusal perakendecilerin tezgahlarında alınacak mal yoktur. Örneğin karnabaharlar içinden lekesiz olanını bulmak mümkün olamamaktadır. Kuru soğan, patates ve bazı yeşillikleri seçerek almanıza rağmen evdeki ömrü 2 gün sürmektedir. Avrupa’da tezgahlarda en yüksek 1,5 euroya gördüğümüz ithal muzlar yerine, bizim bazı market tezgahlarındaki kararmış yerli muzlar hem 110- 120 TL’ye (2,3 euroya) satılmakta hem de hiçbir indirim uygulanmadan gün bitiminde çöpe gitmektedir.

Ülke genelinde, “geleneksel perakendecilerin hâlâ hakim durumda olduğu” söylemi doğru olabilir ama bu büyük şehirler için geçerli değildir. İstanbul’da, birer bakkal, manav ve kasabın bulunduğu bir semtte 7-8 tane market zincirine ait şube yer almaktadır. Kaldı ki, eski senelerdeki seyyar satıcı rekabeti de neredeyse yok gibidir. Yani organize perakende zincirler bugün büyük şehirlere hakim vaziyetteler. Belki de günümüzdeki aşırı rahatlık bundan kaynaklanıyor olabilir ama sürdürülebilir değildir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

“İkincisi %50 indirimli!”

Ercüment Tunçalp

İndirim kataloğu hazırlarken, algı konusunda çok yaratıcıyız…

Aynı üründen 1 adet alırsanız indirim yok, 2 adet alırsanız ikincisine %50 indirim var. Aklınızda kalan %50 değil mi?

Oysa aldığınız indirim yüzde 25, hem de 2 adet almak şartıyla…

Bitmedi. Örneğin, Gillette Mach 3 traş bıçağı yedek 4’lü ulusal zincirde 660 TL, yerel markette 600 TL (bire bir aynı çeşit).

Rakipteki fiyata göre o yüzde 25’de , yüzde 17,5’e indi mi?

Şimdi soruyorum; bu pahalı ürünü %17,5 avantaj için 2 adet alır mısınız?

Fiyat belirtmeden yapılan, “1 alana 1 hediye” kampanyası daha da ilginç…

  • Hangi fiyattan alacağınızı belirtmemişler. Markete gidince öğreneceksiniz…

Markete girdiniz ve hediyeli Pastavilla makarna fiyatının 47 lira olduğunu gördünüz, o anda diğer rakiplerle kıyaslama imkanınız var mı? Yok, alışverişten sonra öğreneceksiniz. Ben sizin yerinize öğrendim. Piyasada aynı ürünün 35 lira olduğunu göreceksiniz, hem de Bağdat Caddesi üzerindeki 2 şubeli yerel perakendecide

Kafanız karıştı değil mi? Ürünü daha pahalı alan perakendeci, daha ucuz alan büyük perakendeciden (ölçek ekonomisi ile) 12 TL düşük fiyata satabiliyor.

Bu tuhaflığın adı ‘Fiyatlamada davranış bozukluğu’dur.

Tüketici böylece “1 alana 1 hediye” kampanyasından %50 indirimli ürün almış olmuyor, rakipteki 35×2= 70 TL yerine bu kampanyadaki iki ürüne  47 TL ödeyerek yüzde 33 reel indirim almış oluyor…

Üstelik, yine bunu da şarta bağlamışlar. Bu indirimi hak edebilmeniz için aldığınız ürünlerin aynı çeşit olması gerekiyor. Oysa diğer marketten aldığınızda biri spagetti, diğeri fiyonk olabiliyor…

Dünyada çikolata fiyatları düşerken hâlâ döviz bazında en pahalı fiyatlar bizde. Zira ana hammadde fiyatında yarı yarıya düşüş var ama bizim fiyatlar yukarı doğru tek yönlüdür. Her çıkışın bir inişi olmaz!

Dolayısıyla indirimi göstermek için çok kullanışlı bir üründür. Birçok yerde Milka çikolata normal raf fiyatı 79 TL iken (ki kakao fiyatı düştükten sonra bu da yüksektir), insert içinde çikolatayı 129,95’ten 79,95 TL’ye düşmüş göreceksiniz. Daha da ilginci; bu insert sahibinin rakibi durumundaki diğer ulusal zincir de aynı çikolata markasını inserte almış. Normal fiyatı da 160 TL yaparak 1 alana 1 hediye kampanyası ile aynı fiyatta buluşmular. Oysa esas olan raf fiyatlarındaki yakınlıktır. Tüketicide kafa karışıklığı yaratmak değil…

Amaç bellidir; tüketici hazır yüksek fiyata alışmışken, indirimi yüksek göstererek onu mutlu etmek…

  • Yine bir ulusal zincir kataloğunda, 250 gr Sütaş tereyağı normal fiyatı 271 TL (1.084 TL/Kg) olarak gösterilmiş. Araştırdım, böyle bir normal fiyat bulamadım. Hatta aynı zincirin daha üst gelir grubuna satış yapan formatına da baktım. Oradaki aynı markanın 100 gr fiyatı 119,95 TL (959,60 TL/Kg) idi. Oysa aynı grup içinde gurme lezzetler sunan, üst segment bir marketten daha yüksek fiyat veya en azından aynı fiyat seviyesi beklenmez mi?

Ana firmanın insert içindeki indirimli fiyatı ise 271 TL yerine 200 TL (800 TL/Kg) olarak açıklanıyordu. Elbette bu fiyat normal satış fiyatlarına yakındır ama indirimli fiyat sayılamaz. Zira diğer bir ulusal zincirde aynı ürünün 350 gram fiyatı 299 TL (854TL/Kg) olup, bir yerel zincirde de aynı ürünün 750 gramı indirimli şekilde 500 TL (666 TL/Kg)) olarak afişlenmişti.

İşte en düşük fiyatı da en yüksek fiyatı da yan yana getirdim. Bir temel üründe cepten çıkacak yüzde 63 fazlalık küçümsenmesin. Zira bu şekilde yüzlerce ürün daha var. Tekrara düşmemek için sadece güncel olanları gündeme getirdim…

Sonuç olarak; eğer ilk fiyatınız gerçekçi değilse, ne yaptığınız indirimin, ne verdiğiniz hediyenin, ne de ikincisine yüzde 50 indirimin anlamı kalmaz. Çünkü matematiğe uymaz…

İndirimi veya promosyonu cazip göstermek adına önce fiyatı artırıp, sonra da inserte almanın adını bunun için asansör fiyatlama koydum. Zannediyorum yukardaki örneklerle de içini doldurmuş oldum. Neticede, bu tip uygulamalarda ilk bakılacak yer ilk fiyattır. Eğer o gerçekçi değilse, kazancınızı ölçemezsiniz!

X          X          X

Bir başka konu da, bu anlattıklarımla yakından ilgilidir. Altı yedi yıldır dünyanın çeşitli ülkeleri ile market fiyatlarımızı kıyaslıyorum. Fiyatlarımızın, gelişmiş batı ülkelerinin bile üzerinde olduğunu listeler halinde açıklıyor ve yorumluyorum. Hafta içinde, Türkiye’de yaşayan İngiliz gazeteci Lizzie Porter, benim kıyaslamalarımın bir benzerini Londra ile İstanbul arasında yapmış.

19 ürünlük temel gıda sepetine Londra’da 2.700 TL (44,53 sterlin), İstanbul’da ise 4.400 TL (71,99 sterlin) ödeneceğini tespit etmiş. Fiyatları 14 Mayıs 2026 tarihinde Sainsbury’s ve Carrefour’dan almış. Sonuçta bizdeki fiyatların %63 daha fazla tuttuğunu görerek oldukça şaşırmış (Karar).

Oysa bu durum aniden oluşmuş değildir. Tam 6 yıl önce 17 Ağustos 2020 tarihli İngiltere (İki ülkede iki alışveriş 4) kıyaslamamda, 25 ürünlük liste toplamının İngiltere’de 26,80 sterlin, Türkiye’de aynı alışveriş toplamının 39,60 sterlin tuttuğunu yazmışım. Altı sene arayla benim kıyaslamamdaki fark %48 iken, İngiliz gazetecinin bulduğu fark %63 çıkmış. İşte bu benzerlik sorunumuzun ne kadar kronik olduğunu ve bir şeylerin yanlış gittiğini ortaya koymaktadır.

Fiyatların çığırından çıkmasının, sadece maliyetlere ve devamında da enflasyona bağlanamayacağını, en temel ihtiyaçların kaynağı olan market enflasyonu ile mücadeleye öncelik verilmesi gerektiğini göstermektedir. Zira sabit gelirli kendi emeğinin fiyatını artıramazken, bu özgürlüğe sahip serbest piyasanın da sınırları olmalıdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

“Dünyada da enflasyon yükseliyor!”

Ercüment Tunçalp

ABD-İran savaşının bir gerçek etkisi var, bir de bahane üretme etkisi…

Ben bunu bir futbol maçında yenilen takım yöneticilerinin, kendi futbolcularının düşük performansına bakmadan, sonucu hakemin birkaç yanlışına bağlamalarına benzetiyorum. Bu şekilde de gerçek sorunların üzeri örtülerek başarı sağlamak mümkün olamıyor. “Efendim, dünyada da enflasyon yükseliyor” klişesi doğrudur ve üstelik yemin etseniz de başınız ağrımaz!

Oysa dünyada 2025 yılı itibariyle 70-80 ülkenin yıllık enflasyon oranları %5’in altındaydı. Ayrıca %2 ve %1’in altında; hatta eksi enflasyon (deflasyon) oranına sahip oldukça da fazla ülke bulunmaktaydı. Bir kısmını aktaralım; Macaristan (%1,8), Fransa (%1,7), İtalya (%1,7), Malezya (%1,7), Japonya (%1,5), Çin (%1), İsveç (%0,6), İsviçre (%0,2), Tayland %-0,1).

OECD Mart 2026 raporunda; savaşın petrol fiyatlarını ve küresel enflasyonu artıracağı yer alıyordu. Ancak buradaki önemli nokta; rapordaki, “2025 yılında yüzde 3,1 olan ortalama küresel enflasyonun 2026’da yüzde 4’e çıkacağı” tahminiydi. Bunun ülkemizdeki durum ile bir benzerliği bulunuyor mu?

Kaldı ki bir puanın altındaki artış yerine, bizim yüksek enflasyonla yaşamaya mecbur kalmış vatandaşımızın yüzde 30 oranı yüzde 35’e çıksa ne fark eder?

Aylardır dezenflasyon yaşamadığımızı ifade ediyorum. Nitekim 2025’in sonunda yüzde 30’un altına düşmeyen yıllık enflasyonumuz, Ocak (%30,65), Şubat (%31,53), Mart (30,87), Nisan (%32,37) aylarında da paralel seyir izlemişti. Tek değişiklik; savaştan önce (Ocak’tan Şubat’a) 1 puan artan yıllık enflasyon, son ay (Mart’tan Nisan’a) 1,5 puan artmış oldu. İşte bu yarım puan ilave de enerji fiyatlarındaki artıştan kaynaklanmıştır. Hepsi bu kadar…

İthal enflasyon’ diye adlandırılan durum ise, ithal girdilerin maliyetlerindeki artış nedeniyle genel fiyat düzeylerinin yükselmesidir. Evet aslında maliyet unsurlarından biridir ama eğer kur şoku yaşamıyorsanız, enflasyonu yüzde 3-4 arasında olan ülkelerden yapılan ithalatın maliyetlerinize katkısı çok sınırlı olur.

Ancak, bugüne kadar yaşadıklarımız bize ithal enflasyon sıfır olduğunda bile dünyada gıda enflasyonu düşerken, bizde rekor kırdığını göstermiştir.

Elbette biz sadece TL enflasyonu yaşamıyoruz. Doların sahibi ABD’de yıllık enflasyon yüzde 3,3 iken, son bir yılda bizim dolar bazında enflasyonumuz yüzde 9,78 (TÜİK) çıkmıştı. Dünya ile sık sık yaptığımız döviz bazlı fiyat kıyaslamalarında bizim aleyhimize farkın sürekli açılmasının esas sebebi budur. Görüldüğü gibi sadece buna bakarak bile bizdeki fiyatlar genel seviyesinin dolar bazındaki hızlı yükselişini küresel nedenler içinde arayamayız. İşte bunun için TÜFE içinde, hatalarımızın ve fırsatçı enflasyonunun payı olduğunu kendi gerçeğimiz olarak kabul etmeliyiz.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek; “Enflasyon beklentilerindeki bozulmada savaşla birlikte artan enerji maliyetleri etkili oldu. Artan enerji fiyatlarının ülkemizde de enflasyon görünümünü olumsuz etkilemesi bekleniyor” demiş. Bakalım öyle mi?

Savaşın olmadığı yılın ilk 2 ayında, resmi hedef yüzde 16 iken hemen hemen 2 katı kadar enflasyon yaşamıyor muyduk?

TCMB, 12 Şubat tarihinde paylaştığı yılın ilk raporunda; daha önce yüzde 13 ile yüzde 19 aralığında öngördüğü 2026 yıl sonu enflasyon tahmin aralığını yüzde 15 ile yüzde 21 seviyesine yükseltmemiş miydi?

Yine savaşın olmadığı Şubat 2026’ya ilişkin, TCMB’nin “Sektörel Enflasyon Beklentileri” anketine göre; şubat’ta 12 ay sonrası için enflasyon beklentileri, piyasa katılımcıları için yüzde 22,10 (nisan’da 23,39), reel sektör için yüzde 32 (nisan’da yüzde 33,70), hane halkı için yüzde 48,81(nisan’da yüzde 51,56) seviyelerinde gerçekleşmişti. Acaba yukardaki 2 ay arayla açıklanan beklentilerdeki küçük oranlı bozulmanın sebebi, 1 puan artan yıllık şubat enflasyonu olamaz mı?

Sonuç olarak; savaştan önce beklentileri bozan yeteri kadar nedenlerimiz vardı.

  • Sanayi sektörünün sıkıntıları savaş ile başlamadı…
  • Gerçek işsizlik (atıl işgücü) yüzde 31,5 olmuştu.
  • Gelir dağılımı da giderek bozulmuştu…
  • Siyasetteki ısınmanın başlangıcı bir sene önceye uzanıyordu…
  • Doğrudan yabancı yatırımın gelmemesi de son ayların gelişmesi değildi…
  • Enflasyonla mücadelede sadece kuru baskılamak yetmezdi. Daha önemli sorunlara öncelik vermek varken, kur politikasını lokomotif yapmak hataydı.
  • Nitekim, nisan ayında bizim aylık enflasyon yüzde 4,18 iken, AB yıllık ortalaması mart ayı itibariyle yüzde 2,80 çıkmıştı. Üstelik onlar yarım puan artacağını öngördükleri yıllık enflasyon için acil tedbirleri devreye sokuyorlardı.
  • Biz ise “ücret artışlarının sınırlandırılması” konusunu ilk sıralara alınca, refah seviyesi gittikçe düştü ve üstelik enflasyona da çare olamadı.
  • Kamuda tasarruf olmadan, yapısal sorunların halli devreye girmeden başarı şansı kalmıyor.

İşte dünya ile ayrıştığımız önemli hususlar bunlardır ve savaşın getireceği şartlar bizim yıllardır yaşadığımız bu kronik sorunların yanında çerez kalır.

Oysa dünya ile empati ve benchmarking (kıyaslama), kendi içimizde de özeleştiri en önemli ihtiyaçlarımızdır…

Yazıyı göndermek üzereyken önüme yeni bir haber düştü. TCMB, mayıs ayı Enflasyon Raporu sunumunda, nihayet 2026 için ara hedefin yüzde 16’dan 24’e yükseltildiği belirtilmiş. Yılın ilk gününden itibaren 16’lık hedefin gerçekçi olmadığı herkes tarafından dillendirilirken, bu yüzde 50’lik yanılmanın da şimdilik olduğunu bir kenara not edelim…

İşte bunun için Merkez Bankası Başkanı Karahan’ın belirttiği, “savaşın enerji ve ulaştırma fiyatlarına ve dolayısıyla enflasyona hızlı yansıması”, hedefin değiştirilmesi için gerekçe yapılamaz…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER