Ercüment Tunçalp
Üçge ve Ar-Ge
Ülkemizden dünya markaları çıkalı çok seneler oldu. Hepsini tek tek saymaya gerek yok, başlıktaki örneğimize odaklanalım. Küresel gezintiye çıkanlar gittikleri ülkelerde sadece raflardaki ürünlere bakmasınlar, rafın ve ekipmanın kendisine de baksınlar. 90 ülkeye ihracatı, 40 ülkede yerleşik distribütörlükleri yer alan, bunun arkasında da; 80000 metrekare üretim alanı, ileri teknoloji ile çalışan 5 fabrikası, yılda 90000 ton çelik, 50000 ton ahşap fiili işleme kapasitesi bulunan 42 yıllık bir şirketten bahsediyoruz.
Hem de Avrupa’nın en büyük entegre tesislerine sahip, mağaza ekipmanları ve raf sistemleri sektöründe dünya lideri olmaya çok yaklaşmış, yüzde yüz yerli sermayeli bir şirketten söz ediyoruz.
Yılda 5000 mağaza donatan böyle bir işletme, bunu yaparken de inovasyon gücünü senelerdir başarıyla kullanmaya devam ediyor.
Bana göre Üçge; alan yönetiminde ‘verimlilik mimarı’dır. Ben bunu konfeksiyon üretimi yerine, terzinin el emeği ile her bedene özel ayrıntıyı dikkate alarak yaptığı üretime benzetiyorum. Özellikle ‘Saturn Konsept’ göbekli ve şişman bir mağazanın bütün kusurlarını en iyi gizleyen elbise gibidir. Bu şekilde hantal bir mağazanın en verimli şekilde çalışmasına katkı yapar. İşte Üçge’yi farklı kılan ve küresel şöhretini yayan da bu özelliğidir.
Çünkü görsellik iyidir de, verimlilik olmadan asla…
Bu yazıyı kaleme almamın birinci sebebi; Üçge’nin küresel tanınırlığının kendi ülkemizden daha fazla olduğunu bilmem ve bunu dengelemek istememdir.
İkincisi, “Sektörünün ilk ve tek tescilli Ar-Ge merkezi” haberidir ki; bunun da yeni bir gelişme gibi algılanmasını istemedim ve tamamlamak istedim.
Başarının ana sebebini ise yazımın sonuna bıraktım. Üçüncü amacım da buydu.
Üçge bu yenilikçi çalışmaları en az 25 senedir yapıyor.
Tezgahtarlarla konuşup, işlerine pratiklik kazandıracak çözümlere odaklanıyorlar. Şahsen benim 20 yıl önceki birkaç önerimi, rahmetli arkadaşım Nezih Çevik’in birkaç önerisini bir ay gibi kısa sürede olgunlaştırıp beklentimizin de ötesinde karşımıza çıkartmışlar ve hayranlığımızı kazanmışlardı.
Rahmetli Mehmet Beğendik’in sık sık bana ifadesiydi; “Raf ve reyon için dünyaya bakmamıza gerek yok, bütün dünya buraya geliyor zaten” derdi.
Yıllar önce Azerbaycanlı misafirlerimizi bir eğitim maratonundan sonra Bursa’ya götürmüştüm. Yabancılar ülkemizi İstanbul’dan ibaret zannederler. Önce Bursa’yı görünce şaşırdılar. Sonra ‘Kaplanlar Soğutma’nın tesisine götürdüm. İhracata hazırlanan dolaplar için test odasında uygulanan zulmü görünce, sağlamlığı konusunda kolay ikna oldular.
Sıra Üçge’ye gelince; “Hangi fabrikadan başlayalım?” diye kendi kendime mırıldanırken, “Kaç tane var?” diye sordular.
‘Beş’ cevabını verince, “En büyüğüne gidelim” dediler.
Gezerken gözlerindeki pırıltıyı görünce bir TC vatandaşı olarak ne kadar gururlandığımı anlatamam. Gaza gelmiş şekilde devam ettim; “Aynı aileden diğer kardeşin de 4 fabrikası var, isterseniz oraya da götürebilirim” deyince pes ettiler. Gökçelik için de daha sonrası için söz aldılar.
Bunu neden anlattım?
Bu yatırımların bu aileye nasip olması hiç tesadüf değildir. Gökçin ve Yalçın Aras kardeşlerin vizyon temeli babaları merhum öğretmen Mehmet Aras’a aittir. Onun evlatları olmaları iş hayatında kendilerine önemli avantaj sağlamıştır.
Cılavuz Köy Enstitüsü mezunu olan öğretmen Mehmet Aras, büyük Atatürk’ün kendisine ve arkadaşlarına sağladığı kaliteli eğitimin kazanımlarını çocuklarına da aktararak vizyon kazandırmıştır.
Anadolumuz’da bu babalar ve çocuklarından fazlaca örnek bulunmaktadır. O ayrı bir yazının konusudur.
Elbette Köy Enstitüleri’de…
Ancak yazının bütünlüğü ve son günlerin de aktüel konusu olması açısından kısa bir özet uygun olacaktır.
Bu projenin başlangıcı 1935, ilk deneme uygulamaları 1936, dört Köy Öğretmen Okulu’nun açılması ise yine bu yıllarda gerçekleşmiştir.
Projenin başarılı olması sonucunda; 17 Nisan 1940’da çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu önceki deneme okullarının Enstitüye dönüştürülmesini sağlamış ve Türkiye’nin kültür yaşamına damgasını vuran bir ‘Köy kökenli aydın kuşağı’ yaratılmıştır.
İşte Milli Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk’un geçen hafta içinde söyledikleri:
“Köy Enstitüleri, doğru bir projeydi ve kendi içinde evrilebilirdi, bir tekamül olurdu ama bunun kısmen kötüye kullanımı, bu tür bir özgün tasarımın Türkiye’den çıkıyor olmasının da özellikle Marshall Yardımları politikası çerçevesinde düşündüğümüzde çok istenmediğini gördük. Yani ‘Türkler özel bir şey yapmasın, uçak yapmasınlar, Köy Enstitüleri gibi orijinal okulları olmasın, Türkiye’nin kendi demiryolu stratejisi olmasın’ istediler” dedi.
Nereden nereye geldik?
Temennim bu projenin tekrar hayata geçirilmesi ve Bakanımız gibi başarılı köy çocuklarının sanayi üretiminde daha etkin olmalarının sağlanmasıdır.
Kalkınmanın ilacı buradadır.
Ercüment Tunçalp
Meyve sebzede market-pazar farkı
Baştan hatırlatmakta yarar var; bu yazıda sadece meyve sebze pazar esnafı konu edilmiştir. “Yöresel Ürün Pazarı” adıyla her türlü et ve süt ürününün hijyen kuralları hiçe sayılarak açıkta satıldığı bazı yerler konumuz dışındadır.
Önce nereden nereye geldiğimize bakalım…
- 70’li yılların sonuna doğru semt pazarları oldukça ucuzdu. Ancak mostra (göstermelik teşhir) uygulaması ile hangi kaliteyi satın aldığınızı ancak eve gidince anlardınız.
- Sokaklar seyyar satıcıdan geçilmezdi. Ve marketlerin en önemli rakipleri bunlardı. Market önlerine gelirler ve aşırı fiyat farkları ile müşteriye geçit vermezlerdi. Mostra düzenleme burada da geçerliydi. Teşhirin ön yüzünü görür, kararınızı verirdiniz. Oysa satıcı mostraya dokunmaz, arkadan doldururdu…
- Marketler, kendileri için pek de uygun olmayan bu ortama çare bulmak zorundalardı. Türkiye’de ilk defa ‘SEÇ-AL’ kampanyasını 1977 yılında Migros başlatmıştır. İtiraf edeyim, bu kampanyaya ben karşıydım. Nedeni de satın aldığım ürünlerde artacak fire korkusuydu. Pazarlama toplantısından oy çokluğu çıkmasa da, sert mizacıyla tanınan üst amirimiz kararını vermişti bile…
Afişler hazırlandı ve uygun yerlere asıldı. Bu karar devrim niteliğindeydi, çünkü o güne kadar tüketicinin ürüne dokunması mümkün değildi. Elbette uygulamanın ilk günlerinde mostra erbabından oldukça fazla tehditler aldık.
- Ancak onların da ürünü seçtirememesinin haklı sebepleri vardı. Zira şehir hallerinde standart ürün yoktu. Sandıkların üstüne gösterişli mallar, altına da elde kalan ne varsa doldurulurdu. Dolayısıyla bu durum, hal komisyoncuları tarafında da şaşkınlık yaratmıştı.
- Migros ise direkt tarladan-bahçeden alım yaptığı ve Mersin, Antalya, İzmir, Bursa bölge depolarında ürünü standart hale getirerek büyük şehre sevk ettiği için müşteri tarafından seçilmesini risk olarak görmüyordu.
Ürünü, 1. kalite, 2. kalite, 3. kalite olarak ayırıyor, sandıklara bu etiketleri yapıştırıyorduk. Bu sadece kalite tarafıydı ve bir de kalibraj tarafı vardı. Onu da A,B,C şeklinde ayırıyor ve kalite etiketlerinin yanına ekliyorduk.
Örneğin elma Eğirdir’den geliyorsa, en büyük boy olanlar 1-A etiketine sahip oluyordu. Eğirdir’den gelen daha küçük boylar ise 1-B ve 1-C şeklinde etiketleniyordu. Ve soğuk hava deposundan da bu sıra ile çekiliyordu. Bu bölgenin ürününü farklı yapan rengi ve tadıydı. Eğer portakal Finike’den geliyorsa aynı şekilde sınıflamaya tabi tutuluyordu. Tadı ve suyu bu seviyede olmayan bir başka bölge ürünü ise 2-A / 2-B / 2-C şeklinde işaretleniyordu.
- Bu titiz çalışmanın devamında, satışa sunulan ürün tezgaha boca edilmiyor, gün içinde takviyesi yapılıyordu. Elbette buna rağmen fire bir miktar artıyordu ama ona da ikinci satış olarak çare bulunuyordu. Satışlar ilk 6 ayda bile ikiye katlanmıştı. Ve daha sonra da mevsimin ana kalem malları (kışın portakal, yazın çilek ve şeftali), trafiğe müsait yerlerdeki şubelerin her birinde günde birer kamyon (kamyon üzerinden) satılmaya başlamıştı.
- SEÇ-AL fiyatla da destekleniyor, üreticiden direkt alımın avantajı müşteri ile paylaşılıyordu.
Seneler geçip bu günlere geldiğimizde birçok şey değişti…
- En olumlu gelişme, ülke genelinde çoğunlukla standartlaşmadaki iyileşmedir.
- Bugün çok hassas ürünler hariç bütün marketlerde ürünü seçmek serbesttir.
- Pazarlarda seçtiren tezgahlar azınlıkta, seçtirmeyen tezgahlar hâlâ çoğunluktadır. Ancak pazardaki kalite marketi geçmiştir. Fiyatlar düşüktür ama esas kalite farkı ‘seçtirme avantajı’na galip gelmiştir.
Şimdi fiyat demişken 6 çeşit ürünün ulusal market-pazar kıyaslamasını yapalım. 18 Mayıs pazartesi günü Göztepe semt pazarında; markette 420 TL olan kiraz 200 TL, markette 103 TL olan yerli muz 80 TL, markette 90 TL olan kayısı 75 TL, markette 206 TL olan malta eriği 100 TL, markette 69 TL olan soyulmuş enginar 50 TL’idi. Ayrıca, zengin müşteriye hizmet veren bir zincirden oldukça pahalıya aldığım pembe domatesin içi kısmen beyaz çıkarken; o fiyata yakın pazardan aldığım ve seçemediğim domatesin görüntüsü, iç rengi ve tadı fark yaratıyordu. Buraya kadarı pembe domatesin gerçeği ile ilgilidir. Bir de bir çok market tezgahında ‘pembe domates’ adıyla satılan yerli ürünler var ki, o ürünler pembe domates değildir. 70-80 lira daha ucuza satılması, ne fiyat ne de kalite olarak dikkate alınmasını gerektirmiyor.
- Son yılların en olumsuz gelişmesi; bazı perakendecilerin, aracıları kaldırıp en kısa yoldan tedariği sağlamaları gerekirken, kendi aracı kuruluşlarını devreye sokarak “bir koyundan iki post çıkarmayı” amaçlamalarıdır. Bu durum fiyatların iyice şişmesine sebep oluyor.
Sonuç olarak; benim tavsiyem, bilhassa pazarlara yakın şubesi olan marketlerin önce aynı kaliteyi sağlamalarıdır. Yoksa semt pazarı kurulan günlerde yapılan indirimlerle sonuç almak kolay değildir. Üzülerek söylemeliyim ki, bazı ulusal perakendecilerin tezgahlarında alınacak mal yoktur. Örneğin karnabaharlar içinden lekesiz olanını bulmak mümkün olamamaktadır. Kuru soğan, patates ve bazı yeşillikleri seçerek almanıza rağmen evdeki ömrü 2 gün sürmektedir. Avrupa’da tezgahlarda en yüksek 1,5 euroya gördüğümüz ithal muzlar yerine, bizim bazı market tezgahlarındaki kararmış yerli muzlar hem 110- 120 TL’ye (2,3 euroya) satılmakta hem de hiçbir indirim uygulanmadan gün bitiminde çöpe gitmektedir.
Ülke genelinde, “geleneksel perakendecilerin hâlâ hakim durumda olduğu” söylemi doğru olabilir ama bu büyük şehirler için geçerli değildir. İstanbul’da, birer bakkal, manav ve kasabın bulunduğu bir semtte 7-8 tane market zincirine ait şube yer almaktadır. Kaldı ki, eski senelerdeki seyyar satıcı rekabeti de neredeyse yok gibidir. Yani organize perakende zincirler bugün büyük şehirlere hakim vaziyetteler. Belki de günümüzdeki aşırı rahatlık bundan kaynaklanıyor olabilir ama sürdürülebilir değildir.
Ercüment Tunçalp
“İkincisi %50 indirimli!”
İndirim kataloğu hazırlarken, algı konusunda çok yaratıcıyız…
Aynı üründen 1 adet alırsanız indirim yok, 2 adet alırsanız ikincisine %50 indirim var. Aklınızda kalan %50 değil mi?
Oysa aldığınız indirim yüzde 25, hem de 2 adet almak şartıyla…
Bitmedi. Örneğin, Gillette Mach 3 traş bıçağı yedek 4’lü ulusal zincirde 660 TL, yerel markette 600 TL (bire bir aynı çeşit).
Rakipteki fiyata göre o yüzde 25’de , yüzde 17,5’e indi mi?
Şimdi soruyorum; bu pahalı ürünü %17,5 avantaj için 2 adet alır mısınız?
Fiyat belirtmeden yapılan, “1 alana 1 hediye” kampanyası daha da ilginç…
- Hangi fiyattan alacağınızı belirtmemişler. Markete gidince öğreneceksiniz…
Markete girdiniz ve hediyeli Pastavilla makarna fiyatının 47 lira olduğunu gördünüz, o anda diğer rakiplerle kıyaslama imkanınız var mı? Yok, alışverişten sonra öğreneceksiniz. Ben sizin yerinize öğrendim. Piyasada aynı ürünün 35 lira olduğunu göreceksiniz, hem de Bağdat Caddesi üzerindeki 2 şubeli yerel perakendecide…
Kafanız karıştı değil mi? Ürünü daha pahalı alan perakendeci, daha ucuz alan büyük perakendeciden (ölçek ekonomisi ile) 12 TL düşük fiyata satabiliyor.
Bu tuhaflığın adı ‘Fiyatlamada davranış bozukluğu’dur.
Tüketici böylece “1 alana 1 hediye” kampanyasından %50 indirimli ürün almış olmuyor, rakipteki 35×2= 70 TL yerine bu kampanyadaki iki ürüne 47 TL ödeyerek yüzde 33 reel indirim almış oluyor…
Üstelik, yine bunu da şarta bağlamışlar. Bu indirimi hak edebilmeniz için aldığınız ürünlerin aynı çeşit olması gerekiyor. Oysa diğer marketten aldığınızda biri spagetti, diğeri fiyonk olabiliyor…
Dünyada çikolata fiyatları düşerken hâlâ döviz bazında en pahalı fiyatlar bizde. Zira ana hammadde fiyatında yarı yarıya düşüş var ama bizim fiyatlar yukarı doğru tek yönlüdür. Her çıkışın bir inişi olmaz!
Dolayısıyla indirimi göstermek için çok kullanışlı bir üründür. Birçok yerde Milka çikolata normal raf fiyatı 79 TL iken (ki kakao fiyatı düştükten sonra bu da yüksektir), insert içinde çikolatayı 129,95’ten 79,95 TL’ye düşmüş göreceksiniz. Daha da ilginci; bu insert sahibinin rakibi durumundaki diğer ulusal zincir de aynı çikolata markasını inserte almış. Normal fiyatı da 160 TL yaparak 1 alana 1 hediye kampanyası ile aynı fiyatta buluşmular. Oysa esas olan raf fiyatlarındaki yakınlıktır. Tüketicide kafa karışıklığı yaratmak değil…
Amaç bellidir; tüketici hazır yüksek fiyata alışmışken, indirimi yüksek göstererek onu mutlu etmek…
- Yine bir ulusal zincir kataloğunda, 250 gr Sütaş tereyağı normal fiyatı 271 TL (1.084 TL/Kg) olarak gösterilmiş. Araştırdım, böyle bir normal fiyat bulamadım. Hatta aynı zincirin daha üst gelir grubuna satış yapan formatına da baktım. Oradaki aynı markanın 100 gr fiyatı 119,95 TL (959,60 TL/Kg) idi. Oysa aynı grup içinde gurme lezzetler sunan, üst segment bir marketten daha yüksek fiyat veya en azından aynı fiyat seviyesi beklenmez mi?
Ana firmanın insert içindeki indirimli fiyatı ise 271 TL yerine 200 TL (800 TL/Kg) olarak açıklanıyordu. Elbette bu fiyat normal satış fiyatlarına yakındır ama indirimli fiyat sayılamaz. Zira diğer bir ulusal zincirde aynı ürünün 350 gram fiyatı 299 TL (854TL/Kg) olup, bir yerel zincirde de aynı ürünün 750 gramı indirimli şekilde 500 TL (666 TL/Kg)) olarak afişlenmişti.
İşte en düşük fiyatı da en yüksek fiyatı da yan yana getirdim. Bir temel üründe cepten çıkacak yüzde 63 fazlalık küçümsenmesin. Zira bu şekilde yüzlerce ürün daha var. Tekrara düşmemek için sadece güncel olanları gündeme getirdim…
Sonuç olarak; eğer ilk fiyatınız gerçekçi değilse, ne yaptığınız indirimin, ne verdiğiniz hediyenin, ne de ikincisine yüzde 50 indirimin anlamı kalmaz. Çünkü matematiğe uymaz…
İndirimi veya promosyonu cazip göstermek adına önce fiyatı artırıp, sonra da inserte almanın adını bunun için asansör fiyatlama koydum. Zannediyorum yukardaki örneklerle de içini doldurmuş oldum. Neticede, bu tip uygulamalarda ilk bakılacak yer ilk fiyattır. Eğer o gerçekçi değilse, kazancınızı ölçemezsiniz!
X X X
Bir başka konu da, bu anlattıklarımla yakından ilgilidir. Altı yedi yıldır dünyanın çeşitli ülkeleri ile market fiyatlarımızı kıyaslıyorum. Fiyatlarımızın, gelişmiş batı ülkelerinin bile üzerinde olduğunu listeler halinde açıklıyor ve yorumluyorum. Hafta içinde, Türkiye’de yaşayan İngiliz gazeteci Lizzie Porter, benim kıyaslamalarımın bir benzerini Londra ile İstanbul arasında yapmış.
19 ürünlük temel gıda sepetine Londra’da 2.700 TL (44,53 sterlin), İstanbul’da ise 4.400 TL (71,99 sterlin) ödeneceğini tespit etmiş. Fiyatları 14 Mayıs 2026 tarihinde Sainsbury’s ve Carrefour’dan almış. Sonuçta bizdeki fiyatların %63 daha fazla tuttuğunu görerek oldukça şaşırmış (Karar).
Oysa bu durum aniden oluşmuş değildir. Tam 6 yıl önce 17 Ağustos 2020 tarihli İngiltere (İki ülkede iki alışveriş 4) kıyaslamamda, 25 ürünlük liste toplamının İngiltere’de 26,80 sterlin, Türkiye’de aynı alışveriş toplamının 39,60 sterlin tuttuğunu yazmışım. Altı sene arayla benim kıyaslamamdaki fark %48 iken, İngiliz gazetecinin bulduğu fark %63 çıkmış. İşte bu benzerlik sorunumuzun ne kadar kronik olduğunu ve bir şeylerin yanlış gittiğini ortaya koymaktadır.
Fiyatların çığırından çıkmasının, sadece maliyetlere ve devamında da enflasyona bağlanamayacağını, en temel ihtiyaçların kaynağı olan market enflasyonu ile mücadeleye öncelik verilmesi gerektiğini göstermektedir. Zira sabit gelirli kendi emeğinin fiyatını artıramazken, bu özgürlüğe sahip serbest piyasanın da sınırları olmalıdır.
Ercüment Tunçalp
“Dünyada da enflasyon yükseliyor!”
ABD-İran savaşının bir gerçek etkisi var, bir de bahane üretme etkisi…
Ben bunu bir futbol maçında yenilen takım yöneticilerinin, kendi futbolcularının düşük performansına bakmadan, sonucu hakemin birkaç yanlışına bağlamalarına benzetiyorum. Bu şekilde de gerçek sorunların üzeri örtülerek başarı sağlamak mümkün olamıyor. “Efendim, dünyada da enflasyon yükseliyor” klişesi doğrudur ve üstelik yemin etseniz de başınız ağrımaz!
Oysa dünyada 2025 yılı itibariyle 70-80 ülkenin yıllık enflasyon oranları %5’in altındaydı. Ayrıca %2 ve %1’in altında; hatta eksi enflasyon (deflasyon) oranına sahip oldukça da fazla ülke bulunmaktaydı. Bir kısmını aktaralım; Macaristan (%1,8), Fransa (%1,7), İtalya (%1,7), Malezya (%1,7), Japonya (%1,5), Çin (%1), İsveç (%0,6), İsviçre (%0,2), Tayland %-0,1).
OECD Mart 2026 raporunda; savaşın petrol fiyatlarını ve küresel enflasyonu artıracağı yer alıyordu. Ancak buradaki önemli nokta; rapordaki, “2025 yılında yüzde 3,1 olan ortalama küresel enflasyonun 2026’da yüzde 4’e çıkacağı” tahminiydi. Bunun ülkemizdeki durum ile bir benzerliği bulunuyor mu?
Kaldı ki bir puanın altındaki artış yerine, bizim yüksek enflasyonla yaşamaya mecbur kalmış vatandaşımızın yüzde 30 oranı yüzde 35’e çıksa ne fark eder?
Aylardır dezenflasyon yaşamadığımızı ifade ediyorum. Nitekim 2025’in sonunda yüzde 30’un altına düşmeyen yıllık enflasyonumuz, Ocak (%30,65), Şubat (%31,53), Mart (30,87), Nisan (%32,37) aylarında da paralel seyir izlemişti. Tek değişiklik; savaştan önce (Ocak’tan Şubat’a) 1 puan artan yıllık enflasyon, son ay (Mart’tan Nisan’a) 1,5 puan artmış oldu. İşte bu yarım puan ilave de enerji fiyatlarındaki artıştan kaynaklanmıştır. Hepsi bu kadar…
‘İthal enflasyon’ diye adlandırılan durum ise, ithal girdilerin maliyetlerindeki artış nedeniyle genel fiyat düzeylerinin yükselmesidir. Evet aslında maliyet unsurlarından biridir ama eğer kur şoku yaşamıyorsanız, enflasyonu yüzde 3-4 arasında olan ülkelerden yapılan ithalatın maliyetlerinize katkısı çok sınırlı olur.
Ancak, bugüne kadar yaşadıklarımız bize ithal enflasyon sıfır olduğunda bile dünyada gıda enflasyonu düşerken, bizde rekor kırdığını göstermiştir.
Elbette biz sadece TL enflasyonu yaşamıyoruz. Doların sahibi ABD’de yıllık enflasyon yüzde 3,3 iken, son bir yılda bizim dolar bazında enflasyonumuz yüzde 9,78 (TÜİK) çıkmıştı. Dünya ile sık sık yaptığımız döviz bazlı fiyat kıyaslamalarında bizim aleyhimize farkın sürekli açılmasının esas sebebi budur. Görüldüğü gibi sadece buna bakarak bile bizdeki fiyatlar genel seviyesinin dolar bazındaki hızlı yükselişini küresel nedenler içinde arayamayız. İşte bunun için TÜFE içinde, hatalarımızın ve fırsatçı enflasyonunun payı olduğunu kendi gerçeğimiz olarak kabul etmeliyiz.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek; “Enflasyon beklentilerindeki bozulmada savaşla birlikte artan enerji maliyetleri etkili oldu. Artan enerji fiyatlarının ülkemizde de enflasyon görünümünü olumsuz etkilemesi bekleniyor” demiş. Bakalım öyle mi?
Savaşın olmadığı yılın ilk 2 ayında, resmi hedef yüzde 16 iken hemen hemen 2 katı kadar enflasyon yaşamıyor muyduk?
TCMB, 12 Şubat tarihinde paylaştığı yılın ilk raporunda; daha önce yüzde 13 ile yüzde 19 aralığında öngördüğü 2026 yıl sonu enflasyon tahmin aralığını yüzde 15 ile yüzde 21 seviyesine yükseltmemiş miydi?
Yine savaşın olmadığı Şubat 2026’ya ilişkin, TCMB’nin “Sektörel Enflasyon Beklentileri” anketine göre; şubat’ta 12 ay sonrası için enflasyon beklentileri, piyasa katılımcıları için yüzde 22,10 (nisan’da 23,39), reel sektör için yüzde 32 (nisan’da yüzde 33,70), hane halkı için yüzde 48,81(nisan’da yüzde 51,56) seviyelerinde gerçekleşmişti. Acaba yukardaki 2 ay arayla açıklanan beklentilerdeki küçük oranlı bozulmanın sebebi, 1 puan artan yıllık şubat enflasyonu olamaz mı?
Sonuç olarak; savaştan önce beklentileri bozan yeteri kadar nedenlerimiz vardı.
- Sanayi sektörünün sıkıntıları savaş ile başlamadı…
- Gerçek işsizlik (atıl işgücü) yüzde 31,5 olmuştu.
- Gelir dağılımı da giderek bozulmuştu…
- Siyasetteki ısınmanın başlangıcı bir sene önceye uzanıyordu…
- Doğrudan yabancı yatırımın gelmemesi de son ayların gelişmesi değildi…
- Enflasyonla mücadelede sadece kuru baskılamak yetmezdi. Daha önemli sorunlara öncelik vermek varken, kur politikasını lokomotif yapmak hataydı.
- Nitekim, nisan ayında bizim aylık enflasyon yüzde 4,18 iken, AB yıllık ortalaması mart ayı itibariyle yüzde 2,80 çıkmıştı. Üstelik onlar yarım puan artacağını öngördükleri yıllık enflasyon için acil tedbirleri devreye sokuyorlardı.
- Biz ise “ücret artışlarının sınırlandırılması” konusunu ilk sıralara alınca, refah seviyesi gittikçe düştü ve üstelik enflasyona da çare olamadı.
- Kamuda tasarruf olmadan, yapısal sorunların halli devreye girmeden başarı şansı kalmıyor.
İşte dünya ile ayrıştığımız önemli hususlar bunlardır ve savaşın getireceği şartlar bizim yıllardır yaşadığımız bu kronik sorunların yanında çerez kalır.
Oysa dünya ile empati ve benchmarking (kıyaslama), kendi içimizde de özeleştiri en önemli ihtiyaçlarımızdır…
Yazıyı göndermek üzereyken önüme yeni bir haber düştü. TCMB, mayıs ayı Enflasyon Raporu sunumunda, nihayet 2026 için ara hedefin yüzde 16’dan 24’e yükseltildiği belirtilmiş. Yılın ilk gününden itibaren 16’lık hedefin gerçekçi olmadığı herkes tarafından dillendirilirken, bu yüzde 50’lik yanılmanın da şimdilik olduğunu bir kenara not edelim…
İşte bunun için Merkez Bankası Başkanı Karahan’ın belirttiği, “savaşın enerji ve ulaştırma fiyatlarına ve dolayısıyla enflasyona hızlı yansıması”, hedefin değiştirilmesi için gerekçe yapılamaz…
