Ercüment Tunçalp
Tüketiciyi yanlış anlamak!
Tüketici Güven Endeksi’nin (TGE) şubatta 2 puan artarak 85,7’ye yükselmesini, “Tüketici güveni 11 ayın en yüksek düzeyinde” şeklinde değerlendirmek ve üstelik bir ekonomi yazarının ağzından okuyucuya servis etmek en azından özensizliktir.
Zira ortada tüketici güveni yok ki; arttığı veya eksildiği konu edilebilsin…
Herkes biliyor ki; Endeks 0-200 aralığında değer alır. Endeksin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumun, 100’den küçük olması ise tüketici güveninde kötümser durumun işaretidir. Yani endeks artışı ile güven artışı başka başka şeylerdir…
İşte bunun için yukarda belirttiğim 85,7’lik değer, tüketici güvensizliğinin devam ettiğini ancak kötümserliğin biraz azaldığını gösterir. Yani “tüketici güveninde bir artış” söz konusu değildir.
Sadece ekonomide değil hayatımızın her ayrıntısında, “hiç olmayan bir şey” üzerinden olumlu veya olumsuz yönde değişimden söz etmek yanlıştır.
İşte bunun için bir endeks belirlenmiş ve 100 sınırının altında kalan her değerin “güvensizlik” şeklinde ifade edilmesini emretmiştir. Örneğin varsayalım ki; bir ay önce 65 olan TGE, ertesi ayda 98 olsun, burada büyük bir değişim var değil mi?
Evet ama bu sadece endeks değişimidir ve hâlâ tüketici güveni söz konusu değildir. Eğer bu değer 98 yerine 101 olsaydı, o zaman “güven artışının başladığı” şeklinde bir ifade doğru olabilirdi.
Tüketici Güven Endeksi (TGE), TÜİK tarafından anket yoluyla derlenen verilerle oluşturuluyor. Bu yapılırken, birden fazla başlık ele alınıyor. Bunların arasında tüketicilerin kişisel maddi durumları (geçmiş performans ve gelecek beklentisi), tüketicilerin ekonominin genel durumu ile ilgili görüşleri (ve beklentileri), tasarruf etme durumları (ve beklentileri) gibi değişkenler bulunuyor. Tüm bu farklı değişkenlerin ayrı ayrı endeks değerleri belirlendikten sonra da ortalamaları alınarak TGE oluşturuluyor.
Elbette tüketiciye doğru sorular sorulduğunda doğru sonuca ulaşılabilir.
Bundan 6 yıl önce TÜİK endekste bir değişiklik yapmış, ben de sonrasında bunun yanlış olduğunu ve bu şekilde doğru sonuca ulaşılamayacağını iddia etmiştim.
O günkü değişikliği özetleyelim…
TÜİK, tüketici güven endeksi hesaplamasında kullandığı dört alt endeksten ikisi olan “işsiz sayısı beklentisi” ve “tasarruf etme ihtimali” başlıklarını hesaplamalardan çıkardığını, Eylül 2020’de yayımladığı açıklamalarla duyurmuştu. Bu sayede Eylül’de, 200 üzerinden 61,8 olması gereken endeks, yeni hesapla 82 olarak karşımıza çıkmıştı!
Evet amaç hasıl olmuştu ama bizim tüketicimiz açısından en hayati gerçekler ise göz ardı edilmişti. TÜİK açıklamasında, “Avrupa Komisyonu’nun standartlarına uyulduğu” belirtilmişti. Oysa AB ülkeleri ile aramızda “işsizlik sorunu” ve “tasarruf imkanları” açısından büyük uçurum dikkate alınmamıştı. Buna rağmen güvensiz alan varlığını sürdürmüştü…
Şubat 2026’ya gelindiğinde ise TCMB’nin ‘Merkezin Güncesi’nde, istatistiğin Avrupa Komisyonu’nun öngördüğü çerçevede tutulmasının sakıncaları belirtiliyor ve bazı değişiklikler hakkında bilgiler veriliyor.
Aşağıdaki tek cümle her şeyi anlatıyor…
“Avrupa Komisyonu eşgüdümünde çok sayıda ülkede uygulanan tüketici eğilim anketi, standart bir çerçeveye sahip olduğundan, soru setinin ülkeye özgü ayrıntılı sorular içerecek şekilde revizyonuna sınırlı ölçüde imkan tanıyor…” diye devam ediliyor.
“Günaydın” demek gerekmez mi?
Gerçeği görmek için aradaki zaman farkının 6 yıl olması normal mi?
Elbette değişik ülke tüketicilerinin beklentileri, hayata bakışları ve öncelikleri farklıdır ve bilinmeyen bir şey de değildir. Bir İtalyan ile bir Türk’e aynı soruların uygun olamayacağını Eurostat’ın dikkate almaması mümkün müydü?
Şimdi yine 2020 yılındaki yazıma dönelim ve yukardaki eksik değerlendirmenin o gün için nelere tesir ettiğine bakalım…
Üreticiler, perakendeciler, bankalar ve devlet, karar verme süreçlerinde verileri hesaba katmak için TGE’deki değişiklikleri izlerler. Yüzde 5’in altındaki endeks değişiklileri genellikle önemsiz olarak nitelendirilirken, yüzde 5 veya daha fazla olan endeks değişiklikleri genellikle ekonominin yönündeki değişikliğe işaret eder. Şimdi buradan soruyorum; alt endekslerde yapılan 2 önemli değişiklikle aynı ay içinde yüzde 33’lük sanal artış, bu kurumların önüne hangi gerçeği koymuş olabilir?
Üstelik daha sonraki ayları da etkileyecek olması unutulmadan…
Şimdi de çıkan sonuçlar üzerinden uygun görülen bazı gazete başlıklarını değerlendirelim…
- “Tüketici Güven Endeksi dip seviyeyi gördü” ifadesi doğrudur.
- “Tüketici güveninde ılımlı artış” bugünkü veriye bakarak yanlış değerlendirmedir..
- “Tüketici Güven Endeksi Şubat’ta arttı” ifadesi doğrudur.
- “Tüketici güveni Şubat’ta yükseldi” ifadesi bugün için yanlıştır.
Konunun anlaşılmış olduğunu ümit ediyorum…
Sonuç olarak; ne konuştuğumuzu iyi bilmemiz, rakamlardan daha önemlidir.
Zira verileri değerlendirme aşaması son noktadır ve akıllarda kalacak olan da budur. Üstelik akılda kalan yanlış değerlendirmeyi işe yansıtmanın sonucu ise önemli risk oluşturur…
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (31) Kuzey Makedonya
Kuzey Makedonya Cumhuriyeti Balkanlar’da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. 1991 yılında Yugoslavya’dan ayrılarak bağımsız olmuştur. Komşuları; Sırbistan, Kosova, Arnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan’dır. Nüfusu yaklaşık 2 milyondur. Başkenti ve en büyük şehri Üsküp olup, nüfusun dörtte biri bu şehirde yaşamaktadır. Ülkenin tek büyük ırmağı, tam ortasından geçen Vardar nehridir. Kişi başı milli geliri 2025 yılında 9.882 dolar olmuştur.
Bu defa da Kuzey Makedonya’yı seçme nedenim, asgari ücret seviyesi bizden düşük bir Avrupa ülkesi olmasıdır. Gelir düşüklüğüne rağmen bize göre satın alma gücünün nasıl olduğunu öğrenmek istedik…
Zira satın alma gücü sadece gelire göre değil harcamalara ne kadar yettiğine göre ölçülür. Veya bazı yabancı kurumların yaptığı gibi sadece fiyat düzeyine bakarak (SAGP) yapılırsa da fazla ilgi görmez ve kenarda kalır.
Fiyat kıyaslaması 7 Şubat 2026 tarihinde yapıldı. Para birimleri Makedonya Dinarıdır (MKD). O gün geçerli kur olarak 1 MKD= 0,84 TL, 1 Euro= 61,64 MKD ve 1 Euro= 51,57 TL’yi dikkate aldık.
Fiyatlar Ramstore sitesinden ve birkaç eksik ürün de Tinex’ten alınmıştır.
- Bu ülkenin 2025 yılında tüketici fiyat enflasyonu yüzde 3,4 çıkmıştır (IMF). Türkiye enflasyonu bu oranın 9 katıdır.
- Kuzey Makedonya’da 2026 yılı net asgari ücretin (Mart ayından itibaren) 26.400 MKD olması bekleniyor. Bunun karşılığı 22.176 TL ve 428 Euro’dur. Bizim 2026 net asgari ücretimizin 28.075 TL ve 544 Euro olması, bizim vatandaşımızın yüzde 27 daha fazla ücret aldığını gösteriyor. Buna karşılık listede görüleceği üzere vatandaşımızın harcaması ise yüzde 48 daha fazla çıkıyor.
- Şimdi de satın alma gücü açısından bunu değerlendirelim. Bir Kuzey Makedonya asgari ücretlisi bu alışverişi aylık geliri ile 3,2 defa tekrarlayabilirken, aynı alışveriş ülkemizde 2,7 defa tekrarlanabilmektedir. Aradaki fark az da olsa, bize göre satın alma güçleri daha fazladır.
- Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse; Kuzey Makedonya vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 31’i ile yapabilirken, aynı alışverişe bizim vatandaşımız gelirinin yüzde 37’sini ayırmak zorundadır.
- 51 ürünlük listede, bizim ucuz olduğumuz ürün sayısı 6’dır. Bunlar, toz şeker, Ülker Al Beni, Ariel deterjan, aseton, makarna ve patatestir.
Listede görüleceği üzere bazı yerel markalarımız da, ABD alışverişinde de karşımıza çıktığı gibi sınırlarımız dışında daha ucuzdur. Bu durum muhtemelen iki ülke arasındaki brüt kâr marjı farkından kaynaklanabilir. Elbette daha doyurucu açıklama marka sahiplerinden beklenmelidir.
- Dana kıyma fiyatımız yüzde 100, dana eti fiyatımız yüzde 76 daha yüksektir. Süt fiyatımız yüzde 81, ayçiçeği yağı fiyatımız da iki katından fazladır. Aynı marka çikolatanın bizde yüzde 70 daha yüksek fiyata satılması ilginçtir. Bütün dünya yarıya düşen kakao maliyetine göre fiyatlarını güncellerken, bizim fiyatlar patinaj yapmaktadır. Kağıt ürünlerinde de aşırı fark dikkat çekicidir.
Sonuç olarak; birçok ülkeden döviz bazında pahalı olduğumuz bir gerçektir. Buna gerekçe olarak sadece resmi enflasyonu gösteremeyiz. Zira bu enflasyon içine fırsatçı enflasyonu da yerleşmiştir. Fahiş fiyat bireysel uygulama olduğu için işin en masum kısmıdır. Kırmızı ette olan ise bazı spekülatörlerin sektörü organize ve toplu harekete teşvik etmelerinden kaynaklanmaktadır.
Enflasyonla mücadele sadece hükümetlere bırakılamaz, topyekün yapılır.
Ne yazık ki yüksek enflasyonun bazı çevrelerin işine gelmesi netice almayı zorlaştırıyor. “Yem fiyatı artıyorsa ürün fiyatı da artar” söyleminin doğru olduğunu ama bizim ülkemize uymadığını bir önceki yazımızda ele almıştık. Döviz bazında en pahalı yemi kullananların ürünlerini dünyanın en pahalı fiyatına satma hakları vardır. Ama bizdeki mevcut durum bu değildir…
TCMB eski baş ekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara, OECD ülkeleri arasında Türkiye’nin ‘gün aşırı et, tavuk ya da balık tüketemeyen’ yaklaşık yüzde 40’lık nüfus oranıyla açık ara ilk sırada yer aldığını belirtti. Eurostat verilerine dayanan değerlendirmesinde Kara, “Türkiye’nin 10 yıl önce Bulgaristan’a göre daha iyi durumda olduğunu, ancak 2023 itibariyle Bulgaristan’ın Türkiye’yi geride bıraktığını ortaya koydu. Bulgaristan’da söz konusu olan oran yüzde 20’nin altına gerilerken, Türkiye’de yüzde 35’in üzerinde kaldı” diyor.
Sahada yaptığımız araştırma sonuçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Ercüment Tunçalp
Girdi maliyeti bahanesi!
Önce tarım sektörünü bir kenara ayıralım. Bugün girdi maliyetlerindeki artışın en büyük mağduru üreticilerdir ve daha fazla desteklenmeleri gerekir. İkinci mağdur grup tüketicilerdir. Yani hak ettiğinden az kazananla, gerektiğinden fazla harcayan aynı kaderi paylaşmaktalar. Ancak tedarik zincirinin diğer halkaları bundan olumsuz etkilenmedikleri halde sesleri daha fazla çıkmaktadır.
Artık alıştığımız üzere Antalya’da turisti kazıklayan restoran bile aynı savunmayı yapabiliyor; “Girdi maliyetlerimiz arttı” diyebiliyor. Elbette maliyetler artınca fiyatlar seviyesi de paralel şekilde yükselebilir. Ancak bu bahaneyle halkın yaşam maliyetine fazladan ekleme yapılmaz.
Yapılırsa ne olur?
Fırsatçı enflasyonu yaratılmış, devamında da enflasyon vergisi salınmış olur. Tokatı yiyen de kimin attığını göremez. İşte bu işi cazip kılan da bu özelliğidir!
Geçmiş senelerde özel okul fiyatlarına enflasyonun katbekat üzerinde uygulanan fahiş zamlar nedeniyle devlet zorunlu olarak yeni düzenlemeler getirdi. Artık ara sınıflarda yapılacak zamlar, bir önceki yılın ÜFE ve TÜFE ortalamasının 1,05 ile çarpılmasıyla belirlenecek. Yani hesaplanan enflasyon oranının yüzde 5’i kadar ilave artış yapılabilecek. Eskiden olduğu gibi öğrenciyi ilk sınıfa aldıktan sonra veliyi sömürme devri bitti. Bu örneğin birçok sektöre yayılması gerekir.
Bir youtuber, Almanya’da fiyatı 188 euro olan bir montun bire bir aynısının (fotoğraflanmış şekilde) Türkiye fiyatının 50.000 TL. (1.018 euro) olduğunu aktarıyor (Tayvan Adam). “Parası olan versin” diye düşünen varsa bile hesap yapmalarını öneririm. Bu parayla, Almanya’ya gidiş-dönüş uçak bileti ve konaklama masraflarını ekleyip, dönüşte de o montu giyerek tamamını daha ucuza getirebilirsiniz. Bu fırsatçılığı girdi maliyeti ile açıklamak mümkün mü?
Bunların hiç birisi bizim için sürpriz değildir. Zira gıdadan daha temel ihtiyaç maddesi var mı? Yıllardır küresel genişlikte fiyat kıyaslamaları yapıyoruz. Dolar ve euro bazında dünyanın en pahalı ülkesi olmamızın yanında, yerli markalarımızın bile ABD’de dolar bazında Türkiye’den daha ucuza satıldığını tespit ediyoruz ve açıklıyoruz. Daha ötesi var mı?
Ülkemizde yaygın olarak dönemsel fiyat indirimleri yapılıyor. Soruyorum; gerçek fiyatı bilinmeyen bir ürünün indirimli fiyatına itibar edilir mi?
Örneğin, aynı marka tereyağını 900 liraya satan da, 600 liraya satan da var.
Aynı marka çikolatayı 160 liraya satan da, 59 liraya satan da var. İndirimlerde hangi başlangıç fiyatını referans alacağız?
Biraz ihmal ettiğimiz gıda dışı kategorilerle devam edelim ve önce en yetkili ağızlardan aktaralım…
Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe’den çarpıcı bir açıklama geldi. “Kendi ürettiğimiz ürünlerde bile Avrupa’dan yüzde 60 daha pahalıyız” diyerek başlığı koydu. Hazır giyim sektöründe maliyetlerin kontrolden çıktığını ve iç piyasadaki fiyatların mantık sınırlarını aştığını vurguladı. İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerin Türkiye’den daha ucuz hale gelmesinin “öngörülemez” olduğunu da belirterek şu örneği verdi…
“Bir arkadaşım Avrupa’da 6 bin liraya bir ürün aldı. Aynı ürünün Türkiye’deki etiketi tam 17 bin liraydı. Ben de bir mont inceledim, yurt dışında yüzde 30 daha ucuzdu. Artık uçak bileti dahil Avrupa’da alışveriş yapmak daha ekonomik hale gelebiliyor” demiş.
Başkan’ın sonuç hakkındaki tespitleri doğru olsa da; nedenleri konusunda farklı düşünüyorum. Zira son iki senedir Türkiye’de ‘fiyatlama davranışları’nın bozulduğunu sık sık tekrar ediyorum. Üretici maliyetlerinin artması gerçek olsa da, döviz bazında 2 katı aşan fiyat farklarının bu nedene bağlanması yanlış olur.
Yüzde 15 pahalı kalsak bu anlaşılır bir şeydir ama yine de bazı tedbirleri almayı gerektirir. Yukarda belirtilen 4 ülkenin işçiliği bizden ucuza getirmesi mümkün mü? Her ülkedeki asgari ücretleri biliyoruz, kendi ülkemizle kıyaslıyoruz ve yayınlıyoruz. Arada maliyet açısından bizim lehimize büyük fark var. Ancak onların 100 kişi çalıştırdığı üretim hattında biz 150 işçi çalıştırıyorsak durum değişir tabi. Onlar üretimlerinin bir kısmını ucuz işçiliğin olduğu coğrafyaya kaydırınca biz sadece izlemekle yetiniyorsak, onlar teknolojiye yatırım yaparak verimliliği artırırlarken buna kayıtsız kalıyorsak elbette ara açılır. Yoksa onların kullandığı en pahalı hammaddeyi kullansak bile maliyetimizin en fazla aynı çıkması gerekirken, brüt kâr marjlarımızın yüksekliği de ateşi harlamış olamaz mı?
Buyurun MÜSİAD’ın yeni Genel Başkanı Burhan Özdemir’i de dinleyelim…
Türkiye’de fiyatlamaların kontrol edilmediğini söyleyen Özdemir diyor ki; “Aynı çayı bir yerde 500 liraya, başka bir yerde 5 liraya içmek normal değil. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir fiyat makası yok.”
İşte biz de bunu söylüyoruz zaten…
TCMB, “Firmaların Davranış Psikolojisi: Algılardan eylemlere” başlıklı çalışma notunu kamuoyuyla paylaştı. Çalışma sonuçlarına göre, “Enflasyonun yüksek seyrettiği dönemlerde firmalar kârlılıklarını koruma refleksiyle hareket ediyor. Bu da fiyatlama davranışlarını doğrudan etkileyebiliyor” deniyor.
Şimdi işin bu psikolojik yanı çok masum gibi görülebilir. Ancak bu davranışın abartılması fırsatçı enflasyonunun gerçek kaynağıdır.
Sonuç olarak; fiyatlarımızın aşırı yüksek olduğunu saha çalışmalarımızdan zaten biliyoruz. Yeni olan sanayicilerin bile bu açık farkı telaffuz etmesi, bir kamu kurumunun da tasdik etmesidir.
Girdi maliyetindeki artışın üzerinde fiyatını artırana seyirci kalınmamalıdır. Yoksa bu yüksek enflasyonla daha çok uzun seneler boşa mücadele etmek zorunda kalırız…
Ercüment Tunçalp
Kırmızı et meselesi…
‘İki ülkede iki alışveriş’ serisinin Almanya bölümü yayınlanınca, yazılı ve görsel medyada ilgi gördü. Kırmızı et konusundaki pahalılığımız artık bir küresel gerçekken, bazı yayın organlarında da “Almanya’da etin bizden ucuz olmadığı” dillendirildi. Elbette bu bir kıyaslama hatasından kaynaklanıyordu. Bilerek veya bilmeyerek yapıldığını tahmin etmem zor…
- Almanya’daki değerli et fiyatlarını Türk kasaptan alıyorlar (20 euro), bizdeki Et ve Süt Kurumu’nun (ESK) kıyma ve kuşbaşı fiyatları ile karşılaştırıyorlar. Hangi yanlışı düzelteyim?
- Market fiyatları market fiyatları ile kıyaslanır, kasapla market arasında değil!
- Hayvanın değerli parçaları da birbirleriyle kıyaslanır. Şimdi onu da yapalım. Örneğin Almanya’daki 20 euro fiyatın karşısına bizim 1.800 (35 euro) ve 2.600 TL’lik (50 euro) antrikot fiyatlarımızı, 2.100 TL’lik (40 euro) kuzu pirzolası fiyatlarımızı mı koyalım? Bonfileden bahsetmiyorum bile…
Bakınız şimdiye kadar bu fiyatlardan hiç bahsetmemiştik. Sadece 1.000 TL’ye yaklaşan ve dar gelirli tüketiciyi ilgilendiren kısmına odaklanmıştık.
- Almanya’daki aynı tezgahtan da örnek vereceğim. 12 Şubat 2026 tarihinde Aldi’de dana kıyma kg fiyatı 10,36 euro iken, organik dana gulaş kg fiyatı 19,98 euro‘dur. Bunda şaşılacak bir şey var mı?
- ESK dana etini ağırlıkla ithal ediyor. Zaten biz de diyoruz ki, yurt dışında et daha ucuz. Bu bizim söylediğimizi teyit etmiyor mu?
- Elbette kuraklık ve hayvan sayısının yüzde 2,7 azalması sebebiyle Almanya’da da kırmızı et fiyatlarında bir miktar artış var. Ancak bizdeki gibi ‘fırsatçı enflasyonu’nun da katkısıyla değil. Almanya Hayvancılık ve Et Üreticileri Birliği verilerine göre, genç dana etinin mezbaha kg fiyatı 7 euro’dur. Türkiye Ulusal Et Konseyi (UKON) verilerine göre de dana etinin mezbaha ortalama kg fiyatı 11,75 euro’ dur (606,24 TL). Oradaki artmış hali yukardadır. Bizim ise son 5 yılda karkas et fiyat artış oranımız yüzde 1443’dür.
Fiyatlar 4-02-2021’de 39.28 TL, 12-02-2026’da 606,34 TL idi…
Perakende fiyat artış oranları ise daha da yüksektir. Yani artışın hızı da farklıdır.
- Enflasyonla mücadele topyekun olur. Oysa ülkemizde kırmızı et başta olmak üzere fahiş fiyat ve spekülatör gerçeği var. Dolayısıyla mutfaktaki yangını söndürmek ve kamu kurumlarına destek olmak üzere gerçek fotoğrafa ihtiyaç vardır.
Almanya yazımın ekindeki liste “De Almanya Günlüğüm” adlı youtuber tarafından mağaza içinden yapılan çekimden alınmıştır (Etiketler de dahil). Bununla da yetinmeyip, çok geniş araştırma yaparak, başka kaynaklardan da doğrulama imkanımız olmuştur. Birkaç örnek daha vereyim…
- Berlin Tosun Kasap’tan 17 Ekim 2025 tarihinde alınan fiyatlar; dana gerdan 13,99 euro, süt dana eti (bir üst kalite) fiyatı 16,99 euro, kuzu kaburga 9,99 euro, kuzu kol 12,99 euro‘dur. Erkan Akbaş’ın 2 ay önce Aldi içinde yaptığı çekimde, 800 gr dana kıyma fiyatı 9,99 euro idi. Reşat Kına’nın 2026 yılında Aldi’den aldığı 500 gr dana eti fiyatı 6,49 euro idi. Yani bizim listedeki fiyatın 10 cent altı…
“Almancı tayfası” adlı youtuber 2 ay önce Augsburg’daki Türk kasabından aldığı fiyatları gösterdi. Dana kıyma 10,99 euro, kuzu kaburga 8,49 euro idi.
“Murat Bozdoğan-İsviçre” adlı bir yerel yayıncı, Almanya et piyasasına dair 2026 yılı başındaki değerlendirmesinde; dana kıyma için ortalama 8-10 euro, dana eti için ortalama 12-14 euro fiyatlar bildirmiştir. Önemli bir uyarı da yapmıştır. Yukardaki fiyatların piyasa ortalaması olduğunu, marketlerde kıyma ve kuşbaşı için daha uygun fiyatlar bulunduğunu da aktarmıştır.
- 9 Şubat/14 Şubat 2026 tarihli Lidl kataloğunda XXL dana kıyma fiyatı 9,99 euro’dur. 19 Şubat/21 Şubat 2026 Lidl kataloğunda, XXL dana but fiyatı 8,99 euro’dur. Yukardaki bütün bilgilere YouTube üzerinden ulaşılabilir.
Sonuç olarak; bazı ulusal ve yerel zincirlerde başarılı ramazan indirimleri görsek bile yine de vatandaşın alım gücünü aşmaktadır. ESK’nın ithalat rakamı hem talebe yetmediği hem de düzenleyici rolü gerçekleşemediği için tüketiciye yansıması sınırlı kalmaktadır.
1990’lı yılların sonuna doğru EBK (yeni adı ESK), Gima’nın tek kırmızı et tedarikçisi idi. Özelleşme sonrası biz göreve gelince gördüğümüz manzara; her gün saat 11-12’de reyonların boş kaldığıydı. Bir özel sektör şirketinde kabul edilebilir bir durum olmadığından, sözleşmeyi feshetmiş, piyasadan tedarik yaparak biraz daha farklı fiyata ama sürekliliği sağlamıştık.
O zamandan bu zamana kadar elbette iyileşme oldu. Ancak dört gün önce Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, “Türkiye et ihtiyacının yüzde 90’ını kendi karşılıyor” dedi. Dolayısıyla buradan yüksek fiyat seviyesini dengeleyecek miktarda bir ithalat olmadığını anlıyoruz. Ve sorun da burada oluşuyor zaten…
Kaldı ki ithalat rakamının ve tedarik kaynaklarının, bunun yurt içi dağıtımının kime ve ne kadar yapıldığının açıklanması da gerekir ki; böylece satışa intikal etmeyen mallar veya öngörülen fiyata uymayan muhataplar sektör katılımcılarının da desteği ile daha iyi denetlenebilsin…
Yurt içinde ulaşamadığımız bu bilgilere, Amerika Tarım Bakanlığı (USDA) tarafından 20 Kasım 2025 günü yayınlanan ve Türkiye’nin hayvancılığını mercek altına alan raporundan öğreniyoruz. Raporda, “Türkiye’nin canlı hayvan ithalatında dünyada ikinci sırada olduğu” belirtilerek, “2026 yılında 450 bin baş sığır ithalatı ve 70 bin ton kırmızı et ithalatı yapılacağı” ileri sürülüyor. Aynı raporda; “Üreticilere göre, ESK ithal besi sığırlarını Türk üreticilere yüksek fiyata satmaktadır. Bu konuda ESK, fiyat farkının (aldıkları ve sattıkları arasındaki fark) ülkenin hayvancılık sektörünü iyileştirebilmek amacıyla olduğunu iddia etmektedir” deniyor. Eğer bu doğruysa canlı hayvan ithalatının fiyatları neden düşürmediği çok iyi anlaşılıyor. Direkt destek vermek yerine, dolaylı yolun neden tercih edildiği de merak konusu oluyor…
Raporun bir başka kısmında; “Türkiye 2010 yılından bu yana canlı hayvan ithalatı yoluyla hayvan varlığını artırmak ve sığır eti fiyatlarını düzenlemek için çaba göstermektedir. Ancak sığır eti fiyatları önemli ölçüde artmaya devam etmektedir” deniyor. Yani hem fotoğrafı çekmişler hem de doğal sonucunu açıklamışlar. Ali Ekber Yıldırım’a rapordan haberdar olmamızı sağladığı için teşekkür ederim.
