Ercüment Tunçalp
Gelir dağılımında bozulma sürüyor
TÜİK, hane halkı tüketici harcamaları araştırmasına pandemi nedeniyle 2020-2021 yıllarında ara vermişti. Üç yıllık aradan sonra 2022 yılı verileri açıklandı.
En yoksul yüzde 20’lik gelir dilimi içindeki hanelerin, toplam hane halkı tüketiminden aldığı pay 2022’de 2019 yılına göre yüzde 9’dan yüzde 8.08’e düşmüştür. En zengin yüzde 20’lik gelir diliminde yer alanların tüketimden aldığı pay ise yüzde 36.37’den yüzde 37.38’e çıkmıştır.
En zengin yüzde 20’nin bir altındaki yüzde 20’lik gelir diliminde yer alan hanelerin tüketimden aldıkları pay da, yüzde 22.89’dan yüzde 23.69’a yükselmiştir.
Peki tam ortadaki yüzde 20’lik gelir diliminde durum nedir?
Hanelerin toplam tüketimden aldığı pay yüzde 18.07’den yüzde 17.40’a düşmüştür. Yani yoksullaşma buradan itibaren başlamaktadır. Zenginleşme veya mevcudu koruma ise en yukardaki yüzde 40 için geçerlidir.
Bir başka araştırmanın sonucu:
İstanbul Planlama Ajansı tarafından aylık olarak gerçekleştirilen İstanbul Barometresi Araştırması’nın Mayıs 2023 raporu yayımlandı. Rapora göre; Mayıs ayında katılımcıların yüzde 24.3’ü bazı ödemeleri yapamadığını ve borca girdiğini, yüzde 11’i aslında geçinemediğini, yüzde 40.4’ü kıt kanaat geçinebildiğini, yüzde 24.1’i ise geçinebildiğini ve kenara para koyabildiğini belirtti. Mayıs ayında katılımcıların yüzde 30.1’i Türkiye ekonomisinin iyileşeceğini belirtirken, yüzde 31.6’sı değişmeyeceğini, yüzde 38.2’si ise kötüleşeceğini belirtiyor. Katılımcıların geleceğe dair umutlarını 10 üzerinden puanlamaları istendiğinde; İstanbulluların geleceğe dair umudu 4.2 olarak ölçülüyor.
Yeni net asgari ücret 11.402 TL oldu. Türk İş’in Mayıs ayına ait bildirdiği açlık sınırı ise 10.360 TL idi. “İyi ya, açlık sınırı geçilmiş” diyerek rahatlayanlar varsa, onlar için açıklamamıza devam edelim. Haziran ayında açlık sınırının ne kadar arttığını 30 haziran günü öğreneceğiz ama henüz yeni asgari ücret ele geçmemiş olacak. Bir ay sonrasında ise Temmuz ayına ait açlık sınırı açıklanacak ve ilk zamlı asgari ücret o zaman cebe girecek. Diyelim ki; iki ay üst üste açlık sınırı yükselmesine rağmen hâlâ asgari ücreti aşmadı veya eşitlenmedi…
Ağustos ve eylül aylarında ne olacağı çok açık belli değil mi?
2024 Ocak ayı sonuna kadar yine açlık sınırı altında kalan asgari ücreti görmeye devam edeceğiz. Yani piyasada fiyat düzeyi artmaya devam ederken, gelir düzeyinin sabit kalmasıyla gelir dağılımının daha da bozulduğuna şahit olacağız.
Refah payı mı?
Satın alma gücündeki düşüş sürerken, refah payından söz edilebilir mi?
Ücretlerde yapılan düzeltme; satın alma gücünde gerçekleşen kaybı telafi etmediği gibi birikimli olarak sonraki dönemlere de taşınmasına sebep oluyor.
Nasıl mı?
Emekçinin yaşadığı enflasyon resmi enflasyonun çok üzerindedir. Zira bu grubun harcamalarında, gıdanın ağırlığı resmi enflasyonda esas alınan orandan en az 20 puan daha fazladır. Böyle olunca da enflasyon oranı ile ücret artış oranı eşitlenememektedir. Örneğin Mayıs ayında yıllık enflasyon yüzde 39,59 çıkarken, gıda enflasyonu yüzde 52,52 çıkmıştı. İşte emekçinin enflasyonunu yukarı çeken gıdadaki bu orandır. Bunun emekliler, memurlar ile bütün alt ve orta gelir grupları için de aynı şekilde gerçekleşeceğini söyleyebiliriz.
Piyasadan ilginç bir örnek daha vermek isterim. Fıstıklı baklavanın tek diliminin ambalaja girdiğine ilk defa şahit oldum. Bir hafta önce dilimi (1lokması) 21 TL (89 cent) idi. Başka bir ifade ile 4 kişilik bir ailenin tadımlık alacağı 4 dilim baklavanın fiyatı 3.5 dolardı. Yani TL kazanan vatandaş ile 7 kat fazla gelire sahip ABD vatandaşının dolar cinsinden ödeyeceği tutar hemen hemen aynıdır. Kilograma 27 dilim girdiği için kilosu 24 dolara gelmektedir. Açıklandığı gün (20 Haziran 2023) 482 dolar karşılığı olan asgari ücret, yine aynı günkü fiyata göre sadece 20 kilo baklava almaya yetiyordu. Aradan 1 hafta geçince asgari ücret 443 dolara indi ve bununla da 18.5 kilo baklava alınabilecek hale geldi. İlk yeni ücretin ele geçeceği 1 ay sonraki durumu bilemiyoruz ama henüz aradan 1 hafta geçmişken yukardaki sahneyi net olarak görebiliyoruz. İşte bu sebeple düşen satınalma gücünü kalıcı olarak en iyi ifade eden olay, bu yeni satış şeklidir. Aynen 20-50 gramlık ambalajlarda satılan et ve süt ürünleri gibi. Bunlar karın doyurmak için değil nefsi köreltmek için yapılan alışverişlerdir.
Asgari ücret artışı, fiyatları da tırmandıran bir kısır döngüdür. Emekçinin ücret tutarı artarken ilk anda talep enflasyonunu, sermayenin de mali yükü artacağından maliyet enflasyonunu tetiklemesi kaçınılmazdır.
Sonuç olarak; yukardaki araştırmalardan çıkartılacak netice, nüfusun yüzde 70’inin reel olarak gelir kaybına uğradığı ve bunun sıkıntısını çektiğidir…
Elbette bu sadece yüzde 70’lik gelir grubunun sorunu da olamaz. Zira iş dünyası ürettiklerini sadece tepedeki yüzde 30’luk dilime satmıyor. Hele gıda perakendecileri, çoğunlukla alt ve orta gelir grubu müşteriye sahip olduklarından yüzde 70’lik dilime göre hesap yapmaya mecburlar…
Birkaç hafta önce, “Ekonomik güven endeksi şaşırtıyor” başlıklı yazımda diğer olumsuzlukları da belirtmiştim. Nitekim Tüketici Güven Endeksi haziranda 6 puan düşerek 85.1’e geriledi. 100’den küçük olması kötümser durumu ifade eden TGE’nin neredeyse tüm alt endekslerinde de önceki aya göre gerileme yaşandı.
Bir ülkede yüksek enflasyonla olan mücadele kazanılamamışsa; gelir ne kadar hızlı koşarsa koşsun, fiyatlara yetişmesi mümkün olamaz.
Tedavüldeki en büyük bankotumuz olan 200 TL, 14 yıl önce piyasaya çıktığında 130 dolara karşılık gelmekteyken (kur 1.53 TL), bu gün 8 dolara karşılık gelmektedir (kur 25.72 TL). İşte esas sorun buradadır…
Ercüment Tunçalp
Aksak rekabet piyasalarının oluşumu
Serbest piyasa savunucularına göre tam rekabet piyasası koşulsuz ve sınırsız uygulanmalıdır. Yani “devletin ekonomiye müdahale etmediği, piyasanın kendi içinde bütün sorunları otomatik çözeceği bir dünya” hayal edilmektedir. Elbette ideal olan budur ama ülkemizde bu sistem işlememektedir. Aşağıda nedenlerini sunacağım.
Hiçbir ülkede tam rekabet piyasası durup dururken bozulmaz. Zira spekülatörlerin ve fırsatçıların cirit attığı; fahiş fiyat, yanıltıcı reklam, sahte indirimler, taklit ve tağşişin olduğu bir pazarda tam rekabet şartları işlemez.
Ayrıntılara bakalım:
- Öncelikle piyasada fiyatları tek başlarına etkileyemeyecek kadar çok sayıda alıcı ve satıcının bulunması şarttır (atomisite koşulu). O durumda bile bazı satıcıların veya grupların güç birliği yapmayı akıllarından bile geçirmemeleri gerekir. Oysa en temel kategorilerden kırmızı et, sıvı yağ, unlu mamüller ve çikolata zaman zaman bu tip fırsatçı girişimlere açık olmakta ve bir türlü kırılamamaktadır. Yakın bir tarihte bu örnekleri izledik; Rekabet Kurumu devreye girerek gerekli cezaları kesti. Burada dikkat çekici husus, fiyatlandırmadaki amacın piyasaya uymak değil, piyasayı kendilerine uydurmak olduğu açıktır. Böylece kârın artırılması öncelikli hedef olmaktadır.
Bir müddet önce dünyanın en pahalı yeme içme fiyatlarının olduğu İstanbul Havalimanı’nı konu etmiştim. Oldukça da ilgi çekmişti.
Şimdi de İsviçre’den bir youtuber aynı konu ile ilgili görüş aktarıyor:
Avrupa’nın en pahalı ülkesi İsviçre’de havaalanında kahve 5 frank, şehir içinde de 5 frank. Vatandaşımız havaalanında kendisine servis yapan garsona soruyor; “Burası havaalanı, daha pahalı olması gerekmez mi ?” diye…
Aldığı cevap, “Siz burada mecburiyetten bulunuyorsunuz. Sizin bu mecburiyetinizi fırsata çevirmek ahlaksızca olurdu. O nedenle biz sokakla aynı fiyata satıyoruz” oluyor. Yani garson aradaki farkın sadece fiyat olmadığını, ticari etik sorunu olduğunu da ders gibi ortaya koyuyor.
- Tam rekabet piyasasında, firmaların piyasaya rahatça girebilmesi mümkün olmalıdır (mobilite koşulu). Ülkemizde üreticiler için piyasalara giriş o kadar kolay değildir. Yanlış anlaşılmasın; kamunun sınırlandırmasından bahsetmiyorum. ”Pazar payı yeterliliği, uzun ödeme vadesi, yüksek raf bedeli” gibi ileri sürülen şartlar piyasalara girişi engellemektedir.
- Diğer aksaklık, tam rekabet piyasasında alışverişe konu olan ürünlerin standart ve birbiriyle aynı olması (homojenlik koşulu) şartıdır. Zira tüketici ürünü alırken markalar arasında rahatça kıyaslama yapabilmelidir. Gözümüzde canlandıralım; çiçek balı alacaksınız, onlarca ayrı kaliteyi süzebilmeyi geçtim, hangisinin gerçek bal olduğunu bile anlamak kolay mı? Aynı durum et ve süt ürünlerinde de geçerlidir. İşte bunun için kalitesine güvenen fiyatı belirliyor, diğerleri de arkasına sıralanıyorlar. Fiyatlandırmadaki kaos da böyle oluşuyor ve tüketici içinden çıkamıyor.
- Bir diğer aksaklık, alıcı ve satıcıların her bilgiye kolayca ulaşamadıkları (açıklık koşulu) durumdur. Bilgi edinmeyi de geçtim, yanıltma olması daha da risklidir. Örneğin Adana portakalını Finike portakalı olarak, Kars kaşar peynirini Trakya kaşar peyniri olarak, ABD menşeli cevizi yerli ceviz olarak satan birçok satıcı örneği vardır. İstenirse sadece bu konuya özel yüzlerce ürünü liste üzerinden; beyan edilen ile gerçeğini yan yana getirebiliriz.
Burada kategori lideri ve kaliteli bir kuruyemiş markasına ait en masum örneği vereceğim. Bu markanın karışık kuruyemiş fiyatları Migros’ta 180 gramı 333 TL, Boldy’de 122 gramı 226 TL’dir. Denebilir ki kalite ve birim fiyat aynı olduğuna göre sorun nedir? Carrefour’daki 364 TL’lik fiyatı dikkate almıyorum bile…
Birim fiyat ilk iki perakendecide aynıdır. Ancak küçük ambalaj ile büyük ambalajın birim fiyatı aynı olmamalıdır. Şimdi yanıltıcı ambalaj düzenlemesine geliyoruz. Büyük ambalaj üzerinde kalın bir kuşak var ve üzerinde “180 gram” açıklaması uzaktan bile okunabiliyor. Küçük ambalaj ön yüzünde ise bırakınız benzer açıklamaya yer vermeyi, arkada son tüketim tarihi devamında ancak gözlükle okunabilecek küçüklükte “122 gr” açıklaması var. Yasak savma kabilinden yapılan bu bilgilendirmenin açıklık ilkesine aykırılığı ortadadır.
Ambalaj bu fark dışında hemen hemen aynı (boyutu da dahil). Her gün bunları araştıran birisi olarak ben bile yanıltılmış bulunuyorum. Tüketici ne yapsın?
Sonuç olarak; tam rekabetten söz edilebilmesi için gereken yukardaki 4 şarttan; birinin, birkaçının veya tümünün aksaması sonucu oluşan piyasaya aksak (eksik) rekabet piyasası deniyor. Görüldüğü gibi bizde tamamı aksıyor.
Ayrıca işletmelerin aralarında anlaşarak fiyat belirlemesi tam rekabet piyasasına ne kadar aykırı ise hükümetlerin birçok kategoride fiyat ilan etmesi de o kadar mahsurludur. Zira tekel şartlarında bir ürünün piyasa fiyatı oluşamaz.
Turizm bölgelerimizde de lokantalar ve otellerde önlenemeyen fahiş fiyatlar var.
Şu gerçeği bilmemiz gerekiyor; çıkarcı çevreler hiçbir zaman yaptıkları işin sosyal sonuçları ile ilgilenmezler. Ben bunu trolle avlanmanın yasak olduğu veya belli bir boydan küçük balık avlamanın cezaya tabi olduğu av sahalarındaki sorumsuz balıkçılara benzetiyorum. “Cezası neyse öderiz, işimize bakarız” diyenlerin fazla olduğu toplumlarda tam rekabet koşulları işlemez.
Bazı görüşlere göre gelişen e-ticaret kanalı tam rekabetin oluşması için avantajdır. Katılıyorum ama o kanalın da ‘fiyat dışı rekabet’ sorunu vardır.
Homojenlik ve açıklık koşullarının gerçekleşemediği bir piyasadır. Bu e ticaret şirketlerinin kusuru olmayıp, fırsatçıların o kanalı da kendi amaçları doğrultusunda kullanma niyetlerinden kaynaklanmaktadır.
Maalesef aksak rekabet piyasasının kaybedenleri dar gelirli çalışan, esnaf ve emeklilerdir. Üst gelir grubuna haksız gelir ve servet transferinin gerçekleştiği, küçük bir azınlığın yararlandığı sistemdir. Yani sorun o kadar büyüktür…
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (28) Norveç
Bu hafta da dünyanın en zengin ülkelerinden Norveç ile kıyaslama yapacağız. Ülke Avrupa’da Kuzey Kutbu’na en yakın ülkelerden biridir. Avrupa ortalamasının üstünde yaşam standardına ve ekonomik gelişmişliğe sahip olduklarından Avrupa Birliği’ne girmek istememektedirler. Zira ülke kıyılarındaki petrol rezervlerinin zenginliği ile dünya ve Avrupa balıkçılık sektörünü ellerinde tutmaktalar. Yani AB’nin ısrarları işe yaramamaktadır.
Petrol endüstrisi ülke milli gelirinin dörtte birini oluşturmaktadır. Euro bazında AB ülkelerinin çoğundan daha yüksek perakende fiyatlara sahip olduğumuzdan; bu defa da Avrupa’nın bu en pahalı ülkesiyle kıyaslama yapmak istedik.
- Norveç nüfusu 5,6 milyon olup, kişi başı geliri 90.424 dolardır. 2024 yılındaki bu gelir ile dünyada 4. sırada yer almaktalar.
- Norveç’te sabit bir asgari ücret yoktur. Ortalama aylık ücret 56.250 Norveç kronu (NOK) olup, 4.750 euro karşılığıdır. Sendikalar güçlü oldukları için ücret belirlenmesinde büyük rol oynarlar. Ülkenin en önemli sorunu azalan ve yaşlanan nüfusudur. Bunun için de iş gücü eksikliği çekmekteler. Aşağıda saat başı ortalama ücret olan 250 NOK, kıyaslamalarımızda esas alınacaktır.
- Perakende sektörüne bakacak olursak; nüfusu oldukça az olmasına rağmen müşteri başına satış yüksek olduğundan ulusal zincir sayısının hayli fazla olduğunu görürüz. Bu zincirler; Joker, Kiwi, Meny, 7-Eleven, Norvesen, Coop, YX, Rema 1000, SPAR, Bunnpris (indirim marketi) başlıcalarıdır.
Bizde de güncel bir konu olduğu için altını çizmeliyim. Pazar günü marketler kapalı olsa da önemli istisnalar vardır. Bakkalların tamamı açık olduğu gibi küçük marketler de bu istisnadan faydalanıyorlar. Örneğin yukarda saydıklarımızdan Bunnpris ve Joker açık kalan zincirlerdendir. Bakkalların bir kısmı gece geç saatlere kadar, bazıları da gece boyunca açık kalabilmekteler.
Şimdi bu zengin ülke ile kıyaslamalarımıza başlayalım…
- Bu ülkede çalışan “Norveç’ten Jale” kullanıcı adlı youtuber, 1 saatlik geliri ile (250 NOK) aşağıdaki listede görünen ürünleri satın aldı.
Alışveriş tarihi: 26 Aralık 2025
Market adı: KIWI
Dikkate alınan kurlar: 1 Euro= 50.60 TL, 1 NOK= 4.28 TL’dir.
1Euro = 11.84 NOK’tur.
- Norveç saatlik ücretin TL karşılığı, 250 NOKX4.28= 1.070 TL’dir.
- Türkiye saatlik ücreti 28.075/30= 935.85 TL günlük/7.5 saat= 128.78 TL’dir.
- Listenin birinci sütununda Norveç fiyatları NOK olarak, ikinci sütunda Norveç fiyatları TL’ye çevrilmiş şekilde, üçüncü sütunda ise Türkiye fiyatları yer almaktadır. Önemli bir nokta, fiyatlar etiket üzerinden alındığı için saatlik ücret olan 250 NOK ile tutmamaktadır. Zira alınan miktarları tam bilemediğimiz için (veya fiyatlarını dikkate aldığımız ama kasadan geçmemiş ürünler olabileceği için) birim fiyatlar üzerinden kıyaslamayı yaptık ve daha sonra Türkiye fiyatlarını da Norveç ile aradaki makasa göre revize ettik.
Listede Norveç fiyatları toplamı 458,10 NOK, karşılığı 1.960,52 TL, Türkiye fiyatları da 1.611,52 TL çıkmıştır. Bizim fiyatlarımız %17.80 daha ucuzdur.
250 NOK üzerinden endekslersek, Norveç alışveriş tutarı 1.070 TL ise, Türkiye tutarı 879,54 TL olacak ve aradaki fark yine %17,80 çıkacaktır.
- Görüldüğü gibi bu zengin ülkede bile dana kıyma, ekmek, muz ve çikolata döviz bazında bizden ucuzdur.
- Alışverişini %17.80 daha ucuza getiren vatandaşımızın geliri Norveç vatandaşından %88.32 eksiktir.
- Norveçli bu küçük alışverişi 1 saatlik geliri ile 1 ay içinde 225 defa yapabilme imkanına sahipken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi yaklaşık 1 saatlik geliri ile 1 ay içinde ancak 32 defa yapabilmektedir.
Biraz daha anlaşılır hale getirelim; bizdeki her alışverişe karşılık Norveç’te 7 alışveriş mümkün olmaktadır.
- Aylık gelirlere bakacak olursak: Norveç’te maaş 250 NOK (4750 euro) iken karşılığı 240.750 TL’dir. Ve bu ücret 2025 yılına aittir.
Türkiye’de yeni aylık gelir 28.075 TL (555 euro) olup, henüz vatandaşın eline geçmeyen 2026 yılına ait asgari ücrettir. Buna rağmen arada 8.5 kat fark vardır.
- Eğer her iki tarafın da gelir ve fiyat seviyeleri benzerlik gösterseydi; bizdeki alışverişin tutarı 879,54 TL yerine 123,53 TL olmalıydı. Ya da 879,54 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın geliri 198.084 TL olmalıydı.
Sonuç olarak; bu sanal tablonun en küçük bir gerçekleşme olasılığı yoktur ama dış güçlerin bize yutturmaya çalıştıkları ve satın alma gücü paritesine göre artırdıkları gelirimizin tuhaflığını ortaya koyması bakımından doğru bir örnektir.

Ercüment Tunçalp
Ekonomide aşırı iyimserlik!
Geleceğe dair en olumsuz şartları göz önünde bulundurup, tedbirleri buna göre almak kötümserlik değil, ayakta kalmanın ilk şartıdır. Hayalleri planlara yansıtmak ise çoğu zaman hüsran demektir. Bu gözle 10 ay önce yaptığım yıl sonuna dair yüzde 37’lik enflasyon tahminim tuttu. Elbette bilinen sebeplerle resmi enflasyon yerine İTO’nun yıllık yüzde 37,68 çıkan İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi’ni dikkate aldım. Şimdi de 2026 yılının ‘daha zor’ geçeceğine inanıyorum. Hal böyleyken, bir kısım yazar 2026’dan çok ümitli olduklarını, hatta uçuşa geçeceğimizi yazarken kalemlerinden bal damlıyor. Elbette moral veriyorlar ama bunun nasıl gerçekleşeceğini anlatmıyorlar…
Örneğin;
- Açlık sınırı altında kalan, yetersiz asgari ücret ile daha da zorlanacak çalışanların ve emeklilerin nasıl iyimser olacağını; yüksek kiralar için hangi tedbirlerin alınacağını,
- Yüksek enflasyonun birinci sebebi olan yapısal sorunların halli için bize ulaşmayan hangi müjdeyi duyduklarını,
- Kurun baskılanması devam ederse, ihracatcımızın fiyat rekabeti sorununu nasıl aşacağını, tersi durumda ise ithal hammadde ve ara malların maliyeti artacağından, bu ikilemden nasıl çıkılacağını açıklamıyorlar.
- Bir ülkeye sıcak para, yüksek faiz verilirse veya borsası çok kazandırırsa girer. Buna rağmen içerde faiz düşer ve eksi reel faiz oluşursa, para dövize, altına veya borsaya gider. Kur yükselince de bu enflasyona yansır.
- Reel sektörün 2025 Ekim sonu itibariyle net döviz pozisyon açığı (döviz yükümlülükleri ile döviz varlıkları arasındaki fark) 182,8 milyar dolardır ve artış eğilimi göstermektedir. Bu ihtiyacın da kur riski yarattığı açıktır.
Şirketlerin ayakta kalması için 2025’te yüzde yüze yakın artan iflasların ve konkordatoların nasıl engellenebileceği de bir başka sorundur.
- İsraf bitti mi, tasarruflar devreye girdi mi?
- Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıklamasına göre; Türkiye’nin dış borç stoku 2025 üçüncü çeyrek sonu itibariyle 564,9 milyar dolardır.
Dış borç yükü ise ‘Borç yükü= Borç stoku/GSYH’ hesabıyla ‘564,9/1538= %36,7’dir. Bu iyimser bir tablodur. Çünkü GSYH, TL’den dolara çevrilirken yıllık ortalama dolar kuru dikkate alınıyor. Oysa borç eldeki dolar veya güncel kurdan bulunacak dolar ile ödeniyor. Dolayısıyla GSYH görece daha yüksek, dış borç yükü de düşük çıkıyor.
- Ekonomi ile yakın ilişkisi olan siyasi ısınmanın sona ereceğine dair bir görüntü var mı? Bu iklim yumuşamadan ekonomide iyileşme beklenebilir mi?
- 2025 yılı içinde bir seçim ihtimali yoktu. Oysa 2026 ikinci yarısında ise muhtemelen önümüzde para politikasını, kamu harcamalarını ve buna bağlı olarak finansal koşulları değiştirebilecek bir seçim süreci ihtimali var.
- Henüz yılın başında; İran, Suriye ve hatta bütün dünyanın dengesini bozan Venezuela olaylarının olumsuz ekonomik sonuçları ihtimal dışı mı?
- Bir gazete, İpsos araştırma raporundan aktararak diyor ki; “2015’te yıl içinde 232 kere, yani haftada 4 kez (doğrusu 232/52= 4,46) market alışverişi yapıyorduk. 2025’te yıl içinde 248 kez marketin yolunu tuttuk. Yani artık haftada 5 kez (doğrusu 248/52= 4,76) markete uğruyoruz.”
Hassas bir çalışma ile ortaya çıkan her sonuç değerlidir ama yorum hatalı olursa beklenen fayda sağlanamaz. Yukarda parantez içinde gösterdiğim basit matematik işlemle, 10 yıl sonra haftada 1 gün fazla alışveriş yapıldığı söylemi çelişiyor. Yarım gün bile artış olmadığı ortadadır. Bu haber kısmı…
10 yıl önce tüketici, sadık olduğu marketin kapısından girip alışverişini bir defada bitiriyordu. Şimdi ise ‘fiyatlandırma kaosu’ nedeniyle en az 3 değişik markete uğramadan eve dönemiyor. Yani 2025 yılında artış değil, dramatik bir düşüş olduğu (en az iki alışverişi tek saymak gerekiyor) görülüyor ve fakat bunun değişeceğine dair de bir işaret bulunmuyor. Tersine gelir eşitsizliği artarken, satın alma gücündeki azalış bas bas bağırıyor…
Sonuç olarak; “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” Görüntüden ibaret olmayan her konu da tartışmaya açıktır ve istişare dışında doğruya ulaşmak mümkün değildir. Örneğin ilk bakışta enflasyon kademeli olarak düşüyor değil mi? Şapkayı havaya atmadan önce TÜFE’de gerileme varken, hangi göstergelerde tersine durum olduğuna da bakmalıyız. Yİ-ÜFE Kasım’da yıllık %27,23’ten, Aralık’ta %27.65’e yükselmiş. Bu artan maliyetlerin habercisidir ve bir müddet sonra raf fiyatlarına da yansıyacağını gösteren alarm sistemidir. Çekirdek enflasyon Kasım’da yıllık %30,27’den, Aralık’ta %31,08’e yükselmiş. TÜFE düşerken çekirdek enflasyonda artış görülüyorsa bu daha önemli soruna işarettir. Zira küresel gelişmelere bağlı kontrol dışı (enerji, tütün ve alkol gibi) kategoriler hesap dışı bırakıldığından, enflasyonun kalıcılığı hakkında daha doğru fikir verir ve profesyoneller tarafından özel olarak takip edilir. Artık süreklilik arz eden 50’nin altındaki PMI endeksi ve 100’ün altında kalmayı sürdüren TGE’den, tekrara düşmemek için bahsetmiyorum bile…
Peki, hiç mi olumlu bir şey yok? Elbette var ama yetersiz kalıyor…
Örneğin enflasyonla mücadelede kısmen başarı sağlanabilmesi, önümüzdeki aylar için yukarda saydığım riskleri barındırsa da olumlu gelişme sayılabilir.
CDS (kredi risk primi) değerinin son 6 senede 600’lerden 215’e düşmesi, sıkı para politikasının da katkısı ile ekonomide iyileşme olarak yorumlanabilir.
Ancak yeterli değildir. Fikir vermesi açısından; İsviçre ve Almanya’nın 10’un altındaki, Avustralya, İngiltere ve İspanya’nın 20’nin altındaki, ABD ve AB ülkelerinin 50’nin altındaki değerleriyle birlikte görmek daha açıklayıcı olur.
Böyle bir tablo, 2026’da feraha ermemize yeter mi?
Asgari ücret ve yüzde 20 fazlasına kadar ücret alanların toplam çalışanlara oranı yüzde 62,5 iken; emeklilerin toplam nüfusa oranı yüzde 18,5’dir. (DİSK AR)
Reel sektörün mal ve hizmet üreteceği müşteri profili de çoğunlukla budur.
Temenni kıvamında seslendirmek yerine; tane tane yukardaki ‘acaba’lara açıklık getirilse de bizler de bu sevince memnuniyetle ortak olabilsek…
