Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Girdi maliyeti bahanesi!

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Önce tarım sektörünü bir kenara ayıralım. Bugün girdi maliyetlerindeki artışın en büyük mağduru üreticilerdir ve daha fazla desteklenmeleri gerekir. İkinci mağdur grup tüketicilerdir. Yani hak ettiğinden az kazananla, gerektiğinden fazla harcayan aynı kaderi paylaşmaktalar. Ancak tedarik zincirinin diğer halkaları bundan olumsuz etkilenmedikleri halde sesleri daha fazla çıkmaktadır.

Artık alıştığımız üzere Antalya’da turisti kazıklayan restoran bile aynı savunmayı yapabiliyor; “Girdi maliyetlerimiz arttı” diyebiliyor. Elbette maliyetler artınca fiyatlar seviyesi de paralel şekilde yükselebilir. Ancak bu bahaneyle halkın yaşam maliyetine fazladan ekleme yapılmaz.

Yapılırsa ne olur?

Fırsatçı enflasyonu yaratılmış, devamında da enflasyon vergisi salınmış olur. Tokatı yiyen de kimin attığını göremez. İşte bu işi cazip kılan da bu özelliğidir!

Geçmiş senelerde özel okul fiyatlarına enflasyonun katbekat üzerinde uygulanan fahiş zamlar nedeniyle devlet zorunlu olarak yeni düzenlemeler getirdi. Artık ara sınıflarda yapılacak zamlar, bir önceki yılın ÜFE ve TÜFE ortalamasının 1,05 ile çarpılmasıyla belirlenecek. Yani hesaplanan enflasyon oranının yüzde 5’i kadar ilave artış yapılabilecek. Eskiden olduğu gibi öğrenciyi ilk sınıfa aldıktan sonra veliyi sömürme devri bitti. Bu örneğin birçok sektöre yayılması gerekir.

Bir youtuber, Almanya’da fiyatı 188 euro olan bir montun bire bir aynısının (fotoğraflanmış şekilde) Türkiye fiyatının 50.000 TL. (1.018 euro) olduğunu aktarıyor (Tayvan Adam). “Parası olan versin” diye düşünen varsa bile hesap yapmalarını öneririm. Bu parayla, Almanya’ya gidiş-dönüş uçak bileti ve konaklama masraflarını ekleyip, dönüşte de o montu giyerek tamamını daha ucuza getirebilirsiniz. Bu fırsatçılığı girdi maliyeti ile açıklamak mümkün mü?

Bunların hiç birisi bizim için sürpriz değildir. Zira gıdadan daha temel ihtiyaç maddesi var mı? Yıllardır küresel genişlikte fiyat kıyaslamaları yapıyoruz. Dolar ve euro bazında dünyanın en pahalı ülkesi olmamızın yanında, yerli markalarımızın bile ABD’de dolar bazında Türkiye’den daha ucuza satıldığını tespit ediyoruz ve açıklıyoruz. Daha ötesi var mı?

Ülkemizde yaygın olarak dönemsel fiyat indirimleri yapılıyor. Soruyorum; gerçek fiyatı bilinmeyen bir ürünün indirimli fiyatına itibar edilir mi?

Örneğin, aynı marka tereyağını 900 liraya satan da, 600 liraya satan da var.

Aynı marka çikolatayı 160 liraya satan da, 59 liraya satan da var. İndirimlerde hangi başlangıç fiyatını referans alacağız?

Biraz ihmal ettiğimiz gıda dışı kategorilerle devam edelim ve önce en yetkili ağızlardan aktaralım…

Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe’den çarpıcı bir açıklama geldi. “Kendi ürettiğimiz ürünlerde bile Avrupa’dan yüzde 60 daha pahalıyız” diyerek başlığı koydu. Hazır giyim sektöründe maliyetlerin kontrolden çıktığını ve iç piyasadaki fiyatların mantık sınırlarını aştığını vurguladı. İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerin Türkiye’den daha ucuz hale gelmesinin “öngörülemez” olduğunu da belirterek şu örneği verdi…

“Bir arkadaşım Avrupa’da 6 bin liraya bir ürün aldı. Aynı ürünün Türkiye’deki etiketi tam 17 bin liraydı. Ben de bir mont inceledim, yurt dışında yüzde 30 daha ucuzdu. Artık uçak bileti dahil Avrupa’da alışveriş yapmak daha ekonomik hale gelebiliyor” demiş.

Başkan’ın sonuç hakkındaki tespitleri doğru olsa da; nedenleri konusunda farklı düşünüyorum. Zira son iki senedir Türkiye’de ‘fiyatlama davranışları’nın bozulduğunu sık sık tekrar ediyorum. Üretici maliyetlerinin artması gerçek olsa da, döviz bazında 2 katı aşan fiyat farklarının bu nedene bağlanması yanlış olur.

Yüzde 15 pahalı kalsak bu anlaşılır bir şeydir ama yine de bazı tedbirleri almayı gerektirir. Yukarda belirtilen 4 ülkenin işçiliği bizden ucuza getirmesi mümkün mü? Her ülkedeki asgari ücretleri biliyoruz, kendi ülkemizle kıyaslıyoruz ve yayınlıyoruz. Arada maliyet açısından bizim lehimize büyük fark var. Ancak onların 100 kişi çalıştırdığı üretim hattında biz 150 işçi çalıştırıyorsak durum değişir tabi. Onlar üretimlerinin bir kısmını ucuz işçiliğin olduğu coğrafyaya kaydırınca biz sadece izlemekle yetiniyorsak, onlar teknolojiye yatırım yaparak verimliliği artırırlarken buna kayıtsız kalıyorsak elbette ara açılır. Yoksa onların kullandığı en pahalı hammaddeyi kullansak bile maliyetimizin en fazla aynı çıkması gerekirken, brüt kâr marjlarımızın yüksekliği de ateşi harlamış olamaz mı?

Buyurun MÜSİAD’ın yeni Genel Başkanı Burhan Özdemir’i de dinleyelim…

Türkiye’de fiyatlamaların kontrol edilmediğini söyleyen Özdemir diyor ki; “Aynı çayı bir yerde 500 liraya, başka bir yerde 5 liraya içmek normal değil. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir fiyat makası yok.”

İşte biz de bunu söylüyoruz zaten…

TCMB, “Firmaların Davranış Psikolojisi: Algılardan eylemlere” başlıklı çalışma notunu kamuoyuyla paylaştı. Çalışma sonuçlarına göre, “Enflasyonun yüksek seyrettiği dönemlerde firmalar kârlılıklarını koruma refleksiyle hareket ediyor. Bu da fiyatlama davranışlarını doğrudan etkileyebiliyor” deniyor.

Şimdi işin bu psikolojik yanı çok masum gibi görülebilir. Ancak bu davranışın abartılması fırsatçı enflasyonunun gerçek kaynağıdır.

Sonuç olarak; fiyatlarımızın aşırı yüksek olduğunu saha çalışmalarımızdan zaten biliyoruz. Yeni olan sanayicilerin bile bu açık farkı telaffuz etmesi, bir kamu kurumunun da tasdik etmesidir.

Girdi maliyetindeki artışın üzerinde fiyatını artırana seyirci kalınmamalıdır. Yoksa bu yüksek enflasyonla daha çok uzun seneler boşa mücadele etmek zorunda kalırız…

Devamını Oku
2 Yorum

2 Yorum

  1. Veli GÜNER

    20 Şubat 2026 saat: 14:44

    Sayın Üstadım Ercüment Tunçalp,
    Öncelikle kolaylıklar diliyorum! Kolay değil elbette: “Hallacın pamuk attığı” gibi atıyoruz ama Burjuva Ekonomi Politiğinin antagonist fiyat politikası bir takım kavram ve kategorilerle gizlenip bastırılmaya, gözlerden uzak tutulmaya çalışılıyor.
    Fiyat kavramı burjuva ekonomi politiğinin temel kavramlarından biridir. Ve eşitlik ilkesine dayanır. Fiyat mekanizması toplumsal yeniden üretimin denge unsurudur. Bir başka deyişle “Değer Yasası” olarak işlev gören emek-zaman denge unsurudur. Bütün meta üretimi ve sermaye ilişkileri bu temelde şekillenir. Kapitalist sermaye ilişkilerine dayanan yeniden üretim sürecinde sadece metalar üretilmekle kalmaz, bütün kapitalist sistem bütün beşeri ve kurumları da dahil olmak üzere yeniden üretilir. Ekonomi politiğin esas aldığı bu yeniden üretimde sermayenin ve onun unsurlarının büyüyerek yeniden üretimidir. Bu büyüme iradi veya irrasyonel bir ilişki sonucu oluşmaz. Eşit değerlerin değişimine dayalı dolaşımın, üretim sürecinde sermayenin canlı emekle girdiği ilişki sonucu doğar-büyür! Diğer bir deyişle canlı emeğin ürettiği artı emeğin işçi ile sermaye sahibi arasında paylaşılan kısmı kadar büyür. Burası işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki mücadelenin de kaynağıdır. İşçi sınıfının ürettiği bu artı-değerin paylaşımı sadece işçi ile patronu arasında bir paylaşıma konu olmaz: paylaşım işçiler ile bütün kapitalist sınıf ve kurumları arasında (İşçinin doğrudan patronu (kar), bankalar (faiz), toprak-arazi,bina sahipleri (rant), Devlet-Belediyeler (Harçlar ve Vergiler+Enflasyon)) paylaşılır. Bundan dolayı işçilerin sürekli baskı altında tutulup örgütlenmelerinin engellenmesi bu yüzdendir. Herkesin herkesle savaşımı olan bu ekonomik düzen içinde tek düzenleyici unsur “Değer Yasasıdır”. Değer yasası açıklanmadan ekonomi politiğin hiç bir çelişkisi açıklanamaz! Açıklananlar ise eksik olur, yanlış olur! Not: Hangi para birimi olursa olsun, “Altın” Para olarak ele aldığınızda, fiyatları nasıl değiştirebilirsiniz, enflasyonu nasıl yükseltip düşürebilirsiniz? Denemesi bedava!

  2. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    20 Şubat 2026 saat: 16:52

    Veli bey katkınız için teşekkürler…

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (35) Danimarka

Ercüment Tunçalp

İskandinav ülkelerinin en güneyinde yer alan Danimarka, Almanya ile sınır, İsveç ve Norveç ile ise deniz komşusudur.

Danimarka anayasal monarşi ile yönetilen bir krallıktır. 19. yüzyılın ortalarında sanayileşmeye başlamış ve önemli bir tarım ihracatçısı haline gelmiştir. 20. yüzyılın başlarında sosyal ve işgücü piyasası reformları uygulayarak günümüzdeki refah devleti modelinin ve gelişmiş karma ekonominin temelini atmıştır. Kuzey denizinde oldukça büyük petrol ve doğalgaz yataklarına sahiptir ve net petrol ihracatçıları arasında yer alır. Dolayısıyla Danimarka, gelişmiş, yüksek gelirli ekonomiye, yüksek yaşam standardına ve güçlü sosyal refah politikalarına sahiptir.

Ülkenin para birimi Danimarka Kronu’dur. Kısa ifadesi DKK olup, aşağıda bu şekilde gösterilecektir. 30 Mart 2026 tarihine ait güncel kur olarak; 1 DKK= 6,86 TL, 1 Euro= 7,47 DKK, 1 Euro= 51,25 TL olarak dikkate alınmıştır.

Konaklama, dışarda yeme içme ve ulaşım pahalıdır. Kopenhag’da tek yatak odalı daire kiraları 8.000-15.000 DKK (55.000-100.000 TL) civarındadır. Ancak ortalama maaşlar 40.000 DKK (275.000 TL) civarında olup, bu maliyetleri karşılayacak düzeydedir. Eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsizdir. Güçlü bir sosyal güvenlik sistemi vardır.

Danimarka’nın ulusal perakende zincirleri; Netto, Fotex, Bilka, SuperBrugsen, Kvickly, Coop 365, Fakta, Rema 1000, Meny, Lidl, ABC Lavpris’dir. Görüleceği üzere 6 milyon nüfuslu bu ülkede bile rekabet fazladır.

Fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…

  • Danimarka kişi başı geliri 76.581 euro’dur.
  • Yıllık enflasyon yüzde 1,9 olup, işsizlik oranı yüzde 3’tür.
  • Devletin belirlediği bir asgari ücret yoktur. Ancak işe girişte ödenen minimum saatlik ücret 110 DKK’dır (yaklaşık 15 euro). Haftalık çalışma süresi 37 saat X 110 DKK X 4= 16.280 DKK (2.179 euro) brüt ücretten, net ele geçen ise 600 DKK’dır (1.420 euro). Yani brüt maaşın ortalama yüzde 65’i net ele geçendir.

Bu minimum ücretle çalışanların oranı çok düşük olmasına rağmen, bizim neredeyse ortalama ücret sayılabilecek asgari ücretimiz ile karşılaştıracağız.

Bizim net asgari ücretimiz ise 28.075 TL’dir (548 euro).

  • Sanal alışverişin tarihi 30 Mart 2026 olup, Danimarka fiyatları Lidl sitesinden, Türkiye fiyatları da iki büyük ulusal perakendecimizden alınmıştır.
  • 40 ürünlük listemizde 11 üründe ucuzuz. Pahalı olduğumuz 29 üründe; iki ürün hariç, daha önceki kıyaslamalarda olduğu gibi açık ara pahalı değiliz. Et konusu kronik sorunumuz olduğu için geçiyorum. Antep fıstığı fiyatımızın 2 kat olması ilginçtir. Avrupa’nın o bölgesinde güçlü Türk tedarik şirketleri vardır. Ve kendi memleketlerinden oraya direkt ihracat yapıyor olabilirler. Aynı durumu ABD’de de görüyoruz.
  • Danimarka alışveriş tutarı 1.629,82 DKK veya 11.180 TL karşılığı olup, Türkiye alışveriş tutarı 13.235 TL çıkmıştır. Görüldüğü gibi böyle zengin bir ülkeye karşı bile harcamada yüzde 18 fazlalığımız vardır.
  • Bu şekliyle; Danimarka tüketicisinin geliri yüzde 159 fazlayken, bizim tüketicimizin harcaması yüzde 18 daha fazladır.
  • Danimarka vatandaşı bu alışverişi bir aylık geliri ile 6,5 defa yapabilirken, bizim tüketicimiz aynı alışverişi 2,3 defa Başka bir ifadeyle Danimarka tüketicisi bu alışverişi gelirinin yüzde 15’i ile yaparken, bizim tüketicimiz aynı alışverişi gelirinin yüzde 47’si ile yapabiliyor.

Sonuç olarak;

  • Avrupa’nın yaşam maliyeti en uygun ülkelerinden olan Portekiz ile yaşam maliyeti en yüksek olan ülkelerinden Danimarka kıyaslamalarını art arda yapmamın sebebi, bu iki ülke arasındaki farkın izlenebilmesi içindi. Görüleceği üzere market alışverişinde Portekiz’den yüzde 67 pahalı çıkmamıza karşılık, Danimarka’dan yüzde 18 pahalı çıktık.
  • Son 5 sene içinde Avrupa’dan daha ucuz kaldığımız ülkeler de vardır (Norveç, İsviçre, Fransa) ancak bu ülkelere karşı alışveriş tutarında sağladığımız avantajı gelirde açık ara kaybediyoruz. Bunun için de satın alma gücümüz diğer ülkelere karşı olduğu gibi bu ülkelerden de düşük kalıyor.
  • Döviz bazında pahalı kaldığımız ülkeler ve fark oranlarını da takdim ediyorum…
  • ABD’den yüzde 28, Bulgaristan’dan yüzde 45, Yunanistan’dan yüzde 30, Kazakistan’dan yüzde 38, İran’dan yüzde 82, Hollanda’dan yüzde 64, Tayland’dan yüzde 55, Macaristan’dan yüzde 33, İtalya’dan yüzde 32, Azerbaycan’dan yüzde 39, Belçika’dan yüzde 25, Polonya’dan yüzde 15, Rusya’dan yüzde 22, İsveç’ten yüzde 13, Almanya’dan yüzde 38, Makedonya’dan yüzde 48, Sırbistan’dan yüzde 54, Arnavutluk’tan yüzde 51, Portekiz’den yüzde 67 pahalıyız.
  • Elbette gelirimizin daha fazla çıktığı ülkeler de vardır. Arnavutluk’tan yüzde 20, Makedonya’dan yüzde 27, Rusya’dan yüzde 58, Azerbaycan’dan yüzde 52, Tayland’dan yüzde 46, İran’dan yüzde 172, Kazakistan’dan yüzde 35 daha yüksek asgari ücretimiz vardır.
  • Ancak yine döviz bazında gelirimizdeki fazlalık, harcamamızdaki fazlalıktan daha yüksek çıkan ve satın alma gücü bizden düşük olan sadece 3 ülke vardır (İran, Rusya, Azerbaycan). AB içinde ve gıda kategorisinde satın alma gücü bizden düşük ülke bulamadığım için Asya kıtasındaki ülkeleri de kıyaslama listeme dahil ettim. Şimdilik durum budur.

Komşularımızdan Bulgaristan, Yunanistan, Rusya ve İran’dan alışveriş için ülkemize gelen yabancılar için fiyat avantajı kalmadığından, alışveriş turları ters yöne dönmüştür. Yani bizim vatandaşımız alışveriş için o ülkelere gitmekteler.

 

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Gıda etiketleri yenilenirken…

Ercüment Tunçalp

Türk Gıda Kodeksi Etiketleme Yönetmeliği yeniden ele alındı ve tüketiciyi yanıltan hususlarda birçok değişiklik yapıldı. Ancak çok geç kalındığı için bütün eksiklerin bir defada giderilmesi mümkün gözükmüyor. İşte bunun için ihtiyaca ne kadar yeteceği de bu yazının konusu oluyor.

  • Ambalaj üzerindeki “doğal” ifadesinin yanlış olduğunu yıllardır yazıyorum. Bu ifade, tek şartla haklılık kazanabilir. “Tabiatta bulunduğu şekilde”, yani doğal özelliğini kaybetmeyen ürün için kullanılabilir.

Ancak duyuyorum ki; sadece “hiçbir katkı veya ilave bileşen içermemesi” ürünü doğal sayacaktır. Buna katılmam mümkün değildir. Örneğin ısıl işlemden geçen bir ürün, az ya da çok bu özelliğini kaybeder. Bu ürünün bal olduğunu varsayarsak; işlenmiş bal ile ham veya karakovan balını nasıl ayıracağız?

Pastörize süt ile inek memesinden sağılmış çiğ sütü nasıl ayıracağız?

  • “Yüzde 100 doğal” ifadesi daha da anlamsızdır. Çünkü bir ürün ya doğaldır ya da değildir. Kaldı ki, mesela “yüzde 15 doğal” olan bir ürün var mıdır?

Yıllardır bu tuhaf yaratıcılığa neden izin verildiği anlaşılır olmamakla beraber artık nihayete ermesi olumlu değişikliktir.

  • “Gerçek” ifadesi de fark yaratacak bir özellik olamaz. Zira gerçek olmayan ürünün taklit-tağşiş listesinde yer alması gerekir. Elbette rakiplere karşı etik dışı yoldan avantaj sağlamaya yöneliktir. Zarar gören markaların yıllardır buna kayıtsız kalması ve mücadele vermemesi ise oldukça şaşırtıcıdır.
  • “Ev yapımı” ne demektir, neden artık bu ifade kullanılamayacaktır?

Eğer ürün reçel ise “pancar şekeri kullanıldığı, koruyucu madde kullanılmadığı” zaten tercih nedeni olacak özelliklerdir. Annemizin yaptığı reçelde glikoz şurubu bulunmaz. Rafa gönderilecek ürün ise korumasız bırakılamaz. Ev yapımı reçelde meyve oranı yoğun olur (%45-65 değil). Kıvam artırıcı kullanılmaz, kaynatma süresine göre kendiliğinden kıvamlı hale gelir. Yani 2 özelliği öne çıkartıp, zaten yukardaki ifade bu kadar kolay kullanılamazdı. Değişiklik olumludur…

  • İçinde meyve olmayan ve sadece aroma içeren ambalajlara şimdiye kadar gönül rahatlığıyla meyve görselleri konabiliyordu.  Artık konamayacak…

Ancak yeni ambalajlarda yaratıcı fikirlere çok ihtiyaç olacak!

  • “Köy tipi” ve “Çiftlikten” tanımları da yıllardır yaygın kullanılan ifadelerdir. Amaç bellidir. Ürünün sanayici tarafından değil, ilk elden ve güvenilir şekilde tüketiciye ulaştırılacağını çağrıştırmak içindir. Örneğin, ülkemizde “çiftliğimizden sofranıza” sloganı ile et ve et ürününün fahiş sayılacak fiyata (ilk elden nasıl oluyorsa) satılmasını eleştirmiştik. Ancak daha sonra öğrendik ki; ürünler de çiftlik yerine başka bir şehirde fason üretiliyordu.
  • Bu vesileyle ambalaj üzerine ‘üretici işletmenin adı’nı yazmak yerine, tüketici için hiçbir şey ifade etmeyen ‘rakamlar grubu’na yer verilmesi mutlaka değiştirilmelidir. Ürünün çıktığı işletmenin adı ve adresi açık olarak yazılmalıdır. Hem de rahat okunabilir ölçülerde…

Elbette zorunlu olmadığı halde bu açıklamayı yapan firmalar vardır. Peki o zaman bunu saklamak isteyenin amacı belli olmuyor mu?

  • Ürün içeriğinde yer alan “Eser miktarda içerebilir” açıklaması, “önemsenmeyecek kadar az miktarda” anlamının, yasak savma kabilinden bulunmuş en kısa ifadesidir ve aksine çok önemsenmelidir. Olumlu değişikliktir.
  • Yine yıllardır tüketici “Meyve suyu” aldığını zannederken, “Aromalı içecek” içtiğinin farkında değildi. İlkine izin verilmeyerek, doğru yol bulunmuştur…
  • Günlerce raflarda bekleyen meyve suyu ambalajında “taze sıkılmış” ifadesi rahatça kullanılabiliyordu. Artık kullanılamayacak. Zira tek şart, örneğin portakalın gözünüzün önünde sıkılmasıdır. Bu hem taze hem de katkısız olduğunun delilidir.
  • “Günlük” ifadesi 15 gün ömrü olan ürün ambalajında kullanılmamalıydı. Nitekim 1 gün 24 saat olduğu için böyle bir sınırın getirilmesi olumludur.
  • Peynir sütten yapılır. Normalde ambalaja “süt” kullanıldığını yazmak bile fazlalıktır. Ancak maalesef ülkemizde margarin, nişasta veya bitkisel yağ kaynaklı sözde “Erzincan tulum peyniri” üretilmektedir. Bu ilimiz dışında yapılan bu üretimin, hem adını aldığı bölgeye hem de tüketiciye büyük haksızlık olduğunu da sürekli yazdım. İnşallah bu kötü alışkanlık yeni değişiklikle önlenir de bu ürüne de süt dahil olur. Bu tağşişli ürün laboratuvara girmeden bile kendini belli eder. Çünkü en önemli özelliği, ufalanabilir olması ve kendine özgü pütürlü yüzeyidir. Sahtesi ise parlak, pürüzsüz görünümdedir ve ağızda sakız olduğunu hissettirir.
  • Yeni yönetmelikte katılmadığım bir diğer husus; Palm yağı içermez” ve Glikoz şurubu içermez” ifadelerine kısıtlama getirilmesidir. Eğer bu bilgiler içerikle uyumluysa gerçek bilgidir ve tüketici için çok değerlidir. Yani kısıtlamak yerine teşvik edilmelidir. Kaldı ki bahse konu olan iki girdi kaleminin sağlık riskleri taşıdığı da bilimsel gerçekliktir.
  • Yıllarca ambalaja “tamamen katkısız” yazdıktan sonra hemen alt satırlarda katkı çeşitleri sıralanan örnekleri çok gördük. Yukardaki örneğin tam tersi olup, tüketiciyi yanıltmanın en bariz şeklidir. Dolayısıyla haksız kazançların yanında, yukardaki şekilde olumlu özelliğini belirtenin de biraz avantajı olsun!

Sonuç olarak; yukardaki değişiklikler birçok işletme tarafından beğenilmeyecek. Zira amaç daha fazla kazanmak olduğundan, buna sınır getirilmesi ve tüketicinin aydınlatılması onlar için isabetli görülmeyecek…

Düşünebiliyor musunuz; birçok Türk markası yurt dışında döviz bazında daha ucuza satılmasına rağmen, oralardaki içeriklerde de fazlalık vardır. Bunların tamamı şeffaf hale geleceğinden, tüketici de tercihini buna göre yapacaktır.

Gıda Dedektifi hesabı sahibi Musa Özsoy, yıllardır “Etiket okuryazarlığı” konusunda önemli hizmetler vermiş, karınca duası gibi küçük yazılan içerikleri gün yüzüne çıkarmıştır. Bunu yaparken, sadece ambalajlardaki gerçek görseller üzerinden, “neyin ne ifade ettiğini” açıklamıştır. Buna rağmen bazı çevrelerden (ürünlerinde olmayan özelliği varmış gibi gösterenlerden) büyük baskı görmüş ama yılmamıştır. Kamu denetimine sağladığı destek ile o da her türlü övgüyü hak ediyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Gıdadaki gizli tehdit: pestisit

Ercüment Tunçalp

İnsan hayatında tehlikelere karşı korunmanın önceliği vardır. Farkında olduğunuz risklere karşı önlem alırsınız. Ya göremedikleriniz?

İşte bunların en başında gelen pestisit, tarımda ürün verimini artırmak amacıyla kullanılan kimyasallardır. Böcek, mantar, kemirgen öldürücüdür. Başka?

Kontrolsüz kullanımı uzun vadede insan hayatını da tehdit eder. Kronik hastalıklara ve kanser oluşumuna kapı aralar…

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın pestisit denetimi yaptığını, ancak analiz sonuçlarını açıklamadığını duyuyorum. Olumsuz analiz sonuçlarındaki oranın yüksek olduğunu da tahmin ediyorum. Bu tahminimi oluşturan husus; ihracata hazırlanan ürünlerin daha hassas denetime tabi olmasına rağmen, AB’nin Gıda ve Yem için Hızlı Uyarı Sistemi (RASFF) tarafından duyurulan bize ait olumsuzlukların fazlalığıdır. Peki bu bizi nereye götürür?

Yurt dışına gönderilen ürünlerde bu risk göze alınıyorsa, iç pazarı tahmin etmenin hiç de zor olmadığına…

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) gerekçesi ile “verilerin ticari sır” veya “iç/dış ticarette olumsuz etki yaratabileceği” endişesiyle sonuç açıklamadığını duyuyoruz. Oysa bu durumda hiç değilse problemin boyutunu bilmek ve zararlı ürünün imha oranını öğrenmek, en doğal tüketici hakkıdır.

Elbette dünyada pestisit analiz sonuçlarını açıklamayan ülkeler vardır. Bunlar denetim mekanizmaları zayıf ülkelerdir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) ise düzenli şekilde bu sonuçları açıklamaktadır. Benim görüşüm; ürününe güvenen ile güvenmeyen arasındaki farktır bu…

Bize gelince; Avrupa’ya ihraç ettiğimiz ürünlerin olumsuz sonuçlarını zaten dış kaynaklardan öğreniyoruz. Ve bu şekilde 2025 yılında en çok bildirim (uyarı) alan ilk 2 ülke arasında olduğumuzu da biliyoruz. Uyarı sistemi sayesinde bizden ithalat yapmayan ülkeler bile bu kötü şöhretimizi öğreniyorlar. Dolayısıyla ilgili Bakanlığın açıklama yapmaması yurt dışına yönelik bir tedbir olamaz. İç piyasada ise açıklama yapılması durumunda arz problemi yaşanması güçlü ihtimaldir.

İki yıl önce bu konuyu, “Gıda güvencesi ile gıda güvenliği ayrışıyor” başlıklı makalemde konu etmiştim. Burada bir özetini takdim edeyim…

Önce ‘karın doyurmak için bulduğunla yetineceksin (Gıda güvencesi), sonra imkanların geliştikçe sağlıklı beslenmeyi düşüneceksin (Gıda güvenliği)’ şeklinde bir ifadeyi kolay anlaşılabilir olması bakımından tercih ediyorum. İşte bazı gelişmekte olan ülkelerde ikincisine sıra gelememesini de buna bağlıyorum.

Bunun için sadece pestisit konusu değil, taklit tağşiş sonuçlarının açıklanması da zaman zaman ihmale uğramıştı. Nitekim Tarım ve Orman Bakanlığı 1 Mart 2022 tarihinden itibaren tam 31 ay müddetle analiz sonuçlarının duyurusuna ara vermişti. 2 Ekim 2024 tarihinde uygulama tekrar devreye girince, bu gelişmeyi 7 Ekim 2024 tarihli, “Tağşiş yapan firmaların keyfi kaçtı” başlıklı yazımda değerlendirmiştim. Ara verilen 31 aylık zaman dilimindeki diğer yazılarımın linklerini de bu yazının sonuna ekliyorum…

Eğer amaç gerçekten üzüm yemek ise, taklit tağşiş olaylarından daha fazla bu konuda yönlendirici ve ısrarcı olmak durumundayız. Zira taklit tağşiş ile pestisit arasında benzerlik olsa da ikincisinde riskler çok daha fazladır.

Her ikisi de insan sağlığı için önemli tehdittir. Her ikisi de tüketiciyi aldatmaktır.

Her ikisini gerçekleştiren de kendi çıkarını tüketici sağlığına tercih etmektedir.

“Taklit tağşiş bilerek, ilaç kalıntısında limit aşımı ise hatadan kaynaklanmaktadır” görüşünün benim açımdan geçerliliği yoktur. Zira hileyi yapan da hata olduğunu söylemektedir. Ayrıca pestisit limit aşımında; tarımsal üretimin artırılması, ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken sürenin ticari amaçla beklenmemesi, bilerek yapıldığının kanıtıdır. Daha ucuza mal etmek için ruhsatsız veya o üründe kullanımı yasaklanmış ilaç kullanmanın da masum görülebilmesi mümkün değildir.

Çoğunlukla pestisitin sonuçları taklit tağşişten daha ağırdır. Zira insan sağlığına zarar vermeyen hile vardır (yağ oranının düşük olması, dana eti yerine kanatlı kullanımı gibi) ama limit aşımında pestisitin kanserojen etkisi, hormonal bozukluklar, nörolojik hastalıklar yaratabileceği bilimsel gerçektir.

Gıda kategorilerinin çoğunda güvenli markaları seçerek korunmak mümkünken; meyve-sebzede marka olmaması ve pestisitin görünmez bir tehlike olması tüketiciyi savunmasız bırakmaktadır.

Pestisitin insan sağlığı dışında çevreye verdiği zararın sınırı yoktur. Havaya, suya, toprağa karışması; arılar, kuşlar ve birçok canlı için tehdit oluşturuyor.

Büyük perakende zincirlerin hepsinde Kalite Kontrol Departmanı vardır. Denetimi yapsalar ve sorunlu ürünleri geri çevirseler bile (ben hiç duymadım), üretici ismini açıklamazlar. Bu konuda Bakanlık ile ters düşmeyi göze alamazlar. Bunun için de perakendeciyi eleştiremeyiz. Ancak bu marketlerin merkez deposundan veya şubesinden alınacak numunelerin olumsuz sonuç vermesi onları da sorumlu tutar.

Sonuç olarak; pestisitten korunmak o kadar kolay değildir. Her çeşit meyve sebzeyi karbonatlı /sirkeli suda bekletmek, yıkamak veya fırçalamak hem pratik değildir hem de kesin çözümü garanti etmez. Zira ürünün çeşidine, kalıntının türüne göre ayrı işlem gerekir ki; örneğin çekirdeğe kadar nüfuz eden pestisiti arındıracak bir yöntem henüz bulunmamıştır.

Çözüm; çiftçilerin hızlandırılmış eğitimden geçirilmesi ve yönlendirici rolü üstlenecek uzmanların (Ziraat Müh. / Gıda Müh.) yetki ve sorumluluklarının artırılmasıdır.

Mevcut şartlarda bir diğer çözüm, sivil toplum kuruluşlarının marketlerden alacakları numuneleri analiz ettirerek sonuçları kamuoyuyla paylaşmalarıdır. Halk sağlığı açısından bundan daha büyük hizmet olamaz…

Sorunlu ürünün kaynağına ulaşmak zor olmayacağından, halk sağlığını tehdit edenin ortaya çıkarılması, diğer girişimler için caydırıcı olabilir.

 

Konuyla ilgili diğer makalelerim:

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER